
İstanbul'da en sevdiğim güzergahlardan birisi. Beyazıt, Çemberlitaş, Nuruosmaniye, Kapalıçarşı, Sultanahmet, Eminönü, Karaköy ve son noktada Taksim'de caddeye karışmak...

Cumartesi gününü en azından gündüzünü bilgisayardan uzakta geçirmekle iyi yaptım. Güneş ışığını özlemişim, her ne kadar beni terletse de :D
Altın ve gümüşün zenginliğinin içersinde sefalet denemeyecek olsa bile keyif sürdükleri de söylenemeyecek işçilerin yorgunluğu ve tabiki onların aksine onların alınteriyle keyif sürenler, kimileri okudukları tarih kitaplarının etkisinde bizim bile göremediğimiz eski İstanbul'u görmeyi uman, kimileri kendi imgelemlerinde yarattıkları gizemli doğu şehri hayaliyle yananlar, kimileriyse sadece rakısı, eğlencesi, gece hayatıyla ilgilenen turist topluluğu, üniversite öğrencileri, genç aşıklar, yaşlı aşıklar :), pazar gezisi geleneğini gülhane'de sürdürmeye kararlı aileler, çocuklar, Mimar Sinan'ın harikalarını hayran hayran seyredenler, ellerindeki haritanın bu şehirde hiçbir işe yarayamayacağını bil(e)meyen turistler, 2nci İstanbul Başkortostan Sabantuyu (?), otuziki dişini göstererek gülenler, "üstüme gelme" diye kavga edenler, gözlükleri, kıyafetleri, jöleli saçları, küpeleri ve yarım yamalak ingilizcelerine rağmen kim olduklarını, ne olduklarını bir kilometre öteden bile belli eden "bir turist kafalama(!)" derdindeki tipler...

Bu sıcakta bu kadar yürümek, etrafı seyretmek güzel olsa da insanı feci halde yorabiliyor, dahası terletiyor. Biraz dinlenip serinlemek, soluklanmak için Çiğdem'e gidiyorum. Ama giderken de "şimdi içerisi turist kaynıyordur, oturacak yer bile yoktur" tedirginliği de yok değil üstümde. Ama şaşırtıcı bir şekilde içerisi boş denecek durumda. İki masada bir kaç turist var o kadar. Rahatça bir masaya oturuyorum. Önce bir soda içiyorum. Garsona "ben de oturacak bir yer bulamam" diye düşünüyordum deyince "yarış var ya abi, ondan" diyor. Dondurmalı supanglesimi yedikten sonra mms gönderememenin kısa süreli sinir bozukluğuyla :D kalkıyorum oradan.

Fatih'i kurs çıkışı eve gitmemek konusunda ikna edince Kadıköy vapur iskelesinin önünde buluşuyoruz. Oradan da yavaş yavaş tünele kadar yürüyoruz. Bu arada bana tasarımın ürünün önüne nasıl geçebildiğini anlatıyor kardeşim :D hahaha...
Tünele girince o serin havayı seviyorum. Hem orası küf ya da rutubet değil, tarih kokuyor :)

Ve tabiki son noktada İstiklal... Bu dünyadaki en özel yerlerden birisi burası bence. Bu caddede her yürüyüşümde kendimi binlerce kişilik bir orkestranın eşsiz müziğini dinler gibi hissediyorum ve müziğin ritmine kapılıyorum ister istemez. Bana üç tane mekan adı söyle deseniz söyleyemem :) ben caddeyi, her şekildeki, her düşünceden insanı birarada görmeyi, eğlenenleri, gülenleri, kahkaha atanları, kavga edenleri, çevredeki müzikmarket/kafe/barlardan yayılan müziği, sokak müzisyenlerini, özgürlüğünü rahatlığını seviyorum. En son bir öğleden sonra Fatih, Erkan ve ben Neoclassic'e gitmiştik o kadar. Eskiden başbakanlık konutu olarak kullanıldığı gibi tarihi bir bilgiyi bil(e)meden kısa bir süre oturduk, mekan fena değildi. Müzikleri güzeldi kesinlikle. Neyse, Fatih'le ka'da tavla oynayıp her zamanki gibi yendikten sonra (hahahaa :) evli(!) evine ben gene taksime :D Bir süre daha yürüyüp etrafta dolaşıp insanlara, kitaplara bakındıktan sonra, acaba tereddütleri içersinde ama canım sıkılıyor, eve gitmek istemiyorum diyerekten Atlas sinemasında eski günlerini özleten Kevin Costner 'ın başrolünde olduğu "Mr.Brooks"u seyrederek akşamı ediyor ve eve dönüyorum...
İşte bu kadar cuma ertesim :)