Günlüğüm - Anasayfa RSS ile kolayca takip edin ;) Aklınıza gelen neyse benimle paylaşın :)
Günlüğüm - Anasayfa
Türk Blog Yazarları

vuela



dolunay kadar beyaz bu şiir
uçuyor sesimde
senin huzur denizine doğru

benim yuvamdaki
korkuların ve acıların
sınırlarını aşarak uçuyor

seni tanıdığım kadarıyla biliyorum ki
sevmek fiili sende doğar
senin şarkın özgürlüktür
ve ben seni hissederek yaşarım


soluduğum soğuk havada
her şafak söktüğünde ve her iç çekişte
endişe ve korku dolu yolda
nöbet tutan ışıkta

isterim ki ateşten ruhum
senin hakikatini çevreleyen
huzurla yanıp tutuşsun

isterim ki benim uçan dizelerim
senin huzurundan akan
teselliyi uyandırsın...

blog aşkları :)

Vowing Wedding Favors

ps. bir önceki yazımın yorumu kapalı diye bazı tepkiler aldım.
neyse, bu bi daha olmaz, umarım :P

sesim kısık....

burnum akıyo, öksürüyorum... bunlar kötü tarafları...

sesim kısık... cihan 'ın dediğine göre daha karizmatik olmuş
hastayken sesim :))) bu da iyi tarafı sanırım...

neyse, uzun lafın kısası hastayım efenimmm...

yazma potansiyelimi etkileyebilir bu durum,
o nedenle kusuruma bakmayın...

yorumlar kapalı...
yorum yerine TEMA ya da TEGV 'na bağışta bulunabilirsiniz :D

Mecnunnnnn :D


Ladies and Gentlemen, Eric Clapton :D


30 Mart 1945 'te İngiltere 'nin Ripley şehrinde doğan Slowhand lakaplı üstadın ilginç, dramatik bile denebilecek bir otobiyografisi var. Patricia ve Edward 'ın evlilik dışı ilişkisinden doğması, dokuz yaşına kadar anane ve dedesini anne-babası olarak bilmesi vs...

Kendisi kadar meşhur olan bu hit şarkısını ise, Pattie Boyd-Harrison için yazmıştır, ki bu da ayrı bir üzücü hadisedir onun yaşamında. Bir arkadaşının kendisine Leyla ile Mecnun 'un hikayesiyle ilgili ingilizce bir çeviri vermesinden sonra etkilenerek bu şarkıyı yazmış.

Ben de İskender Pala 'nın "Leyla ile Mecnun" adlı eserini okumuştum. Tamamını okumadım itiraf ediyorum :) Ara ara göz gezdirdim o kadar. Şimdi bulamadım evde, bulsaydım oradan güzel birkaç dize aktaracaktım sizlere...

Like a fool, I fell in love with you,
Turned my whole world upside down...


Kitaptan ve yaşadıklarından feci etkilenmiş Clapton. Sonrasında bir eroinle tanışıklık dönemi var zaten. Neyse ki kurtuluyor bu bağımlılıktan, öyle diyolar en azından :)

Benim Youtube 'ta bulabildiğim, dinlemekten en çok zevk aldığım versiyonu yukarıda gördüğünüz video. Yanında da başka bir gitar virtüözü Mark Knopfler olunca süper olmuş. Aslında bu videoyu daha önce de koymuş olabilirim, şimdi bakmaya üşendim :D Ya da link vermiş olabilirim daha öncede hatırlayamıyorum şimdi. Neyse canım, bi daha dinleyin ;)

Bu sabah gayet neşeliyim :))) Bi sürü bloga bi sürü yorum da yaptım... Bu sebepsiz neşenin tadını çıkarmak lazımmmmm...

Süper şahane bi pazar günü olsun efenim herkeseeee :D

Yeni hafta yeni fırsatların kapısını çalmakla kalmasın, kapıyı yumruklasın, uçan tekme atsın, kırsın :))) hahahaaa...

Bob amcanın o çok sevdiğim şarkısında söylediği sözle bitirelim postu:

Everything's gonna be alright


sevgilerimle :)))

Hababam döktürüyooo :D


alemin keyfi yerinde yine maşallah
bize de bir gün kader güler inşallah


sevgilerimle...

aynı yalınlıkla ölmek isterim


Aynı yalınlıkla ölmek isterim
Kırda bir çiçek gibi, sakin, gösterişsiz.
Mum yerine yıldızlar parlasın üstümde
Yeryüzü uzansın altımda sessiz.

Ben aydınlık ve özgürlük delisiyim
Varsın hainleri gizlesinler soğuk bir taş altında
Dürüstçe yaşadım ben, karşılığında
Yüzüm doğan güneşe dönük öleceğim.

Jose Marti
Çeviren : Ataol Behramoğlu


hasretin elinden çekemem zulum
ben sana vurgunum sana mecburum
seni kaybetmektir en büyük korkum
tut elimi bırakma sana mecburum

Kıraç 'ı seviyorum ben yaaa... Kendine has bir tarzı var en azından, herşeyin "piyasa koşullarına" göre şekillendiği müzik dünyamızda. Yeni kasetini dinleyemedim henüz ama sabahları ve akşamları serviste mütemadiyen bu şarkısını dinliyorum :D Sevdim de bu şarkıyı. Albüm olayı fat'in ellerinden öper :))) Tabi mavi ekran gelmezse gene, allam allam :P

Tabi dikkatli !? okuyucular "e kıraç'tan bahsediyosun bu FÖ noluyoooo" diye sorabilirler... bu ticari bir sır sayılır, malesef söyleyemiyorummm :))))

bak kardeşim bi şeyi kırk sefer söylersen olurmuş, çokta havalı duruyo :D iskandinav tarzı bişeyler oluyo böyle FÖ Design House, hahahaaa....

bakalım nasıl bir tepki göreceğimmm :P

Mercan Abi'yle Hoş Muhabbetler :D


Mercan Abi'yle Hoş Muhabbetler

muhabbetiniz bol olsun ,
yorumlarınız eksik olmasın :D

kitaro & mevlana

bugün işyerinde bir ara kitaro dinlemek istedim feci şekilde. bilen bilir kitaro'yu çok severim. artık eskisi kadar dinlemiyorum ama hala çok seviyorum. on yıl öncesinde falan epey bir kaseti vardı bende. evet, o dönemde kasetler vardı :) hatta müzik marketlerde falan bulunmazdı pek çok albümü. beyazıt'ta eskiden kitap satan seyyar satıcılar olurdu. seyyar satıcı dediğime bakmayın, hepsinin yeri sabitti. bi nevi dükkan olarak kullanıyolardı tezgahlarını. neyse, aralarında kaset dolduran bir iki kişi de vardı. iki üç albümünü de oradan almıştım. bi de 3 Hürel ve Bob Marley kasetleri almıştım oradan. Konu Kitaro 'dan nereye geldi.

Gene gündüz işyerinde Mevlana 'nın sözlerine baktım bol bol netten, kitaro'nun o huzur veren müziğini dinleyemesem de tüm o melodileri hayal ederken... Buyrun efenimmm :

Come, come again, whoever you are, come!
Heathen, fire worshipper or idolatrous, come!
Come even if you broke your penitence a hundred times,
Ours is the portal of hope, come as you are.


- Dil, hem tükenmeyen bir hazine, hem dermanı olmayan derttir.

- Aşk, saygıya sığmaz, ölçüye gelmez sevgidir.

- Dostlarınızı sıkça ziyaret ediniz. Çünkü üzerinde yürünmeyen yollar, diken ve çalılarla kaplanır.

- Sevmek, gülü dikeni ile avuçlamak, akan kanın hesabını güle sormamaktır.

- Körler görmese de yıldızlar vardır.

- Dünle beraber gitti cancağızım, düne ait ne varsa... bugün yeni şeyler söylemek gerek...

Nazım Hikmet'in dizeleriyle:

Sararken alnımı yokluğun tacı
Silindi gönülden neşeyle acı
Kalbe muhabbette buldum ilacı
Ben de müridinim işte Mevlana


ve bir gün mevlana'ya sormuşlar "aşk nedir?" diye

- ben ol da bil demiş...

gezerken


Amerika'da sıradan hale gelen cinnet geçirip silahıyla insanlara dehşet saçan vakaları mutlaka görmüşsünüzdür haberlerde. Bir de son dönemde buna okul katliamları ekleniyor biliyorsunuz. Tabiki bunların bir geçmişi var. Site site gezerken gördüğüm bu eski reklam bana bunları hatırlattı. Özellikle küçük kız tarafından söyleniyormuş gibi yazılanlara dikkatinizi çekerim...


bir yoruma gerek yok burada :D



www.greatfirewallofchina.org

Acaba beni neden blokluyor pek kıymetli yoldaşlarım :P Nette gezerken gördüm, ne kadar doğru bilemiyorum sonuçları ama ilginç geldi. Bazı bilinen büyük sitelere baktım. Daha önceki sonuçlarında bazan erişilebilir, bazan bloklu gözüküyorlar. Sanırım o günkü içeriğe göre karar veriyor komünist parti teşkilatı :)))

Copying Beethoven

Bir dahiyi anlamak... Mümkün müdür ki? Filmde en çok beğendiğim isim kesinlikle Ed Harris oldu. Rolüne hayat vermiş. Hatta birkaç sahne dışında Ed Harris olduğunu bilmesem tahmin etmekte güçlük çekerdim eminim. Anna Holtz rolündeki Diane Kruger 'da gerçekten harikaydı. İkisinin oynadığı bir tiyatro oyunu gibiydi daha çok. Karşılıklı diyaloglar. Ve tabiki en önemlisi müzik. Filmdeki replikte Beethoven 'ın dediği gibi "Tanrı'nın dili müziktir." kesinlikle doğru. Seslerin ahengi insanı öylesine büyülüyor ki, çok çabuk ve keskin bir şekilde ruhuna hitap ediyor, avucuna alıp beynine ve kalbine hükmediyor. Kimileri filmi çok klasik bulabilir ya da daha önce benzerleri yapılmış olduğu için sıradan bir film olarak görebilir. Bence izlemeniz gereken bir film, ikisinin orkestrayı yönettiği sahneler için, Beethoven'ın tüm hoyrat tavırlarını bir kenara bırakıp Anna ile müzik ve hayat üzerine o çarpıcı diyalogları için...


9ncu senfoni 1.bölüm diye yazıyordu videoda. ben dinliyorum keyifle. Yalnız 32 dakikalık uzun bir video, haberiniz olsun.

güzel insanlarla geçirilmiş güzel bir pazar günü oldu.
umarım hepimiz için de güzel bir hafta olur.

iyi geceler...

söyleyemedim


Sıkıcı bir cumartesi akşamı feci halde... Sıcaklar mıdır beni bu ruh haline iten şey? Ne bileyim, pekte umrumda değil... Uzun zamandır yapmadığım birşeyi yapıp televizyon karşısına geçiyorum, daha da sıkılmayı hatta sinirlenmeyi göze alarak görebileceğim saçmalıklar karşısında. Ortalama beş saniyede kanaldan kanala geçiyorum... Daha fazlasına değecek bişey yok çünkü... Derken cnbc-e'de adını falan bilmediğim garip bir dizide karar kılıyorum. Saçmalıklarını bir kenara bırakınca vaktin nasıl geçtiğini anlayamıyosun bu dizileri izlerken. Tabi ipin ucunu kaçırıp her akşam bir iki yerli yabancı diziyi izler halde bulabilirsiniz kendinizi. O nedenle tavsiye etmem. Arada bir kafa dağıtmak için sınırlı dozajda kullanımı mübahtır. Dozajını kaçırırsanız polat alemdar'ı örnek almaya başlayabilirsiniz ya da jack-sawyer tartışmalarının içinde bulabilirsiniz kendinizi.

Dizi de bitti... Ama hala canım sıkılıyor benim. Napcaz? Zappinge devam tabe :D Haberler felan başladı. Biraz haber seyrettim. Geçen gün yeterince iç karartıcı bir yazı yazdım blogta zaten, daha fazla bu haberleri izlememek lazım. Hem seçimlerde yaklaştı, saçmalamaya başladılar gene bizim vekillerimiz. ÖSS kalkacakmış, yaptınmı bununla ilgili bir çalışma? Varmı elinde bir proje? Hiç sanmam ama bunu alkışlıyolar bizim vekil adaylarımız. E ne de olsa genel başkanları söylüyooo... Yıllar önce Aziz Nesin deyince yuhalamışlardı :) Neyi? Anladınız siz onuuu :P

Bir sürü bir sürü televizyon kanalı... Hepsinde biraz biraz geziniyorum, dillerinden falan anlamasam da buna gerek yok zaten. Hepsinde aynı şey var :D Televizyonculuk dediğin şey sanırım tüm dünyada tek formatta yapılan bişey. Daha doğrusu bi kaç kalıbı var, kek kalıbı gibi :)))

Müzik kanallarına falan bakıyorum. Çooook uzun zamandır, askerden geldim geleli hiç klip falan izlemedim öyle. İzlemişimdir illa ki bi yerde denk gelmiştir ama bilinçli olarak değil. Askerlik şarkısı olarak görebileceğim şarkılardan birisi de Las Ketchup'tan "Asereje" dir :) Bu şarkıyı az mı dinledik, izledik...

Bu arada ben daha önce de böyle yazı yazdım bu blogta sanırım. İşte böyle haftasonu boş vakit olunca ve evde olunca, bilgisayar başında oturmakta istemiyorsam böyle yazılar çıkıyor ortaya. İdare edin artık pek kıymetli okuyucular...

Kanal Avrupa mı öyle bir kanalda hoşuma giden bir şarkı duyunca dinlemek için durdum. Ama şarkıyı şu an hatırlamıyorum malesef. Ekranın alt kısmında pek çok müzik kanalında gördüğünüz o kayan yazı bandı var. "Ben franfurkttan emel, türkiyedeki ablama, abime, anneme, babama selamlarımı gönderiyorum", "göztepeden kemal, en büyük göz-göz","Amsterdam'dan Murat, aşkım lütfen geri dönnnn", "Hamburg'tan Gözde, ich liebe dich tomas" şeklinde bi sürü bi sürü kayan yazılar. Çok merak ediyorum kim, nasıl bir ruh haliyle gönderiyor bu mesajları. Emel Türkiye'deki akrabalarını özlediysen telefon açmalısın bence. Kemal en büyük göz-göz değil, BEŞİKTAŞ :D Murat boşver bekleme dönmeyecek o ben biliyorum :P Gözde, toması seviyoooo :)) Allam allam yaaa... Neyse, ben bu saçmalıkları düşünüp tam kanalı değiştirecekken yukarıdaki videoda gördüğünüz şarkı çalmaya başlıyor...

Filmde bu noktada kopuyor zaten...

Acaba hiç düşünmüş müdür şarkıyı söyleyen Hüseyin Turan söyleyemediklerini bu şarkıyı okurken? Neleri kaçırıyoruz hayatımızda? Neleri neleri söyleyemiyoruz... Bir türlü ifade edemiyoruz, anlatamıyoruz...

Sana ben hayaller düşler büyüttüm
Sana ben gözümde yaşlar büyüttüm
Sana ben hummalı aşklar büyüttüm
Söyleyemedim


pek çoğumuzun bazan içinde bulunduğu durumu anlatabilecek ne güzel sözler bunlar böyle...

neyse, ben gene bilgisyarımın başına geçtim. bişeylerle uğraşıyorum. Şarkı sayesinde televizyondan kurtuldum :) Bu seferde bilgisayar başındayım ama olsun. En azından o blog senin bu blog benim dolaşıyorum, televizyondan daha anlamlı, daha gerçek...

Biraz sonra da kitap okurum, sonra da sütümü içip yatarım sanırım :D

iyi geceler herkese,
güzel bir pazar olur umarım...

So, La, La, La, La, La, La, La


and in this crazy life,
and through these crazy times...


cumartesi (tatil :) sabahı kahvaltıdan sonra
eğlenceli bir klip ve çooook güzel bir şarkı :D

ps. şarkının sonlarına doğru "cause youre my everything"
dediği sırada Michael Bublé 'nin yüz ifadesine iyi bakın,
küçük çocuklar gibi bir tebessüm ve ifade, süpeeeerrr :)))
(ifade süper, kendisinden bahsetmiyoruz burada! ;)


have a little faith in me


Akşam söylediğimiz köfteler bi garip gelince pek bişey yiyemedik işyerinde. ama şimdi de canım bişey yemek istemiyor. aslında açım. ya da öyle olmalıyım :D gözüm mü aç yoksa :P

İnsan yazmakta bu kadar mı zorlanır?
Ne yazsam diye kıvranıyorum burada ben yaaa :)

Garip bişey bu. Bir zaman öncesine kadar bu blogu bu kadar sık güncelleyeceğimi düşünmezdim. Ama oldu işte. Bu durumdan bir şikayeti olan var mı :D

İnsan ne garip dimi? Kendini bile anlayamazken çoğu zaman, yana yakıla başkalarını anlamaya çalışıyor, anlamlandırmaya. Joe Cocker dinliyorum. Bu adamın sesini, yorumunu, müziğini seviyorum. Pürüzsüz bi ses falan değil. Belki alakası yok ama bana Kıraç 'ı hatırlatır. Daha doğrusu Kıraç onu hatırlatır. Neyse, seviyorum uzun lafın kısası Joe Cocker dinlemeyi. Devrem de gitti, mojo da özleyecek şimdi onu :P Hayatımız bilgisayar oldu. Cep telefonu, e-mail, ipod vb. Bir sürü teknolojik oyuncak. Diğer bir deyişle bir sürü para tuzağı :) Oysa ki Joe amcanın o şarkısında söylediği gibi: "the simple things that come without price ... the best things in life are the simple things..." işte böyle... bir merhaba, gülücük, kucaklaşma, hatıralar, küçük hediyeler, sürprizler, telefon konuşmaları, iyi geceler, iyi uykular gibi...

Uykum geldi benim... En iyisi yatmak aslında. Yapcak bişi yok ne de olsa. Bu kadar Joe Cocker adı geçmişken çok sevdiğim bir şarkısını size dinletmeden olmaz. Dinleyiniz efenimmmm.... iyi geceler...


bedaş'a sevgilerimle...

yok böyle bişey yaaaa.... gecenin bi vakti yatmadan önce yaz yaz, sonra ne olsun? elektrikler gitsiiiiinnnnn !!! TEK devri kapandı artık BEDAŞ dimi? onlara sevgilerimi sunuyorum. dün gece çok daha içten sevgi sözcüklerini ilettim, kalp kalbe karşıdır, eminim çınlamıştır kulakları :D e tabi bu arada brin, page ve schmidt üçlüsünü de unutmamam lazım... koskoca gooooooooogle böyle mi yapar ya? hadi bunlar kıytırıktan elektrik firması :) ya kardeşim alt taraftaki SAVE NOW butonunu süs olsun diye mi koydunuz siz? ya da bu autosaved özelliğini??? en azından yazım kayıtlı diye düşünürken sükut-u hayale uğradım sabah sabah :D nayır nolamaz böyle bişeeeeyyy....

onur gidiyoooooooo :( bu akşam... devrem benim yaaa... dün akşam yedik içtik, bol muhabbet ettik ve ağlamayalım ama epeyce de güldük :))) fatih devrem de geldi. onur'un antalya'dan iş arkadaşı okan da vardı. e iki tane satışçı olunca karşımızda hikayelerde birbiri ardına gelmeye başladı otomotiv dünyasından :))

" fethi naptın, yazdıklarımı da sildin :) " hahahaa...

yazamıycam detaylı bi şekilde bu yukarıdaki esprinin hikayesini şimdi, google'u dava edin :P

herkese günaydın :)

haftanın son gününde blogumuza güzel de bir şarkı koyalımmmm...

Brothers in Arms


Now the sun's gone to hell
And the moon's riding high
Let me bid you farewell
Every man has to die


Devrem benim yaaaa.... Özlemişim Onur'u valla.... Bu kadar mı olur? Aradan neredeyse beş yıl geçmiş, kimbilir ikimizin başından neler geçmiş ama sanki beş dakka önce ayrılmışçasına dostluğumuz kaldığı noktadan devam ediyor. çok güzel bir duygu bu. iyiki varsın kardeşim. güzel bi akşamdı. erken bitti ama olsun. daha buradasın ne de olsa...

Dire Straits 'i severim ben. Askerlik anılarından mıdır bu şarkıyı şimdi tekrar dinlerken aklıma aslında bu akşamla alakasız şeyler geliyor. Evdeyken falan artık haber sitelerine pek bakmıyorum. Sabahları mesai başlamadan önce işyerinde standart sırasında takip ettiğim haber siteleri, gazeteler ve köşeyazarları var o kadar. Onun dışında gün içinde tekrar acaba bişey oldu mu diye baktığım bir iki haber sitesi. Bakacağım tuttu şimdi bir haber sitesine. Bütün akşam askerlik anılarından konuşup, bu şarkıyı dinledikten sonra bir de şehit haberlerini görünce, offf... gecenin bi vakti olacak iş değil yani...

Askerlik zaten zor, her nerede ve her ne şekilde yapılıyor olursa olsun. Ama bilmesem de o taraflarda ölümle yaşam arasındaki bir çizgide askerliğini yapmak daha zor olmalı. Sadece onlar değil; aileleri, sevdikleri, sevenleri, eşleri, çocukları... Yazık gerçekten. Kendi kuyusunu kazmaya gayretli bir millet olmamızla övünebiliriz hiç düşünmeden. En azından şu terör konusunda siyasetin ve her türlü rüşvetin pisliğini bir kenara koyup adam gibi çözüm üretilmeye çalışılsa... Sözkonusu olan insan hayatı... Biliyorum trafik kazalarında ölenler daha fazla diye düz mantıkla hareket etme gafletinde bulunacaklar da çıkabilir bu yazıyı okurken. Sağlık sisteminin berbatlığından ölenleri de katalım o zaman... Yok olmayacak böyle, kapatalım bu konuyu... Bu saatte bu kafayla olmuyor...

Birileri de başka şarkı mı yok diye tepki gösterebilir. Ben de biliyorum ver coşkuyu tarzında "omuzlamış bir mehmedi mehmedim, can askerim" diye başlayan o türküleri ama bunca hayatını kaybetmiş insana rağmen hala bu sorun devam ediyorsa coşkuyla falan işim olamaz. Çözüm üretmek lazım bir insanın ve o insanı sevenlerin daha hayatını karartmamak için...

Gecenin şu saatinde Onur ve Fahrettin'le geçen çok keyifli bir akşamdan sonra yazdıklarıma bak yaaa.... Geçen gün yazmaya başlayıp yarım bıraktığım için yayınlamadığım ve az önce de sildiğim "varoluşun dayanılmaz ağırlığı" diye bir yazım vardı. Öyle anlamsız geliyorki şu an... Kendime dert ettiğim şeylerle o insanların acısını mukayese etmeye çalışıyorum, edemem... mümkün değil... Bu belki yanlış, herkes kendi hayatını ve acısını yaşıyor, herkesin dayanma gücü farklı, hayata bakışı farklı ama ortada bir gerçek var, yaşamlarının belki de en güzel yıllarını yaşayamadan gözlerini kapatan insanlar var.

Biliyorum, birkaç saat sonra işe gideceğim. İşler, kafamdakiler, etrafımdakiler... ve sonra bu yazdıklarım yazıda kalacak. Ben kendi hayatıma devam edeceğim öyle ya da böyle, mutlu ya da mutsuz. Ama birileri edemeyecek... Ki o birilerinden bazıları ailelerinin binbir güçlükle okuttuğu tek oğluydu, askerlik sonrası yurtdışında master yapmayı hedefleyen gençti, köyünde anasının yolunu gözlediği kınalı kuzusuydu, düğün gününün hayallerini kuran sevgiliydi...

Kahve içmem, müzik dinlemem ve kendime gelmem lazım...

Umarım uğrunda hayatlarınızı verdiğiniz bu ülke asla hakkınızı ödeyemeyecek olsa da daha güzel yarınlar yaratarak ileride insanları daha mutlu bir ülke haline gelir... amin...

ps. okuyun bu yazıyı... Yılmaz Özdil - Dün

oi va voi - yesterday's mistakes

yansımayım sadece...


gözyaşınla aktım düştüm göğsüne
buhar oldum, uçtum gökyüzüne
beyazlara büründüm,
girdim bir bulut kümesine
rüzgar vurdukça uçtum uzak yerlere
zaman oldu, yağmur olup, düştüm yere
deniz oldum, sen gelip yüzdün içimde
sesin oldum, çıktım ağzından
yankı olup dağıldım her yere
derken takıldım başka seslerin peşine
ve büyüdüm içlerinde
gelip fısıldayıverdim yine
“seninleyim” diye
toz oldum, sindim ellerine
ve dokunuşla bulaştım her yere
dünya oldum ben ve dünyam senin elinde
yansımayım sadece...


Kristin Reçber

Mr.Brooks & Ocean's 13

Mr.Brooks



Uzun zamandır bir Kevin Costner filmi izlememiştim. Severim de kendilerini. Kendine özgü bir havası, karizması olduğunu düşünürüm. Bu nedenle bu filmi izlemeliyim dedim ve izledim bir akşam Atlas sinemasında. İlginç bir film kesinlikle. Vizyondaki diğer filmlerle karşılaştırınca doğru tercihi yaptığımı düşünüyorum. Bir seri katili zevkle ve zaman zaman gülümseterek izletiyor garip bir şekilde. Filmin bu halinin doğruluğu tartışmaya açık. Ama bunu tartışmaya niyetim yok benim :)

Hikayeye gelince, Mr.Brooks güzel bir karısı ve kızı olan başarılı bir fabrikatör. Herşeyi var anlayacağınız. Herkeste çok seviyor. Daha filmin başında yılın en başarılı işadamı gibi bir ödül alıyor. Ama kötü bir tarafı var. Kendi zihninde var ettiği arkadaşı Marshall geri geliyor iki yıl aradan sonra ve parmak izi katilimiz tekrar cinayet işliyor. Fakat kesinlikle zevk için değil, bağımlılık onunkisi. Alkol ya da uyuşturucu gibi. Bu nedenle şu amerikan filmlerindeki klasik terapi topluluklarından birine de katılıyor, sorulduğunda sadece bağımlıyım diyor :) Kevin Costner'ı çok sevdim bu filmde ben. Bence film bir başyapıt haline bile gelebilirdi senaryoyla biraz daha uğraşılmış olsaydı. Kendine özgü ve esprili bir film ironik bir şekilde "Mr.Brooks". Daha fazla anlatmak istemiyorum, sinemada izleyin...

Ocean's 13


Serinin ilk filmini büyük bir keyifle izledikten sonra ikincisini izlememiştim. Hakkında okuduklarım pekte iyi değildi. Ve klasik bir devam filmi olduğunu düşünmüştüm. Üçüncü filmiyse izledim ve keyifli bir filmdi kesinlikle :D Kadroda en ufak bir eksilme olmamışken bir de yanlarına Al Pacino 'yu almışlar. Gerçi bayanlar yok bu filmde. Biraz da iyi olmuş bu hali. Gereksiz kadın-erkek diyalogları yerine intikam peşinde koşan adamlarımız var sadece. İntikam derken yanlış anlamayın, fragmanında dediği gibi:"İntikam komik birşeydir" (en azından bu filmde :). Film geçmişin izlerini taşıyor gibi. Eski tarz filmlerde olduğu gibi ekranın bölünmesi, kullanılan kamera teknikleri, tüm o teknolojiye rağmen kumarbazlar dünyasının merak uyandıran tarafı, bir soygunun ince işçilikli detayları ve filmi izlenir kılan en önemli şey; espriler. Özellikle George Clooney ve Brad Pitt 'in oprah sahnesi unutulacak bir sahne değil :)) Filmin sonunda Andy Garcia'nın sahnesini de dahil edebiliriz buna. Sinatra'yla el sıkışanların kanununu çiğnememek lazım ;)

vivo per lei



...vibrare forte l'anima

flush royal

mucizelere inanır mısınız ?

ben inan(a)mıyorum.

ama yakında diyorum sana hayat o kadar...

kağıtlarımı açınca bön bön bakıcan :D

(bu bi blöf mü yoksaaaaaa :)


ayrılıkta sevgiyle beraber


sertab yapmış yapacağını gene...
hoş bir yorum olmuş bence bu haliyle...
"onno tunç şarkıları" albümünden...

sözler var...

Kardeşim sen düşünceden ibaretsin. Geriye kalan et ve kemiksin. Gül düşünürsün gülistan olursun, diken düşünürsün dikenlik olursun.
Mevlana

Secret, NLP, yoga, meditasyon, vs...vs...
Bu sözden ötesi var mıdır ? Yoktuuuuur!!!
Tabi uygulayabilene :D

* * *

Aşk başka bir insanın yaşadığını, ne yaptığını ve farklı algılayışlarını anlamaktan ve zevk almaktan başka ne olabilir ki ?
Nietzsche

Yaklaşık olarak doğru olsa da bir tutam Ajda Pekkan şarkısı ilave istiyor:
"Sevgi anlaşmak değildir / Nedensiz de sevilir..." ;)

* * *

Uygarlık tarafından yokedilme tehlikesiyle karşı karşıya olan bir uygarlık çağını yaşıyoruz.
Nietzsche

ne yazıkki... izlemediyseniz gerçek olaylara dayandırılmış bu filmi izleyin mutlaka...


* * *

Acıların bölüşülmesi değil, sevinçlerin bölüşülmesidir dostluğu yaratan
Nietzsche

Herkes gider Mersin'e, Nietzsche gider tersine :D Bir bakıma doğru söylüyor gibi de gelmiyor değil hani. Acı şeyleri unutmak istiyor insan. Belki de doğal olarak kendisine onu hatırlatanları da. Ve belki de bu yüzden böyle söyledi amca. Fakat aslında şöyle söylemeli; acıları da paylaşmak lazım gerçek "sevgiler" için; elbette bir tebessümü, bir merhabayı, sevinçleri, hayatın küçük büyük mutluluklarını paylaşamadığımız anlarda.

* * *

İnsan yığınlarının davranış biçimlerini önceden kestirmek için, onların güç bir durumdan kendilerini kurtarmak için hiçbir zaman çok önemli bir çaba göstermediklerini kabul etmek gerekir. Nietzsche
güzel ülkemin güzel insanlarına...

* * *

Birini aldatan, ötekini de aldatır.
Stefan Zweig

Belki kendimi aldatmış olabilirim bazı konularda aldanmak isteğiyle. Bu da bu kategoriye giriyor mu acaba ? Ama başka kimseyi aldatmadım.

* * *

Affetmek ve unutmak, iyi insanların intikamıdır.
Schiller

Unutmaya eyvallah, lakin bazı şeyler ve bazı insanlar affedilmiyor.

* * *

iyi geceler,
sevgilerimle...

Peppino Di Capri


akşamdan akılda kalanlar: doğu batı sentezi :) ,
ticari sır olması nedeniyle kodlayarak yazmam gerekiyor
ieny1şka ( hahahaaa :) ,
bir kez daha "suçunu bastırma",
melankoli ve tabiki roberta...

when i think of you


close your eyes...


sana

sen bilmiyordun, o biliyordu, bense söylemiyordum
atina ağlıyordu, sense gülüyordun, oysa umursamıyordu
sen yaşıyordun, o yanındaydı, bense ölüyordum

Kehitystis

Nazım Hikmet


Ben bir insan,
ben bir Türk şairi Nazım Hikmet
ben tepeden tırnağa insan
tepeden tırnağa kavga, hasret ve ümitten ibaret...

Ben hem kendimden bahseden şiirler yazmak istiyorum,
hem bir tek insana, hem milyonlara seslenen şiirler.

Hem bir tek elmadan, hem süpürülen topraktan,
hem zindandan dönen insan ruhundan,
hem kitlelerin daha güzel günler için savaşından,
hem bir tek insanın sevda kederlerinden bahseden
şiirler yazmak istiyorum, hem ölüm korkusundan,
hem ölümden korkmamaktan bahseden
şiirler yazmak istiyorum.

ps. Ölmek bedenin toprağa karışmasından öte unutulmaksa eğer,
sen asla ölmeyecek azınlıktansın üstad...

cuma ertesi


İstanbul'da en sevdiğim güzergahlardan birisi. Beyazıt, Çemberlitaş, Nuruosmaniye, Kapalıçarşı, Sultanahmet, Eminönü, Karaköy ve son noktada Taksim'de caddeye karışmak...

Cumartesi gününü en azından gündüzünü bilgisayardan uzakta geçirmekle iyi yaptım. Güneş ışığını özlemişim, her ne kadar beni terletse de :D

Altın ve gümüşün zenginliğinin içersinde sefalet denemeyecek olsa bile keyif sürdükleri de söylenemeyecek işçilerin yorgunluğu ve tabiki onların aksine onların alınteriyle keyif sürenler, kimileri okudukları tarih kitaplarının etkisinde bizim bile göremediğimiz eski İstanbul'u görmeyi uman, kimileri kendi imgelemlerinde yarattıkları gizemli doğu şehri hayaliyle yananlar, kimileriyse sadece rakısı, eğlencesi, gece hayatıyla ilgilenen turist topluluğu, üniversite öğrencileri, genç aşıklar, yaşlı aşıklar :), pazar gezisi geleneğini gülhane'de sürdürmeye kararlı aileler, çocuklar, Mimar Sinan'ın harikalarını hayran hayran seyredenler, ellerindeki haritanın bu şehirde hiçbir işe yarayamayacağını bil(e)meyen turistler, 2nci İstanbul Başkortostan Sabantuyu (?), otuziki dişini göstererek gülenler, "üstüme gelme" diye kavga edenler, gözlükleri, kıyafetleri, jöleli saçları, küpeleri ve yarım yamalak ingilizcelerine rağmen kim olduklarını, ne olduklarını bir kilometre öteden bile belli eden "bir turist kafalama(!)" derdindeki tipler...

Bu sıcakta bu kadar yürümek, etrafı seyretmek güzel olsa da insanı feci halde yorabiliyor, dahası terletiyor. Biraz dinlenip serinlemek, soluklanmak için Çiğdem'e gidiyorum. Ama giderken de "şimdi içerisi turist kaynıyordur, oturacak yer bile yoktur" tedirginliği de yok değil üstümde. Ama şaşırtıcı bir şekilde içerisi boş denecek durumda. İki masada bir kaç turist var o kadar. Rahatça bir masaya oturuyorum. Önce bir soda içiyorum. Garsona "ben de oturacak bir yer bulamam" diye düşünüyordum deyince "yarış var ya abi, ondan" diyor. Dondurmalı supanglesimi yedikten sonra mms gönderememenin kısa süreli sinir bozukluğuyla :D kalkıyorum oradan.

Fatih'i kurs çıkışı eve gitmemek konusunda ikna edince Kadıköy vapur iskelesinin önünde buluşuyoruz. Oradan da yavaş yavaş tünele kadar yürüyoruz. Bu arada bana tasarımın ürünün önüne nasıl geçebildiğini anlatıyor kardeşim :D hahaha...

Tünele girince o serin havayı seviyorum. Hem orası küf ya da rutubet değil, tarih kokuyor :)

Ve tabiki son noktada İstiklal... Bu dünyadaki en özel yerlerden birisi burası bence. Bu caddede her yürüyüşümde kendimi binlerce kişilik bir orkestranın eşsiz müziğini dinler gibi hissediyorum ve müziğin ritmine kapılıyorum ister istemez. Bana üç tane mekan adı söyle deseniz söyleyemem :) ben caddeyi, her şekildeki, her düşünceden insanı birarada görmeyi, eğlenenleri, gülenleri, kahkaha atanları, kavga edenleri, çevredeki müzikmarket/kafe/barlardan yayılan müziği, sokak müzisyenlerini, özgürlüğünü rahatlığını seviyorum. En son bir öğleden sonra Fatih, Erkan ve ben Neoclassic'e gitmiştik o kadar. Eskiden başbakanlık konutu olarak kullanıldığı gibi tarihi bir bilgiyi bil(e)meden kısa bir süre oturduk, mekan fena değildi. Müzikleri güzeldi kesinlikle. Neyse, Fatih'le ka'da tavla oynayıp her zamanki gibi yendikten sonra (hahahaa :) evli(!) evine ben gene taksime :D Bir süre daha yürüyüp etrafta dolaşıp insanlara, kitaplara bakındıktan sonra, acaba tereddütleri içersinde ama canım sıkılıyor, eve gitmek istemiyorum diyerekten Atlas sinemasında eski günlerini özleten Kevin Costner 'ın başrolünde olduğu "Mr.Brooks"u seyrederek akşamı ediyor ve eve dönüyorum...

İşte bu kadar cuma ertesim :)