Dün Blog Konferansı ve Blog Ödülleri 2008 ödül töreni vardı. Bence çok güzel bir etkinlik oldu ve bunun için Eray'a tüm blog camiasının bir teşekkür etmesi gerekiyor. Pek çok kişi bugüne kadar benzeri şeyleri aklından geçirmiştir. Ama hiç kimse bu kadar inanıp, bu kadar emek vermemiştir Türk blog dünyasında. Ben kendime adıma teşekkür ediyorum tüm yaptıkları için.
Konferans çok verimli geçti. Bir öncekine katılamamıştım o nedenle ikisi arasında bir kıyaslama yapamayacağım. Ama bu konferansın daha güzel geçtiğini düşünüyorum ben.
Blog Ödüllerini kimler aldı diye merak ediyorsanız şuradan bakabilirsiniz. Ben ödül aldım mı? Nayır :) Benim için en büyük ödül Mehmet Doğan'ı dinlemek oldu. BÖ'de ödül alan bazı bloglara gerçekten sevindim ama kişisel olarak bazılarının haketmediğini de düşündüm. Elbette bu benim kişisel görüşüm. Neyse, geçelim bunu.
Mehmet Doğan, Altı Üstü Tasarım gibi Altın Örümcek bile kazanmış ve gerçekten çok popüler olan bloguna yazmayı neden bıraktığını anlattı. Ben de çok severek takip ederdim blogunu.
Neden bıraktığını açıklamadan önce blog yazmaya neden başladığını anlattı. Türkiye'deki bir yöneticiyi etkileyip işe alınmak için :) Sonra genele yönelik olarak olası nedenleri sıraladı. Şöhret olmak, bir network oluşturmak, iş dünyasında tanınmak, bildiklerini paylaşmak ve elbette 'profesyonel' olma yolundaki pek çok blog yazarının ortak derdi olan para kazanmak. Ve ne kadar zaman harcadığını bloguna. Blog yazmakla bitmiyor. Ne yazacağını düşünmek, yazacağını araştırma süreci, sonra yazdığının üzerinden geçerek düzeltmelerini yapmak, gelen yorumlardan cevaplanması gerekenleri cevaplamak ve bunların dışında e-posta yoluyla iletişim kuranlara cevaplar yazmak. Çok zaman alan bir uğraş blog yazmak aslında. Bunu kabataslak olarak hesapladığında 110 güne denk geldiğini görmüş ilk yazmaya başladığından bu yana.
Sonra dünya güzeli kızlarının resmi yansıdı projeksiyondan :) Kızlarından büyük olanına öğretmeni ailenizle mutlu şekilde geçirdiğiniz bir hafta sonunun resmini çizin diye bir ödev vermiş. Kızı da annesini, kardeşini, kedilerini ve babasını çizmiş. Ama babasının hemen önüne de bir bilgisayar :)
Buradan şuraya geçiyoruz. Mehmet Doğan yazarını ve kitabın adını da söylemişti ama ben unuttum. Bir doktor yaptığı araştırmalar neticesinde şunu iddia ediyormuş. Diyelim ki 40 yaşındasınız. Ve 80 yaşınıza kadar 40 yıl daha yaşayacağınızı farzedelim. Ömrünüzün %50'sini yaşadığınız demek oluyor bu değil mi? İsmini hatırlayamadığım bilim insanı aksini iddia edip %71'ini yaşamış olduğunuzu savunuyormuş. Ne gibi bilimsel gerekçelere dayanarak bunu söylüyor bilemiyorum ama beni etkiledi ve inandım bu söylediğine bilimsel olmayan gerekçelerle :)
Sonra da şu soruyu sordu: "Günümüzde en değerli şey nedir?" Bu soruyu sorunca salondaki pek çok kişi ve ben de dahil sanırım zaman dedik. Ama kendisi hemen itiraz etti :) En değerli şey zaman değil dikkattir, ilgidir diyerek devam etti. "Hepimizin 24 saati var. Farkı bu 24 saatte neyle ilgilendiğimiz, nelere dikkat ettiğimiz belirliyor. Ve ben 36 yaşına gelmiş bir insan olarak ömrümün kalan %29'unda tüm ilgimi, dikkatimi kızlarıma, aileme vermek istiyorum." mealinde cümlelerle bitirdi diyebilirim konuşmasını.
Yazmayı bırakmasına üzülmüştüm ama nedenini öğrenince iyi ki yazmıyor diyorum kendi adıma :)
Tüm bu söylediklerini dinledikten sonra kendi adıma düşünmeye başladım. Ben blog yazmaya neden başladım ve beklentim ne? Birkaç yıl öncesinden blog denemelerim oldu ama hiç devam ettiremedim. Sonra bir gün o sıralar ilgi odağımda olan bir insanın ilgisini çekmek maksadıyla başladım diyebilirim :) Kısa zaman sonraysa artık sadece kendim için, yazmaktan keyif aldığım için yazmaya devam ettiğimi farkettim. Öyle teknik yazılar, büyük araştırmalar falan da olmadı yazdıklarım arasında ama çok zamanımı alan bir hobiye dönüştü benim için. Lakin hiç şikayetçi olmadım. Aksine büyük keyif aldım ve çok güzel arkadaşlar edindim. Şöhret olmak, iş anlamında bir fayda sağlamak ya da para kazanmak gibi bir düşüncem de hiç olmadı. Bildiklerimi paylaşmak konusuna gelince, teknik bilgiden daha çok okuduğum kitaplar, izlediğim filmler ve sevdiğim diğer şeyler oldu paylaştıklarım.
Neticede ilgimi ve dikkatimi aşırı derecede bloga verdiğime kanaat getirdim ve bazı değişiklikler yaptım. Bunlardan birisini farkedebilirsiniz yorum yaparsanız bloga. Artık yorum moderasyonu aktif durumda ve yapılan yorumlar da mail olarak gelmiyor. Çok sık kontrol etmek istemediğimden bu şekilde yaptım. Arada saçmasapan, gereksiz insanlardan gereksiz yorumlar da geliyor ama onları hızlıca sildiğimden pek gören olmuyordu. Dolayısıyla yorumlarınız biraz gecikmeli olarak yayınlanacak bundan sonra haberiniz olsun ;)
Ve daha seyrek yazmaya karar verdim. Belki de bir süre yazmamaya. Zaten son dönemde pek yazamıyordum, blogun şekliyle de oynamıştım bu arada. Dün o konuşmayı dinledikten sonra asıl sıkıntımın ilgimi ve dikkatimi gereğinden fazla buraya yönlendirmiş olmamdan kaynaklandığını daha iyi anladım. Bir de tabiki Statcounter gibi bir takıntı oluşmuştu ben de :)
Neyse, daha seyrek yazacağım derken gene uzun bir yazı yazdım :)
Burası benim kişisel blogum. Bir saat arayla, bir gün arayla ya da bir ay arayla yazabilirim istediğim gibi :)
Güzel günler geçirmeniz dileğiyle, sevgiler ;)
Blog Konferansı & Blog Ödülleri 2008
Lütfuna ermek içün
Gecenin şu saatinde diyebilirim ki
tavrına hayran olayım
canto della terra
Yağmurlu ama güzel bir hafta sonu oldu. Cumartesi günü e-Fikrim gününe gittim. Panelistlerden birisinin söylediği Amerika'da sadece online ayakkabı satışlarının yıllık cirosunun 10 milyar doları bulduğu sözü yer etti aklımda. Bizim e-ticaret sektörünün toplam hacmi kaç yüz milyon dolardır acaba :)
Daha sonra kahve falı bakmakta ne kadar yeteneksiz olduğumu bir kez daha anladım :) Ayrıca Mado'da dondurmalı waffle yememem gerektiğini, beğen(e)medim çünkü.
Pazar günü çeyiz taşımak nasıl bişeymiş öğrendim Fatih sayesinde :))
Hafta sonu çok kısa bir özet olarak bu şekildeydi. Uzatmaya gerek yok zaten. Herşeyi de bilmeyin efenim :P
Son günlerde büyük bir keyifle dinlediğim bir albüm var. Andrea Bocelli'nin "Vivere - The Best Of" albümü. Albümde, bu yazıya ismini de veren aşağıdaki şarkıya takmış durumdayım. Dinleyin, seveceksiniz ;)
Bir şarkı ve bir şiirle kapatıyoruz bu haftayı. Dilerim önümüzdeki hafta her şey beklediğinizden de güzel olur. Sevgilerimle :)
güneş uzakta, sen daha uzakta,
deniz dalgalı, kalbim kasırgalı,
sesler geliyor kulağıma fısıldanan,
sözler var karalanan, tutulmayan,
özlemler var ama benimki gibi değil,
insanlar var sonsuz çeşitlilikte,
ama senin gibi değil...
Kehitystis
ps. Youtube gene kapandı. imeem'den Bocelli'nin Sarah Brightman'la söylediği bir versiyonunu buldum şarkının. O da çok hoşuma gitti. Eğer siz bu yazıyı okurken hala kapalıysa Youtube o versiyonunu dinleyebilirsiniz.
Empati
Arka kapaktan:
Yaşamınızın kontrolü sizde değil! Öyle olduğunu düşünebilirsiniz ama yanılıyorsunuz. Elbette ki kendi kararlarınızı kendiniz vermekte özgürsünüz. Bu kitabı kapatabilirsiniz. O sandalyede oturmaya devam edebilirsiniz. Ya da gözlerinizi oymak gibi çılgınca bir şey yapabilirsiniz. Ne isterseniz yapabilirsiniz. Ama sorun şurada: Ne isteyeceğinizi kontrol edemezsiniz. Her davranışınızı önceden belirleyen arzularınız ruhunuzun o kadar derinlerine işlemiştir ki, onlara dikkat bile etmezsiniz. Ve bu da sizi mükemmel bir köle yapar. Bu nedenle, hayatınızı yaşamaya devam edin. Ne isterseniz yapın. Sadece 'isteklerinizin' tümüyle sizin kontrolünüzde olmadığı gerçeği üzerine kafanızı çok fazla yormamaya çalışın. Edebiyat, bilim ve felsefe ruhunuza akacak, okudukça bağlanacak, bağlandıkça okuyacaksınız...
Pink Floyd'un "Animals" albümünün hangi romandan esinlendiğini biliyor musunuz? 405 ile 480 thz aralığının hangi rengi ifade ettiğini? Edison'un adiliklerini biliyor musunuz? Radyoyu kim icat etti? Fotonlar, elektromanyetik tayf, sinestezi, John Locke, deneycilik, Descartes, akılcılar... Elijah, Winter, Grimes, Laszlo, Dairan, Valentinus...
Olasılıksız'ı Megavizyon'da görüp daha ilk sayfasında yazılanlara göz attığımda bu romanı okumalıyım demiştim. Sağolsun Fatih hediye olarak almıştı bana kitabı :) Sonra gene bir gün Megavizyon'da 'Empati'yi görünce çok sevindim. 600 küsur sayfalık romanı çok kısa sürede büyük bir keyifle, hiç sıkılmadan okudum. Hatta 400 küsur sayfasını tek bir gecede hiç durmadan okudum :) 'Empati' ile ilgili size tavsiyem bir an önce alıp okumanız. Bir önceki romanı 'Olasılıksız'la ilgili yorumların olduğu bir sitede "bir kitap yazayım, best seller olsun, filme de çekilsin, para kazanayım zincirinin son halkasıdır. Bir ortalama Amerikalı okuru tatmin edecek her şey fazlasıyla vardır. Hatta kitap sırf bunlardan ibarettir. bu kitabı bir şeye benzetecek olursak en uygun şey 'patates cipsi'dir. kolay yenen, gereksiz, boş ve hatta zararlı..." şeklinde bir eleştiri gördüm geçende. Ben de 'ortalama Amerikalı okur' kategorisine mi giriyorum merak ettim. Adam Fawer'ın da yeni Tolstoy olmak gibi bir niyeti olduğunu sanmıyorum. Bu tip romanlar da gerekiyor ve 'gereksiz, boş ve hatta zararlı' olduğuna kesinlikle katılmıyorum. Bu tip yorumlara aldırış etmeyin.
1970 doğumlu Adam Fawer. İlk romanını bir yayınevine satana kadar daha önce hiç bir yerde profesyonel olarak yazmamış, sayılarla ve istatistikle arası iyi bir adam. 90'ların sonunda Stanford Business School'da MBA yaptıktan sonra About.com'da çalışmaya başlamış. Üç yılın sonunda COO (Chief Operating Officer - Uygulayıcı Genel Müdür denebilir.) olmuş. İstediği her şeye sahipmiş, gerçekten sevdiği bir iş dışında. Sonra bir gün en yakın arkadaşlarından birisinin kanser olduğunu öğrenmiş. Babasını da 49 yaşındayken kanser hastalığı nedeniyle kaybeden Adam hayatını babası gibi işinden nefret ederek geçirmek yerine işini bırakmaya karar vermiş. Küçük bir çocukken okuduğu, okuduğundan çok gözleriyle ilgili rahatsızlıkları nedeniyle geceleri dinlediği romanları yazanlar gibi yazar olmaya karar verip çocukluk hayalini gerçeğe dönüştürmüş birkaç yıl önce.1 Mayıs
Söylenebilecek bir söz bulmak çok zor gerçekten bugün yaşananlar karşısında. Ne demişti sevgili valimiz hatırlayalım:
Kanuna riayet edenlere bizim karanfillerimiz hazırdır. Ancak uymayanlara uygulanacak kurallar bellidir. Polisimiz kendilerine verilen yetki çerçevesinde orantılı güç kullanacaktır.Karanfilleri gören oldu mu? Ben yerde yatan bir kadının suratına koşarken tekme atan, arkasından başka bir polisin daha tekmelediği, bir tanesinin de copladığı bir kadın gördüm. Acaba karanfilleri o mu sakladı? Ya da yanlışlıkla hastaneye biber gazı atan polislere tepki gösteren hemşireyi tartaklamaya kalkan emniyet mensubuna sorsak bilir mi? Belki de Çorum'dan gelip Dolmabahçe'de sessiz sakin bir gün geçiren polislere sormak lazım. Ya da kimbilir Rize'den gelen polislere mi sorsak? Kaç uçak polis gelmişti sahi? Tüm bunlar olası bir kargaşayı önlemek içindi değil mi?

Bu fotoğraf her şeyi daha iyi anlatıyor.
Better In Time
Bugünlerde pek yazamıyorum. Aslında yazacak çok şey var yazmak istesem. Ama yaz(a)mıyorum. Yazar hastalığı sanırım benimkisi :P
Bu gece de yazmak gibi bir niyetim yoktu. Ama yattım, kalktım, bi daha yattım, bi daha kalktım. Tekrar bilgisayar başına oturunca biraz müzik dinledim, biraz bloglara göz attım. Ne zamandır bloga sevdiğim şarkılardan eklememişim dedim sonra kendi kendime. Son günlerde severek dinlediğim iki şarkı geldi aklıma.
İlki Leona Lewis'ten. Benden 5 yıl ve 1 gün küçük bu hem sesi hem kendi güzel kız 10 yaşından beri tanıdığı elektrikçi erkek arkadaşıyla evlenmek istiyormuş :)
İkinci şarkı Nilüfer'den. Biliyorsun, her şey bitecek bir gün!
Stranger Than Fiction
Son dönemde izlemekten en çok keyif aldığım filmlerden birisi oldu bu film. Tek kelimeyle bence harika bir film. Hemen yazının başında mutlaka izleyin diyerek başlamak istiyorum :)
Esas adamımız Harold Crick (Will Ferrell). Hayatı sayılarla, hesaplamalarla ve çok az konuşarak geçen, sıkıcı, sürekli aynı şeyleri tekrarlayan, son derece obsesif bir vergi denetmeni. Günün birinde bir kadın sesi duyuyor, sadece kendisi duyuyor. Kadın yaptıklarını, yapacaklarını söylüyor. Bu durum onun 'düzenini' altüst ediyor. Vergi kontrolü için gittiği pastanede Ana Pascal (Maggie Gyllenhaal) ile tanışıyor. Harold Crick ve Ana Pascal arasındaki zıtlık çok güzel olmuş filmde. Bir tarafta hayatı obsesif denecek kadar düzenli, sıkıcı, sıradan bir adam diğer tarafta kurabiyeleriyle çokça vakit geçirmesi nedeniyle üniversiteyi bırakan, vergi ödememekte direnen, düzen karşıtı, rahat, hayat dolu, son derece çekici ve güzel bir kadın. Olmayacak bir şey oluyor ve Harold aşık oluyor :) Ama bir gün duyduğu o ses öleceğini söyleyince Harold yaşamının kıymetini daha bir anlıyor. Kendisine yardımcı olması için Prof.Jules Hilbert'tan (Dustin Hoffman) yardım isteyince Karen Eiffel'in (Emma Thompson) fantastik bir şekilde romanının parçası olduğunu anlıyor.
Filmin hikayesi bu şekilde. Çok bile anlattım aslında :) Gerçi anlatmadığım pek çok şey var. Ama beni etkileyen bir kaç noktayı daha yazmak istiyorum. Bunlardan ilki yazarımızla yani Karen Eiffel ile ilgili. Bir kere Emma Thompson'un İngiliz aksanı kulağa çok hoş geliyor. En azından benim çok hoşuma gitti :) Ve çizdiği yazar profili. Kurgunun gücü burada sanırım. Kitap okumayı çok seviyorum. Tarih, araştırma, otobiyografi vs. her ne türde olursa olsun seviyorum ama kurgunun yeri apayrı. Kendi dünyanızı varediyorsunuz. Karakterleri, ilişkileri, hayatın akışını siz kontrol ediyorsunuz. İsterseniz dünyaya bir göktaşı çarpıp büyük bir felaket olabilir, uzaylılar gezegeni istila edebilir, büyük bir aşk yaşanabilir ya da birileri ölebilir. Her şey sizin hayalgücünüze kalıyor. Karen'in yazma konusundaki tutkusu harika bir şey. Filmde göründüğü ilk sahne, asistanı Penny Escher'la (Queen Latifah) ile olan diyalogları da yazmak konusunda insanı daha da motive ediyor. En son Adam Fawer'ın "Empati" adlı romanını okurken kurgunun gücünü bir kez daha anladım. Bazı kitapları, romanları okumakta zorlanıyor insan ama bu romanın yaklaşık 500 sayfasını bir gecede hiç durmadan okudum. İnsanın izleyeceği hiç bir film ya da tiyatro oyunu hayalgücüne bu derece hitap edemez.
Bir de Harold öleceğini duyunca yaşamının kıymetini anlıyor ve 'hayat' diye sürdürdüğü tüm o kurallardan, sayılardan, monotonluktan sıyrılıyor. Gerçekten yapmak istediklerini yapmaya başlıyor. Bu pek çoğumuz için geçerli sanırım. Bir şekilde 'bunları yapmam gerekiyor' diyerek, 'bunlar benim görevlerim', 'kariyerim', 'ailem' vs. diyerek gerçekten yapmak istediklerimizi hep sonraya erteliyoruz ve o sonra hiç bir zaman gelmiyor. İlla roman kahramanının (benim/sizin) öleceğini bilmesi mi gerekiyor istediklerini yapmak için? Bence ölmeden önce (yani bugün) gerçekten yapmak istedikleriniz için bir adım atın.
Tekrarlıyorum, bu eğlenceli filmi mutlaka izleyin ;)
ps. Bu Crick ismi bana nereden tanıdık geliyor acabaaa :P
Blogun yeni hali :)
Uzun bir ara verdim biliyorum. Belki bu süre biraz daha uzayabilir. Ama yaz(a)madığım sürede blogla oynadım biraz. Bu kaçıncı blogun tasarımını değiştirmeye niyetlenişimdi hatırlamıyorum ama bu sefer gerçeğe dönüştü :)
Bahar geldi diye arka plan yeşillendi :) Ama ara sıra arka planı değiştirmeyi düşünüyorum. Aslında yapmayı istediğim bir kaç şey daha vardı ama bu değişim işini uzattığım takdirde bunu yapmaktan da vazgeçeceğimi bildiğimden onları iptal ettim. Blogun yeni şeklini beğenirsiniz umarım.
Bu arada Blog Ödülleri'nden haberdarsınızdır herhalde. Değilseniz bile girip bir bakın bence. Hatta bakarken çabucak üye olup bana oy bile verebilirsiniz :)
Benden şimdilik bu kadar. Yazmayı istediğim çok şey var. Kısa zaman sonra tekrar eskisi gibi yazmaya başlarım herhalde.
Herkese şimdiden güzel bir hafta sonu diliyorum.
İki film
Kara Afrika'nın kara talihi... Ne kadar klişe bir laf değil mi? Hotel Rwanda'yı izedikten sonra da bu hislere kapılmıştım. Macera arayan yeni mezun bir İskoç doktorun tesadüfen yolunun Uganda'ya düşmesi ve yine
tesadüfen İdi Amin'le tanışmasıyla başlıyor hikayemiz. Filmin ilk bölümünü izlerken her şeyin ne kadar güzel olduğunu düşünebilirsiniz tıpkı Dr.Garrigan gibi. Ama gerçek hayatta böyledir. Kötüler hep maskeler takarlar kendilerine. Kötülüklerini gizlerler bu maskelerin arkasında. Amin gibi diktatörler bunu yapmayı daha da severler. Filmin sonunda gerçekten insan sinir oluyor tüm bu yaşananlara. Çünkü filmde gösterilenlerin gerçekten yaşandığını biliyorsunuz ve gördüğünüz tüm o vahşet midenizi bulandırıyor. Ve sürekli olarak tekrarlanıyor bu. Forest Whitaker'ın oyunculuğu tek kelimeyle muhteşem. Mimikleri, konuşması, hareketleriyle gerçek bir diktatöre dönüşmüş. Özellikle köyde insanlara seslendiği sahnede gerçekten etkileyiciydi.
Filmin ismine aldanmayın, farklı bir bakış açısı yok aslında. Farklı bir çekim tekniği var o kadar. Daha önce denenmemiş bir şey de değil. Bir olayı farklı kişilerin gözünden görüyoruz önce. Olay, ABD başkanına suikast ve bombalama eylemi. Ama o kadar klasik bir şekilde bağlanmış ki senaryo. Sıradan bir filme dönüşmüş film. İyi yürekli başkanımız, süper koruması tarafından kurtarılıyor :) Neyse, gene de farklı çekim teknikleri, Dennis Quaid'in oyunculuğu, Forest Whitaker'ın varlığı filmi izlenir kılıyor. Klişelere başvurmasaydı daha güzel olurdu ama bu haliyle de idare eder ;)
Sapına kadar muhafazakarız!
Aşağıdaki yazı Melike İlgün'ün bugün Gazeteport haber sitesinde yayınlanan yazısıdır. Yazının orjinal hali için buraya tıklayabilirsiniz.
Uğraşılan saçmalıklar, büyütülen kinler ve düşmanlıklar..
Bir de bu ülkenin asıl korkunç gerçekleri...
Melike İlgün'ün bu yazısını siz de mutlaka okuyun.
Burası sapına kadar muhafazar olup da, muhafazakarlık hesabını “sap” üzerinden yapan bir ülke…
Burası “Batının ahlaksızlığını aldık” deyip, batıdan gelenlere ahlakın ne olduğunu Süleymaniye Camii’nin arka bahçesinde İspanyol bir turiste tecavüz ederek…
Yılbaşı gecesi Taksim’in göbeğinde Avusturalyalı turistleri taciz ederek…
Ve barış için otostopla yola çıkıp İtalya’dan Türkiye’ye kadar sorunsuz gelen bir performans sanatçısını Türkiye’ye girişinin daha üçyüzüncü kilometresinde tecavüz edip, öldürerek gösteren bir ülke…
Burası bütün bunların üstüne “Utanıyoruz” demekten, “Rezil Olduk” manşetleri atmaktan utanmayan bir ülke…
Kime rezil oldunuz, kimden utanıyorsunuz Allah aşkına?
Dönün de kendi ülkenizin vatandaşlarına bakın, kendi kadınlarınıza bakın illa ki utanacaksanız!
Ne çabuk unuttunuz, burası çarşaf üzerine düşmüş kanını evlendiğinin sabahına bayrak gibi asmayı şart koşan…
Namusunu temizlemek için kızlarını tecavüzcüsüyle nikahlayıp koynuna sokan…
Otostopla Türkiye’yi geçmeyi bırakın, bir kadın için bir sürü semtinde belediye otobüsüyle bir duraktan diğerine gitmek bile mucize olan bir ülke!
Ha eğer bunlar utandırmadıysa sizi, o zaman kendinize bakın!
Hangimiz İtalyan sanatçının kayıp olduğunu duyduğumuzda “Bugün hava çok güzel” der gibi bir tonla…Öyle alışıldık, bildik ve sıradan bir vurguyla… “Kesin tecavüz edip bir kenara atmışlardır” demedik ki…
Hangimiz “Gelinlikle ben de otostop çeksem ben de tecavüze uğrarım, ne işi varmış yollarda?” diyerek tedbirsiz davrandığını, tecavüze meydan verdiğini düşünmedik ki…
Hangimizin aklından o meşhur “Gösterelim anam” repliği geçmedi ki…
Hadi dürüst olalım, hangimiz hayatımızda bir kere bile Tecavüzcü Coşkun esprilerine gülmedik ki…
Pippa Bacca İtalyan olmasaydı, atıyorum Rus ya da Ukraynalı olsaydı yine utanacak mıydık?
Yoksa bıyık altından sırıtacak mıydık?
Pippa Bacca sanatçı olmasaydı, atıyorum Bodrum’a tek başına tatile gelen biri olsaydı yine utanacak mıydık?
Yoksa bıyık altından sırıtacak mıydık?
Bütün kiri tozu halının altına süpüren, sonra da temizlik yaptım diye övünen ev kadınları gibiyiz.
Öyle de zavallı ve patetiğiz!
Hadi, hadi avutun kendinizi, “Her ülkede olur böyle şeyler” deyin!
Sanki Türkiye’de tecavüz çok nadir olan bir şey-miş gibi davranın!
Türkiye internetten çocuk pornosu en çok indiren beş ülkeden biri değil-miş gibi yapın!
17 yaşındaki çocukların 80 yaşındaki kadınlara tecavüz ettiği haberlerinin ne kadar sık karşınıza çıktığını da görmezden gelin!
Son yıllarda cinsel suçların yüzde 300 arttığını da unutun!
Bir kadın için Türkiye’nin herhangi bir kentinde bir ara sokakta yürümenin giderek daha da, daha da zorlaştığına da boşverin!
Ama kafayı Almanya’daki “Ali bana sulanma” reklamlarına takın!
Oysa ne kadar doğru o reklamda denilenler, niye gocunuyoruz ki?
Burası Türkiye!
Yoldan geçen her kadına yan bakarız, sonra da bizimkine kimse bakmasın diye eve kaparız!
Sapına kadar muhafazakarız, muhafazakarlık hesabını da “sap” üstünden yaparız!
