http://www.youtube.com/watch?v=wgC1iNimps8
Sizlere iki soru :
aklım kaçıverdi elimden bir gece vaktiydi
gece mi daha karanlıktır? yoksa...
http://www.youtube.com/watch?v=p56ScVW8-EQ
karamsar bişeyler yazmak istemiyoruummmm... aslında karamsar da diilim... ama gecenin bu saatinde insanın aklına bir çok şey gelebiliyor. hele ki karmaturka dinliyorsanız...
yukarıdaki şarkıyı birkaç gündür dinliyorum. tesadüf eseri bu şarkıyı görmüşken bunu da bulmuştum ve hoşuma gitmişti. nereden aklıma geldiyse şimdi aklıma geldi ve bi daha dinliyorum.
neyse, saçma belki ama benimki tatlı bi karamsarlık :D saçmaladım dimi :)) ama öyleee... iyi geceler, sevgiler...
p.s. videonun ilk bi buçuk dakikası şarkıyla alakasız görüntüler, haberiniz olsun.
Açık Mektup
Açık mektup ne ola ki :)
Şimdi bulduummmm. Açık kaynak oluyo, açık ofis oluyo, açık fikirli olmak oluyorda bu niye olmasın :D
Alıcı : Kısaca FD
Pek kıymetli kardeşim,
Görüyorum ki blogumun adresini biliyosun :) Hatta ve hatta bütün gün bilgisayar başında oturuyor olmana rağmen uzuuuuuuun bi zaman sonra yorum bile yapmışsın, bi tane de değil iki tane birden yapmışsın, gerçekten beni şaşırttın :))
Kütüphaneciler konusuna gelelim öncelikle. Evet, sanırım seviyolar :) Sevilmeyecek bi insanmıyım ki sevmesinler beni. Bi kerem niye sadece kütüphaneciler sevsin, herkes sevebilir :D
Pazar gününe gelinceeeee.... Hani ben gelmedim diye sanki yemeğe gitmedin, boğazından geçmedi lokmalar dimi :) Hayatımızın son günü olsaydı sen bensiz bi ziyafet çekmiş olacaktın, olan bu iştee... Bense hayatımın son gününü windows kurarak, güncelleyerek, bi sürü programı kurmaya çabalayarak, "ne yapsam da nasıl yapsam bunlar için" diye düşünerek geçirmiş olacaktım, benim durumum daha vahim...
Neyse, artık blogumun adresini bildiğini biliyorum :) Yorum yaparsın, inşallaaahhhh :)
Büyüklerimin ellerinden, küçüklerimin gözlerinden öperim kardeşim,
Sevgilerimle...
22 Şubat 2007 / İstanbul
p.s. itina ile büyü bozulur haberin olsun... hehehe
Mark Knopfler
http://www.youtube.com/watch?v=4j34gG2xR3I
herkese iyi geceler, iyi dileklerimle, sevgilerimle...
Kalpten Parçalar
Hamdi Koç'un en son yayınlanan romanı. Akıcı bir kitap, başlanan ve bir kere de bitirilen kitaplar kategorisinde. Sadece 118 sayfa. Kitap hakkında herhangi bir yorum yap(a)mıyorum, yeterli tecrübeye sahip değilim nede olsa. Kadın-erkek ilişkisi, aşk, evlilik konularında bir kitap. Yazarın daha önceki bir röportajını okumuştum. Bu kitabı da okudum şimdi ve şunu söyleyebilirimki, milyarlarca farklı insan ve milyarlarca farklı doğru, farklı gerçek, farklı dünya var; binaenaleyh tüm genellemeler öldürücüdür, tıpkı bunun gibi.
Kalpten Parçalar - Hamdi Koç
p.s. "tecrübe" konusunda bir post yazılacak, unutturmayınnn bana...
tebrikler google

Google Adwords 'e bakmam gerekti bugün bir firma için. Önce her zamanki gibi Gmail kullanıcı adımı ve şifremi denedim. Pek çok google servisini bu şekilde kullanıyorum nede olsa. Kullanıcı adı ve şifreyi girdikten sonra google efendice uyardı :) Sonra "hımmmm sen bi ara bloguna her nedense, bi gençlik hevesi sanırım, adsense koymuştun, onun için başka bi şifre kullanıyodun, belki o işe yarar" dedim kendi kendime. Birde onu denemek isteyince işte bu hata mesajı geldi karşıma, ki hata mesajı demeye dilim varmıyor :)
Klasik bir hata mesajı nasıl olabilirdi ? Kullanıcı adı yada şifreniz yanlış gibi birşey gelir. Yani hata mesajı işte, bi sürü programda yada sitede karşılaştığınız sıkıcı şeyler. Senmisin hata yapan der gibi yada biliyodum hata yapacağını hehe :) tipte yazılar.
Oysa bu bir hata mesajına hiç benzemiyor. Bilmediğiniz bir yerde bir mağazayı aradığınızı düşünün. Elinizde mağazanın kataloğu, adresine bakıp "nerede bu yer?" diye soruyorsunuz kendi kendinize. Sonra bir yabancı "pardon, sanırım buraları bilmiyorsunuz. Elinizdeki katalogtan anladığım kadarıyla ABC mağazasını arıyosunuz. 20 metre ileride solda :)" diyor.
İşte böyle olmuş bu ekran. Çok hoşuma gitti gerçekten, tebrik ediyorum google seni :D
p.s. adwords 'ü kullanmakla ilgili bi yorum yazmıyorum, onu sonraya saklıyorum haberin olsun google :)
pazar işkencesi
gecenin bir vakti elektrikler gidiyor ve bende fırsat bu fırsat diyerek yatıyorum, sabah kaldığım yerden devam ederim düşüncesiyle. ama tabiki gece yapılan hesap sabaha uymuyor :( windows bir türlü açılmıyor, uğraş dur. "yo hayır, format olamaaaaz" ama oldu işte. bi sürü programı bi daha kur şimdi, bi sürü ayarı bi daha yap. yapacak bişi yok, yapıyoruzzz...
hala güncellemeleri yapıyoruz bakalım daha ne kadar sürecek bu ? windows, antivirüs programı vs...vs...
gelde fatih erkoç'la birlikte efkarlanma :D
what in a hell did i come to these mountains for...
i'm here emmoğlu :D
bazen çoğu şeyi anlayamıyorum. yaşadıklarımı, insanları, en başta da kendimi. çokmu anlayışsız bi insanım ben yoksa :) bil(e)miyorum... fikir atölyesinde okuduğum bir yazı beni düşündürüyor şimdi, hem güncellemeleri yaparken bişeyleri düşünmem gerekiyor. "Eğer bugün hayatımın son günü olsaydı, bugün (normalde) yapacağım şeyleri yapmak ister miydim?" bu soruyu kendime sorunca ve dürüst bir cevap vermek için kendimi zorlayınca, cevap hiç mi hiç hoşuma gitmiyor :(
Ahmet Altan 'ın yazdığı gibi "alışkanlıklarınızı değiştirmek için kendinize karşı müthiş bir savaş açabilirsiniz." yapmam gereken bu, bakalım nasıl yapacağım bunu...
aslında aklımda yazacak bişeyler var ama sonunda güncellemelerim bitti :) bişeyleri daha kurmam, ayarlamam falan gerekiyor. unutmazsam yada yazma isteğim geçmezse yazarım akşam pek kıymetli okuyucular :))
fatih erkoç çok yaşa :)
http://www.youtube.com/watch?v=6Utb32frGi4
arabesk mi jazz mı rock mı siz karar verin :D
p.s. arapçası da müthiş fatih amcanın hahaha :))
Not Too Late
http://www.youtube.com/watch?v=MYaMNWp2T34
Norah Jones 'un yeni albümü. İlk albümünün yeri bambaşka benim için. Çok seviyorum o albümü ama buda güzel, bunu da sevdim. Dinlerken huzur veriyor bana tüm şarkılar. Özellikle hoşuma giden iki şarkı var, birisi albüme adını veren "not too late", diğeri ise "thinking about you" adlı şarkı. Yukarıda videosu olan "rosie's lullaby" adlı şarkının albümdeki halinden daha çok sevdim bu canlı performansını, o nedenle buraya koydum. Huzur verdi bana, hepimizin ihtiyacı var...
close your eyes and dream...
Halk Kütüphanesi
Evet, okuyucu geri geldim. Uzun bir ara mı oldu yoksa bu ? Bana öyle geldi ama yaz(a)madım işte, hayat böyle, naparsın...
Benim yokluğumda umarım herşey güzel geçmiştir. Çocuklar okullarına kavuştukları için, öğretmenler öğrencilerine, anneler günün birkaç saatini de olsa çocuk gürültüsünden uzakta geçirdikleri için mutludur, herkesin işleri yolundadır benimkilerin aksine inşallah, kavgasız gürültüsüz huzurlu günler geçiriyorsunuzdur umarım, afiyettesinizdir inşallah... E tabi bir de dün o malum gündü dimi ? Aziz Valentine 'nin kemikleri sızlıyormudur acaba ölümünden yüzlerce yıl sonra kapitalizmin kendisini bu kadar kullanmasından dolayı ? Kimbilir. Ama birilerinin ceplerinin boşaldığına eminim. "Herşey para diil" diyenlerinizi duyar gibiyim evet haklısınız. Zaten nirengi noktası da budur. 14 Şubat öyle birşeye dönüştürüldüki, siz ne derseniz deyin, ne düşünürseniz düşünün paraya, maddi şeylere dayanıyor insanlara yapmaları için televizyon, gazete, çevre vs... tarafından empoze edilen şeyler. Ama böyle özel bir güne gerek yok bana göre.
Neyse, konumuzu dağıtmayalım biz. Halk kütüphanesine gittim dün. Ne işim vardı? Güzel soru, tebrik ediyorum okuyucu :) Ama aklıma başka bişey geldi, konumuzla alakası yoksa da ben anlatıcam. Bucak'taykende gitmiştim oranın halk kütüphanesine birkaç kez. Kütüphane görevlisiyle Bucak'tan ayrılırken vedalaşmıştım bile. Eee nede olsa ilkokul öğrencileri dışında pek kimse uğramıyordu kütüphaneye, o nedenle benim gibi ziyaretçilerin değeri fazla oluyordu. Orada okuduğum kitaplardan en fazla aklımda kalan Robert Ludlum 'un bir kitabı. Aslında bu ismi hatırlarken de zorlanıyorum. Kitabın ismini zaten hatırlamıyorum. Aklımda sadece Jamaika'da geçtiği kalmış. İzlediğim pek çok macera filminden daha heyecanlıydı o roman benim için. Askerdeyken de geceleri Stephen King romanları okurdum. Koğuş koridorlarında 1-3 nöbetinden gelen ve 3-5 nöbetine kalkan muhafız bölüğü askerlerinin gecenin o saatinde beni kitap okurken gördüklerinde içlerinden pekte iyi şeyler söylemediklerine eminim :D
Evet, okuyucu biliyorum sadede gel diyosun, geliyorum az kaldı. Halk kütüphanesine niçin gittim, ne işim vardı ? Sorumuz buydu dimi ? Evet, buydu. Halk kütüphanesine gittim çünkü evde duran birkaç kitabın bende de kalmasını istemiyordum. Bunlar çok güzel kitaplar olsada kötü anıların parçasıydılar. Neyse, bu durumda kitaplardan kurtulmak için yapabileceğim 3 şey olduğuna karar verdim.
1-) Kitapları çöpe atmak...
En basit çözüm bu olabilirdi ama en kötüsüde buydu. Benim için üzücü bir anlam ifade etselerde bunları çöpe at(a)mazdım ben. O nedenle bundan hemen vazgeçtim.
2-) Bir arkadaşa, akrabaya vermek...
Bu akla yatkın geldi önce. Ama sonra düşününce bu kitapları vereceğim insan bana yakın birisi olacağına göre benim bu kitapları tekrar görme olasılığım çok yüksekti. Buda kabul edilebilir bişey değildi benim için. Çöpe mi atıcam yani diye düşünürken diğer seçenek geldi aklıma...
3-) Kütüphaneye vermek...
Evet, yıllardır sanırım bir halk kütüphanesine gitmemiştim. Gerçi Bucak'ta gittim evet ama orası Bucak'tı. İstanbul'da en son ilkokula giderken bir kere halk kütüphanesine gittiğimi hatırlıyordum. Acaba hala varmıdır diye de düşünmeden edemedim gitsemmi diye düşünürken. Zaten o tarafa gideceğime göre elimde fazladan bir poşet taşımanın bir mahsuru yoktu benim için. Hem oradaki kapanmışsa, nasılsa taksim tarafına geçeceksin dedim kendi kendime, orada bir kütüphane var, oraya verirsin.
Evet, kütüphane aynı yerinde duruyordu :) Gerçi hatırlıyor falan değilim, belkide binayı yıktılar yeniden yaptılar bilemiyorum, o nedenle benim için tek nostaljik yanı varlığıydı kütüphanenin. Yoksa aklımda hiçbir detay yoktu orasıyla ilgili. İçeriye girince, bazı şeylerin hiç değiş(e)meyeceğini anladım güzel ülkemde. İçeride sadece ilköğretim öğrencileri vardı. Buna hiç şaşırmadım. Onların bile hala kütüphaneye gidiyor olması çok güzel. Gerçi öğretmenlerinin verdiği bir kitap okuma ödevi için oraya geldiklerine emindim. Okumayan bir toplumun çocukları da okumuyor... Köşedeki kadın dikkatimi çekti, ben görevliyi beklerken. Bekliyordum çünkü etrafını çocuklar sarmıştı ve onlarla ilgileniyordu. Hemen yanında duran küçük kızın annesi olmalıydı. Kız bir kitaptan defterine birşeyler geçiriyordu, bu sırada kadın eline cep telefonunu almış onunla oynuyordu. Kütüphaneye kadar gelmişken, hiç okumayacak olsa bile en azından insan kitaplara ilgi göstermeli diye düşündüm. Kitaplıkların arasında gezmeli, dikkatini çeken bir kitabı eline almalı, gelişigüzel bi sayfa açıp okumalıydı bu kadın. Bu kadar mı ilgisizdi herşeye karşı ? Tek istediği kızının ödevini bitirmesi ve bir an önce evine, her gün tekrarladığı tekdüze hayatına geri dönmekti telefonuyla oynarken bu kadının. Yazık...
İki üç ufaklık hala yanındaydı görevlinin ama benim gibi fazla ziyaretçisi olmadığından, onları bırakıp benimle ilgilenmek üzere bana bakmaya başladı. Benim selamıma küçük bir tebessümle cevap vermekle yetindi. Elimdeki poşetten kitapları çıkarmıştım. O an bana bir garip baktı. Daha önceden oradan kitap aldığımı ve şimdi geri getirdiğimi düşünmüştü. Ama nasıl oluyorda beni hatırlayamamıştı, onu şaşırtan buydu. İlk önce şiir kitaplarından birisini eline aldı ve açtı. İçersinde sanırım kitabın kaydıyla ilgili birşey arıyordu. Tabii suç bendeydi aslında ona kitapları oraya bırakmak istediğimi söylemeliydim. Bağışlamak diyemiyorum birkaç kitabın bağışımı olur diye düşünmekten. Adam diğer kitaplara da bakınca durumu anladı ve "kitapları hediye mi ediyosunuz, bağışlıyomusunuz kütüphaneye?" diye bir soru sordu bu sefer daha fazla tebessüm ederek. Bende ona karşılık verdim ve "evet" dedim. Bu durum adamı çok mutlu etmişti, dayanamayarak "sizin gibi insanlar kaldımı?" diye bir soruda sordu, cevabını ver(e)mediğim.
Ve oturup bir çayını içmemde ısrar etti. Bende adamı mutlu etmek için kır(a)madım. Gerçi o kitapları çöpe atmayı bile düşündüğümü biliyor olsa belki böyle davranmazdı ama sonuçta atmamıştım. Çaylarımızı içerken kitapları karıştırıyordu amcam. Şairlerden birisini kendisinin de çok sevdiğini söylemişti ve onun bir şiirini gösterip "çok güzel şiirdir" dedi. Bende ona karşılık vermeye çalışıyordum. Kütüphaneye giderken oradaki görevlinin böyle birisi olacağını düşünmemiştim açıkçası ama böyle bir insanla karşılaşmak beni mutlu etmişti. En azından etrafındaki zenginliğin farkındaydı, o kadının aksine.
Çaylarımızı içtikten sonra, ben müsaade istedim ve ayrıldım. Giderken hala teşekkür ediyordu bana. Onu bu kadar mutlu eden kitaplar başka bir insan için kötü günlerin, zor zamanların hatırasıydı, ne garip dimi? İşte böyle okuyucu halk kütüphanesi maceram. Uzun bir yazı oldu biliyorum ama oldu işte :) Buraya kadar sabredip okuduysan teşekkür ediyorum okuyucu, sabrın ve ilgin için... Şu romana çok kaptırdım kendimi ya, kütüphaneye verdimde elimden çıktı. Yoksa sadece ikide birde okuyucu demekle kalmayıp bende can'a uymaktan korkuyordum :D
Düş Sokağı Sakinlerinden "Acılar, Sorular ve Yüzler"i dinliyorum şimdi. Tavsiye ederim, dinlememiş olanlar dinlesin, dinleyenler bir daha dinlesin, bir daha, bi daa, bi da, bi...
Yazı Odasında Yolculuklar
Kitabın ilk sayfasından bir bölüm.
"Odada bir sürü nesne var ve hepsinin üzerine kalın büyük harflerle tek sözcük yazan beyaz birer bant iliştirilmiş. Örneğin başucundaki sephanın üzerindeki banda, MASA yazılmış. Lambanın üzerindeki banda LAMBA yazılmış. Hatta duvarda bile, ki ona tam olarak bir nesne de denemez, DUVAR yazılı bir bant var. Yaşlı adam bir an başını kaldırır, duvarı görür, üzerinde duvar yazılı bandı görür ve usulca duvar sözcüğünü telaffuz eder. Bu noktada bilinmeyen, adamın yazılı kağıdı mı okuduğu, yoksa doğrudan duvara mı gönderme yaptığıdır. Şöyle olabilir: Okumayı unutmuştur, ama nesnelerin kendilerini hala tanıyabilmektedir yada tersine, nesneleri tanıma yetisini yitirmiştir, ama okumayı hala unutmamıştır."
Paul Auster 'ın yeni romanı. Daha öncekileri okumamıştım :) Ama şimdi Newyork Üçlemesini alıp okumak istiyorum bu tuhaf romanı okuduktan sonra. 130 sayfayı bir kerede okuyabileceğiniz ve sonunda Bay Boş gibi Finita, la commedia diyebileceğiniz bir roman.
Paul Auster - Yazı Odasında Yolculuklar
p.s. az kalsın unutuyodummmm, kitap için teşekkürleeer akıllı ;)
Jack Bauer

Uzun zamandır yazacağım ama hep kalıyor yazamıyorum , kısmet bu akşamaymış :)
Bazıları bu yazıyı okumadan geçebilir bile çünkü "hadi canım bir dizi kahramanımı okuycam" diyerek ama öyle değil. Jack Bauer benim kahramanım :) Ama neden ? Cevabı az sonraaaa :D
Önce genel bir bilgilendirme yapalım Jack amcayla ilgili. Her sezonda kaç düşman teröristi öldürdüğünün sayısını tutmak için websiteleri bile var internette :) Her zaman içgüdülerine güvenerek üstlerine ititraz eder ve haklı çıkar. Basit bir asker yada ajandan öte, istese çok büyük bir bilimadamı olabilecek kadar zekidir. Bilgisayarlardan, uydulardan, elektronik aletlerden, silahlardan, patlayıcılardan vs..vs... pekçok şeyden fevkalede anlar. Anti-sosyal bir yanı vardır. Kolay arkadaş olamaz ve güvenemez. Küççük Emrah 'ın şarkısında söylediği gibidir Jack amca "sevdimmi tam severim sildim bir kalemde :D ". Her zaman cool bir havası vardır. Çok katı olabilir gerektiğinde. Müthiş bir ses tonu vardır, bana göre. Şu anda cnbc-e'de devam etmekte olan beşinci sezondaki çantası ve giyimiyle karizmasını pekiştirmiştir.
Gelelim neden benim kahramanım olduğuna ! Çok alakasız gibi gelecek ama Jack Bauer deyince benim aklıma gelen şarkı Muazzez Abacı 'dan "vurulmaz vurulmaazz duygulara gem vurulmazz". Nedennnn ? Jack 'in karısı öldürülmüştür. Sevgilisi ihanet etmiştir. Kızı kaçırılmıştır. Kendisi herşeyi geride bırakmak zorunda kalmıştır. Sevdiği kadın kendisini öldü bilmiştir. Kızı da öyle. Bu sırada kızı bi sürü psikolojik sorun yaşamıştır, onu arayamamıştır. Sonra kızı kendisine yardım eden bir psikolog amcanın sevgilisi olmuştur ve ondan uzaklaşmıştır. Arkadaşları öldürülmüştür. Hiçbir zaman takdir edilmemiştir. Kuru bir teşekkürden sonra ilk fırsatta tepe koymuşlardır adamı hep. Her zaman fedakarlık yapmak zorunda kalır kendisiyle ilgili. Görev adamıdır, özveriyle çalışır, hep çalışır. Ve her zaman duygularından önce "görevi" gelir. Ama buna rağmen en olmadık anlarda, en zor dakikaların arasında sevgilisine yada arkadaşına "i'm sorry" diyebilecek kadar düşüncelidir çok karizma bir ses tonu ve yüz ifadesiyle.
Abarttım mı olayı yoksa yaaaa :D Bu kadar yazdım bi dizi kahramanıyla ilgili :)) Olayın özü şudur arkadaşlar, beni Jack Bauer karakterinde etkileyen en önemli faktör, onun süper bi ajan asker olması falan değil onun bu karakter yapısıdır. Böyle bi süper kahraman yok hiç bir dizide kardeşimmm !!!
Ekşisözlükten sevdiğimiz bi kaç Jack Bauer yorumunu da ekleyelim :)
1) -terörist: sayın şeyhim abd'yi derinden sarsacak bir eylem planlıyoruz. ne diyorsunuz?
-şeyh: bauer'in sevgilisini rehin almayı sakın unutmayın. racon yerini bulsun.
2) iç güdüleri ile başkan adayını, abd başkanını ve sonrasında amerikayı kurtaran ama hala sen bu işlerden anlamazsın denilerek 3 saat içinde çözülecek olayı 24 saate yayılmasına sebep olan zerzevat kafalı bürokratlara inat dimdik ayakta ve de bir kaç sezon daha "i am federal agent jack bauer" sözlerini dinleyeceğimiz kişi. halbuki yapacaksın bunu cia, fbi, ctu, nsa ne bilim ne varsa hepsinin başı. amerikada ne terör kalır, ne de işlerini savsaklayan görevli.
3) bizim apartmanın elektriklerinin kesilmesiyle, tamir edilmesi arasında geçen 13.5 saat içinde sıklıkla andığım karakter. jack bauer bu süre zarfında kızını kurtarır, üstüne sevgilisini ve kayınpederini kurtarır, bir nükleer santralin patlamasını engeller, doğalgaz dağıtım santralini özgürleştirir, uçak kaçırır, indirir, dört konsolosluk basar, 14 terörist sorgulardı.
4) repliğinin üçte birini "you have to trust me" ve " i give you my word" cümleleri oluşturan 24 kahramanı, yüce kişilik. hele bir de " drop the gun" diye bağırışı vardır ki, seyrederken uzaktan kumandayı yere atasınız gelir.
p.s. böyle uzun bi yazının sonuna ekleme yapmak olmaz ama eklemedende olmayacak :) bugün minibüste yanımdaki şahsın söyledikleri : "abi kurtlar vadisi başladı tekrar biliyon dimi, biz dün akşam ercan'larda izledik valla" :D yok böyle bişey ya :))) hayır, şimdi bu yazının sonuna bunu ekliyorum çünkü ben 24 'ü izlemesemde olur. Jack Bauer 'ı izledikten sonra kendimi CTU ajanı falan gibide hissetmiyorum zatennn :))
Mahşer-i Cümbüş
http://www.youtube.com/watch?v=gIUHPqCgGXc
İki saat ancak bu kadar keyifle ve gülerek, kahkaha atarak geçirilebilirdi :D Çok eğlenceliydi gerçekten Mahşer-i Cümbüş. Tavsiye ederim herkese ;) Youtube'a baktım, yukarıdaki örnek videoyu buldummmm.
http://www.mahsericumbus.com
p.s. hatırladıkça gülüyorummm yaaaaa :))
fiji,helen,ohara,zeus,osman,çekirdek aile,doğalgaz faturası, aşk, tarihi eser, vs...vs... :D
reklamlarrrrrr :)
TEB Reklamı - Elektrik
TEB 'in yeni reklamları güzel olmuş gerçekten, izlemek hoşuma gidiyor benim. Sadece doktorlarla olan reklamdaki kara mizah örneği yanlış kullanılmış bence. Sağlık gibi bu ülkedeki hemen herkesin ortak bir sorunu hakkında insanlar espriye bile tahammül edemeyebilir. Diğer ikisi güzel. Bu benim favorim. "son günüydü" demesi yok mu :D
Garanti American Express - Hayatım
Bir tanesinde Tiger Woods oynuyor bu reklamların. Golfe o kadar yakın bir ilgim olmadığından ilgi çekici gelmiyor bana. Bir diğerinde Jose Mourinho oynuyor ki çok güzel bir reklam olmuş gerçekten. Futbolseverler zaten biliyor bu ismi ama bilmeyenler için ingiliz Chelsea futbol takımının teknik direktörü. Ve son olarak benim en çok hoşuma giden, Kate Winslet 'la olan reklam.
anladım
Bunca zaman bana anlatmaya çalıştığını, kendimi bulduğumda anladım. Herkesin mutlu olmak için başka bir yolu varmış, kendi yolumu çizdiğimde anladım.
Bir tek yaşanarak öğrenilirmiş hayat, okuyarak, dinleyerek değil.
Bildiklerini bana neden anlatmadığını anladım.
Yüreğinde aşk olmadan geçen her gün kayıpmış.
Aşk peşinden neden yalınayak koştuğunu anladım.
Sevmek ile sevilmenin yolu önce kendini sevmekten geçermiş.
Neden kendine aşık olduğunu anladım.
Acı, doruğa ulaştığında gözyaşı gelmezmiş gözlerden.
Neden hiç ağlamadığını anladım.
Ağlayanı güldürebilmek, ağlayanla ağlamaktan daha değerliymiş.
Gözyaşımı kahkahaya çevirdiğinde anladım.
Ve sevilenle ağlayamıyor, kaçıyorsan ondan, çaresizliktenmiş.
Senin acın için odamda tek başıma hıçkırıklarla ağladığımda anladım.
Bir insanı herhangi biri kırabilir ama bir tek çok sevdiği acıtabilirmiş.
Çok acıttığında anladım.
Fakat, hak edermiş sevilen onun için dökülen her bir damla gözyaşını.
Gözyaşlarıyla birlikte sevinçler terk ettiğinde anladım.
Yalan söylememek değil, gerçeği gizlememekmiş marifet.
Yüreğini elime koyduğunda anladım.
Tek başına ayakta durabilecek kadar güçlüysen, yanında tutanlar varmış. Neden hiç yalnız kalmadığını anladım.
Ve Sana ihtiyacım var, gel diyebilmekmiş güçlü olmak. Sana git dediğimde anladım.
Biri sana git dediğinde, kalmak istiyorum diyebilmekmiş sevmek.
Git dediklerinde gittiğimde anladım.
Dostun seni bir kez terk edermiş, bin kez değil.
Aslında hep yanımda olduğunu anladım.
Ve bir kez terk etti mi seni, affetmek çok zormuş, Ben de affedemediğin şeyin ne olduğunu anladım.
Sana sevgim şımarık bir çocukmuş her düştüğünde zırıl zırıl ağlayan.
Büyüyüp bana sımsıkı sarıldığında anladım.
Özür dilemek değil, affet beni diye haykırmak istemekmiş, pişman olmak. Gerçekten pişman olduğumda anladım.
Affedemem, çok geç demek gururdan başka bir şey değilmiş
hâlâ sevgi varsa içinde eğer. Tutsak kalbimin kapılarını kırıp, içine baktığımda anladım.
Ve gurur, kaybedenlerin, acizlerin maskesiymiş,
sevgi dolu yüreklerin gururu olmazmış. Yüreğimde sevgi bulduğumda anladım.
Ölürcesine isteyen, beklemez, sadece umut edermiş bir gün affedilmeyi. Beni affetmeni ölürcesine istediğimde anladım.
Sevgi emekmiş, emek ise vazgeçmeyecek kadar
ama özgür bırakacak kadar sevmekmiş. Anladım...
Can Yücel
alıştım sanırken acılara...
http://www.youtube.com/watch?v=ftsD5TXsrrc
hayatın çıkmaz sokaklarında kaybolmuş gibiyim. karanlık odadaki bilgisayar ekranından gelen ışık var beni aydınlatan sadece. şarkıda söylendiği gibi bir ruh halim var.
"Bazen daha fazladır herşey, bir eşikten atlar insan yüzüne bakmak istemez yaşamın o kadar azalmıştır ki anlam..."
ama sonra gene cevabı şarkı veriyor bana
"hem çok zor hemde çok kısa bir macera ömür, ömür imtihanla geçiyor... ben bu yüzden hiç kimseden gidemem, gitmem. unutamam acı tatlı ne varsa hazinemdir."
alakasız şeyler var beynimin içinde, birbirinden kopuk film kareleri gibiler. bir an geliyorsun aklıma, bir an filmde gördüğüm çocuklar. Çocuk askerler. Onlar varlar, gerçekten varlar. Gerçekten Furkan'ın yaşındaki küçük çocuklar ellerinde tüfeklerle insanları öldürüyorlar; korkunun, öfkenin, intikamın, acının ve gücün verdiği ağlamakla gülmek arasında gidip gelen depresif bir yüz ifadesiyle. bizlerse akşam yemeklerimizi yerken televizyonlarda görüyoruz ölen insanları, öldüren çocukları otuz kırk saniye kadar. Ve "ne kötü bişey" diyoruz sadece.
sonra film kopuyor. bambaşka bir sahneye geçiyoruz. bu böyle sürüyor... sonra bir şiir okuyorum çayımı yudumlarken:
sen benim için nesin?
bilemezsin...
yüreğimin kelimelerine erişemezsin.
abarttığımı mı düşünüyosun?
bırak abartayım
abartma isteğim boşa değildir.
sen bişey hissetmiyor musun?
ama ne gam...
sevmem sevmeyi istediğimdendir.
bu kadar da olmaz ki google :)
pek çok ilginç ve saçma arama sonucunda bloguma ulaşan insanlar olduğunu görüyorum. Bazen gülüyorum, bazen "ne alaka" diyorum, bazen de "tv de ne var" arama örneğinde olduğu gibi insanların aradığı şeye ulaşmasını sağlamak adına uyarı yapma ihtiyacı duyuyorum yazıda. Fakat bu iki arama sorgusunu görünce "yuh be kardeşim :)" demekten alamadım kendimi yani bu kadar mı alakasız şeyler olabilir, buyrun cenaze namazına :)
- sezen aksunun yabancı bir erkekten bir kızı varmı
- bir kıza kendini ifade etmenin en güzel yolu
ilki hakkında yorum yap(a)mıyorum bile. ikinci arama sorgusuna gelinceee... yoğun duygularla, büyük bir heyecanla blogumu ziyaret eden aşık kardeşim :)) yanlış adamın sayfasında arıyosun sorunun cevabını, keşke bilebilsem :D
sizin blogunuza hangi ilginç arama sorgularıyla ulaşıyor insanlar ???
herşeyi yak...
http://www.youtube.com/watch?v=sha-elLSzYU
beni yor hasretinle, sevginle yor
sevgisizlik ayrılıktan daha zor
dilediğin kadar acıt canımı
varlığında yokluğunda yetmiyor
varlığında yokluğunda yetmiyor...
Hayat diye birşey var...
Nedir, ne oluyor, unuttunuz mu yoksa yaşadığınızı, günler, kızgın küller gibi bütün duygularınızı kavurup öldürerek mi geçiyor üzerinizden, arzuyla dudağınızı ısırdığınız olmuyor mu hiç, bir müzik sesiyle şöyle bir koltuğunuzda doğrulduğunuz, aniden bir yaz yağmuru gibi boşanıveren sebepsiz sevinçlere inanmıyor musunuz, bir ağaç gölgesinde bir an durmak, bir akşamüstü denize baktığınızda bu sonsuz suların kıpırtısına şaşmak yok mu artık, elele tutuşmak, bir avucun bir başka avuca dokunmasının yarattığı ürperti de hayal hanesinde kendine bir yer bulmuyor mu, bitti mi bu macera, çekildiniz mi hayattan, hayatın sizin bulunmadığınız yerlerde yaşandığına mı inanıyorsunuz, daha bitmeden bitirdiniz mi her şeyi, yorgun ruhunuz yeni coşkular için hazır hissetmiyor mu kendini. Delirdiniz mi siz?
Şu köşebaşında karşınıza ne çıkacağını ne biliyorsunuz, kimbilir belki eski bir dosta, belki güzel bir kadına, belki okunmuş kitaplar satan bir sahafa da rastlayabilirsiniz, bir piyano sesi duyabilirsiniz ya da bir Rumeli türküsü açık bir pencereden, bir söğüt ağacı görebilirsiniz çocukken kabuğundan düdük yaptığınız, dans adımlarıyla yürüyen bir çift bacak geçiverir önünüzden, bir oğlan bir ıslık çalabilir, hatta siz bile çalabilirsiniz.
Ne sevinci, ne hayatı, ne eğlencesi para yok ki diyorsanız eğer ve eğlenmek için paranın gerekliliğine bu kadar inanıyorsanız, emin olun paranız olduğunda da eğlenemezsiniz, para eğlenmeyi çeşitlendirir sadece ama eğlenceyi yaratamaz, öpüşmek parayla değil, şarkı mırıldanmak parayla değil, acaba o şimdi ne yapıyor diye düşünmek parayla değil, tv'de iyi bir film seyretmek parayla değil, sizin için demlenmiş bir bardak çayı, bu benim için yapıldı diye neredeyse gururla alıp, bardağı ince belinden sıkıca kavrayıp içmek parayla değil.
Bir tabak semizotunu sevinçle paylaşabilirsiniz ve hiç bir pahalı lokantada bulamayacağınız bir tad alırsınız, eğer bir tabak yemeği paylaştığınız, paylaşmak istediğiniz insansa. Hayat diye bir şey var. Sadece sizin olan, sadece size ait, içinde sadece sizin gördüğünüz çiçekler açan, yalnızca sizin müziklerinizin çaldığı bir bahçe var, sokmayın oraya öyle herkesi, çiçeklerinizi başkalarının çapalamasını beklemeyin, şarkılarınızı başkalarına söyletmeyin, anladık ahmaklıklar oluyor, hepinizin hayatından bir şeyler çalınıyor, hayallerinizi teker teker buduyorlar, ümitlerinizi öldürüyorlar, çaresiz bırakıyorlar sizi, yenildiniz belki de, yenilginin ağır yaralarını taşıyorsunuz ruhunuzda ama gene de bir hayatınız var sizin, sadece size ait bir bahçeniz, durup soluklanacağınız, yaralarınızı yıkayacağınız, çiçeklerini seyredebileceğiniz bir bahçe, soğukta bir bira içebilirsiniz, bir ağacın gölgesinde durabilirsiniz bir an, sabaha karşı uyanıp her ay yeniden doğan hilale bir bakabilirsiniz, çok sevdiğiniz bir kitabı bir daha karıştırabilirsiniz, aşık olabilir ya da aşık olmayı düşünebilirsiniz.
Sevdiklerinizi özleyebilir ve bir gün yeniden kavuşabileceğinizi hayal edebilirsiniz, geceleri ağaçların daha değişik koktuğunu fark edebilirsiniz, yeni bir salata icat edebilirsiniz, sevgilinizi çırılçıplak soyup evde öyle dolaştırabilirsiniz, saçlarınızı her zamankinden daha değişik kestirebilir, evinize bir gün de başka bir yoldan gidebilirsiniz, alışkanlıklarınızı değiştirmek için kendinize karşı müthiş bir savaş açabilirsiniz.
Hayat diye bir şey var, her zaman size keşfedilecek geniş alanlar bırakan, ne kadar yaşarsanız yaşayın daima bilmediğiniz, kuytularına sokulamadığınız bir hayat, sadece size ait bir hayat.
Biliyorum dertler çok, ahmaklıklar yapılıyor, sıkıntılar bitmiyor, günler birbiri ardına buruşup eskiyor, yorgunsunuz, belki yeniksiniz.
Teslim mi olacaksınız peki?
Hayal kurmayacak mısınız, çılgınca sevişmeyecek misiniz, bir daha öpüşmeyecek misiniz, ağaçlara bakmayacak mısınız, denizlere şaşmayacak mısınız, ani ve sebepsiz sevinçlere inanmayacak mısınız, bir tabak semizotunun tahmin edemeyeceğiniz kadar lezzetli olabileceğini hiç düşünmeyecek misiniz, sizin için demlenmiş bir bardak çayı bardağı belinden kavrayıp içmeyecek misiniz her şeyi. Delirdiniz mi siz? Hayat diye bir şey var, evet orada, elinizin hemen yanında duruyor.
Ahmet Altan
El Mariachi
http://www.youtube.com/watch?v=VM9WszDByro
Bu filmi seviyorum, güzel bir film :) Hele ki bu şarkı, süpeeerrrr ;)
Kanlı Elmas

Sinema keyfi demek isterdim ama bu filmi izledikten sonra insanda keyif falan kalmıyor, en azından bende kalmadı. En son söyleyeceğimi ilk başta söylemiş oluyorum ama "Kanlı Elmas / Blood Diamond" çok güzel bir film gidip sinemada seyredin bence.
Leonardo DiCaprio 'yu kısa bir zaman önce izlediğim "Köstebek" filminden sonra böylesi bir rolde bir kez daha gördükten sonra şunu anladımki "Titanik" ten beri hatırladığım o bebek yüzlü günlerini geride bıraktığını haykırıyor. Ve bence bu şekilde devam ederse süper olacak. "Köstebek" filminde zaten çok sevmiştim, bu filmde canlandırdığı Danny Archer karakterine de gerçekten hayat vermiş, süperdi bence. Oscar 'ı haketmiş :)
Filmde iki süper isim daha var. Solomon Vandy karakterini canlandıran Djimon Hounsou ve Maddy Bowen karakterini canlandıran Jennifer Connelly. Solomon Vandy 'nin kara afrikanın kara talihli çocuğunu kurtarmak için verdiği mücadele...Maddy Bowen'ın gazeteciliği ve tabiki güzelliği :D
Pırlanta yüzükler falan alırken bir daha düşünmek gerekiyor bundan sonra. Kanlı bir elmas olabilir o parmağınıza taktığınız. Çok kötü gerçekten, oradaki çocuk askerler, insan hayatının bu kadar değersiz olması, insanların katledilişi ve birilerinin bunlar karşısında tek düşündüğünün elmas,fildişi,petrol,para vs. olması...
Ben filmle ilgili yazarken tesadüfen gördüğüm bu haber beni pek sevindirmedi.
söyle bana doktor
söyle bana doktor nedir benim hastalığım
bir bıçak saplanıyor kalbime
saplanmakla kalmıyor bin parça ediyor
ama yalan söyleme bana
pek sevdiğim anamdan bilirim, kalp hastasıydı
ne biçim laftır ki bu anlamadım, sindiremedim
ne demek kalp hastası, hastalık olurmu hiç kalpte
gerçi olur, evet olur, hem de çok kötü olur
neyse, doktor sen benim neyim var onu söyle bana
ben anlarım, herkesi her zaman ben anlarım
seni de anlarım, anlamasamda anlamak istemesem de
anlarım doktor sen söyle bana, çekinme
öleceksem, öleceksin de bana, bir an düşünme
oh be derim belki, öleceğim ve bitecek herşey
teşekkür bile edebilirim sana, sen söyle bana
neyim var doktor, nedir bu kalbimi sökmek isteyişim
evet dinliyorum seni, ölümcül değil mi bu hastalık
gün gelir iyileşirmiyim, doktorlar yalan söyler hep
ölücem ben doktor, gün gelecek sende öleceksin
o ayrı mesele, kusuruma bakma sen benim
olur olmaz saçmalıyorum, aklım başımda değil ki
nerde düşürdüm bilmiyorum, bak gene saçmalıyorum
yeter artık doktor, sök al kalbimi olduğu yerden
ölürsem öleyim, ölmekten beter bu sancılar doktor
kalbime bir bıçak saplanıyor, ortasında bir kor...
sayın jack daniels burada mı :)
Seviyorum Yılmaz Özdil yazılarını ben yaaa :D
Gerçi komik bi durum yok ortada ama işte ağlanacak halimize gülüyorum, napıyım... Sabah gazetesindeki köşeyazısını okuyun Yılmaz Özdil 'in : Uçun ey ahali !
************************************
Fatih Altaylı köşesinde Pamuk kaçtı diye yazmış. Orhan Pamuk bankasından parasını çekip uzun süre dönmemek üzere yurtdışına gitmiş yazdığına göre. Böyleyse gerçekten çok üzücü ve düşündürücü. Sanırım son olaylardan dolayı korktu, ki bu çok normal.
Türkiye'nin yeni starları : Grup Güğüm :)
neyse, biraz da gülelim dimi :D
http://www.youtube.com/watch?v=J8NB8OIHUBY
biliyorum gene bi sürü arka arkaya video oldu ama napıyım :) gerçi yazıyorum bişiler ama hep draft hep draft bu kadar olmaz ki kardeşimmmm... bi tanesini sildim hatta, bi tek gökçe gördü sanırım o postu :) yazıyorum yazmasına da bende grup güğüm gibi kendim çalıp kendim oynuyorum valla, onlarınki bari kollektif bi çalışma :) ne güzel eğleniyolar...
yar saçları lüleeeee lüleee dedikten sonra altta linkini verdiğim klibi de izleyin ;)
http://www.youtube.com/watch?v=T8mjfIMxJnI
herkese iyi geceler, güzellikler, mutluluklar :)))

