Günlüğüm - Anasayfa RSS ile kolayca takip edin ;) Aklınıza gelen neyse benimle paylaşın :)
Günlüğüm - Anasayfa
Türk Blog Yazarları

30 Ağustos



Mareşal Gazi Mustafa Kemal Paşa, İzmir’i, Bursa’yı İstanbul’u, Edirne’yi ve daha nice beldemizi geri alıp düşmanı denize döktükten sonra, kendisini bu görev için başkomutan atayan başkanı bulunduğu Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin huzuruna çıktı. Askerî harekâtının hesabını verdi. Aynen şöyle dedi:

“Arkadaşlar, kalbimde derin bir tahassür doğurmuş olan ayrılıktan sonra tekrar size kavuşmuş olduğumdan dolayı pek mes’ûdum. Cenâb-ı Hakk’a hamdeylerim ki, ordularımızın silâhlarına emanet ettiğiniz aziz ve mübârek maksat, arzu ettiğiniz vechile, emniyet ve itimadınızın yerine sarfedilmiş olduğunu gösteren mes’ûd bir neticeye ulaşmış oldu. En karanlık ve bedbaht günlerimizde, meclisimizin sarp ve yalçın bir kaya gibi azim ve imanı, talihin bu parlak inkişafına erişmek için lâzım gelen imkânı daima mahfuz (saklı) tuttu. Millî meselelerde şaşmaz akılcılık ile daima doğruyu ve daima iyiyi keşfeden ve bulan meclisimizin, bu neticelere ermekten dolayı duyduğu saadet kadar hak kazanılmış ne tasavvur olunabilir? Milletin mukadderâtını doğrudan doğruya deruhte ederek (üzerine alarak) ye’s yerine ümit, perişanlık yerine intizam (düzen), tereddüt yerine azim ve iman koyan ve yokluktan koskoca bir varlık çıkaran meclisimizin civanmerd ve kahraman ordularının başında, bir asker sadakat ve itaatiyle emirlerinizi yerine getirmiş bulunduğumdan dolayı, bir insan kalbinin nadiren duyabileceği memnuniyet içindeyim. Kalbim bu sevinçle dolu olarak, pek aziz ve muhterem arkadaşlarım, sizi, bütün dünyaya karşı temsil eylediğiniz hürriyet ve istiklâl fikrinin zaferinden dolayı tebrik ediyorum...”


23. Dönem Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin üyeleri, Atatürk’ün milletvekillerine ne derecede riâyet ettiğini, onları nasıl candan kucakladığını unutmıyacaklardır. Atatürk’ün hoşuna gitmediğini hemen herkesin bildiği şeylerden uzak duracaklardır.(Durmazlarsa bu halk onları durduracaktır, başkası değil.) Bugünkü refah ve huzurlarını, 1. Meclis’in kahraman milletvekillerinin fedakârlığına borçludurlar.

30 Ağustos Bayramı, Yüce Türk milletine ve Büyük Zaferi kazanan kahraman şanlı silâhlı kuvvetlerimize kutlu olsun.




26'ncı Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Faruk CÖMERT 'in 23 Ağustos 2007 tarihinde yapılan devir teslim töreninde yaptığı konuşmadan bir bölümü buraya yazmak istiyorum. O zamanda yazmak istemiştim ama fırsat olmamıştı. Bugün tam zamanıdır diyorum, blogkürede gezip okuduklarımdan sonra. Kendi adıma teşekkür ediyorum Sayın Komutanıma.

" Sayın Cumhurbaşkanım,

Sözlerime son vermeden önce, kırk iki yıllık meslek hayatımda devletimizin en kritik kademelerinde görev yapmış birisi olarak, bazı görüşlerimi sizlerle paylaşmak istiyorum.

Ülkemiz; dünya üzerindeki konumu, tarihten gelen güçlü devlet birikimi, kültürel zenginliği, doğal kaynakları ve dinamik insan gücü ile, bizlerin fark edebildiğinden çok daha güçlü bir ülkedir. Bu potansiyel güç harekete geçirilebilirse, kısa bir zamanda dünyanın en güçlü ülkeleri tarafından dahi sözü dinlenen bir ülke olmamız mümkündür. Bu konuda bizler için en büyük engel, tüm farklılıklarımızı vatan sevgisi potasında bir türlü eritememek ve birbirimizi yeteri kadar anlamaya çalışmamaktır.

Atatürk ilke ve inkılaplarının ışığında ve vatan sevgisinin bütünleştirici atmosferinde; demokratik olgunluğumuzu pekiştirdiğimizde, birbirimizden kuşku duymak yerine birbirimizi daha iyi anlamaya çalıştığımızda, sorunlarımızı açık yüreklilikle konuşarak, düşüncelerimizin farklılığından kaynaklanan dinamizmi harekete geçirebildiğimizde, terörün son bulması ve yaşam standardımızın yükseltilmesi de dahil, ülkemizin bütün problemlerinin üstesinden gelmemiz hiç de zor olmayacaktır. Bu konuda, özellikle devletin üst kademelerinde bulunan herkese, büyük görevler düştüğüne inanıyorum. "


ps. 1nci kısım Yılmaz Öztuna'nın bugünkü köşeyazısıdır. 2nci kısım Türk Hava Kuvvetleri Komutanlığı web sitesinden alınmıştır.

anma arkadaş




Blogger Duası



Yarabbi daha güzel yazmamızı
ve daha çok okunmamızı nasip et!

Yarabbi bizi yalaka yorumculardan,
iftiralardan, karalamalardan koru!

Yarabbi (ç)alıntı içeriklerden bizi koru!

Bilmeden başkalarının yazdıklarını alıp emeğine
saygısızlık yaptığımız blog yazılarımız için affet!

Yazdıklarımıza; gelişmemize vesile olacak,
bize yön gösterecek yorumlar yapılmasını nasip et!

Yarabbi bize güzel ve valid şablonlar nasip et!

Yarabbi bize yazacak güç ver!

Amin.




ps. daha çok şey eklenebilir duamıza ;)

hafta sonu

Film izleyerek ve kitap okuyarak geçti :)

Tekrar izlediğim filmler

Bu filmi tekrar izlemek çok keyifliydi. Epeydir tekrar izleyeceğim diyordum ama fırsat olmuyordu bir türlü. Tyler Durden gibi bir anti-kahraman daha yoktur sanırım. Daha önce de yazmıştım onun monoloğunu filmdeki, tekrar yazmıyorum o nedenle. İzlemeyen olduğunu sanmıyorum ama eğer varsa tavsiye ederim mutlaka izlesin. İzleyenler de tekrar izlesin ;) Matrix'ten çok daha felsefi düşünceler barındırdığına inanıyorum bu filmin, sırf ismi nedeniyle hak ettiği ilgiyi göremedi. Brad Pitt ve Edward Norton çok iyi bir ikili oldular.

Modacı kızımız vali hanımın oğluyla evlenmeye karar veriyor. Yalnız küçük bir sorunu var, zaten evli :) Eski kocasıyla da daha küçücük bir çocukken evlenmeye karar veriyolar, o da boşanmayı istemiyor falan filan. Bana ilginç gelen büyük şehirden Alabama'ya dönüşü yani güneye. Sanki Amerikayı çok bilirmiş, daha önce gitmiş gibi güney, güneyli gibi kavramlara aşinayım :) Çok fazla Hollywood filmi izlemekten hep. Amerika gerçeğini bir de Michael Moore'un gözünden "Sicko" belgesel filminde göreceğiz ;)

Sırf müzikleri için bile izlenebilecek bir film, ki bana göre güzel de ;) Renee Zellweger harikaydı. Tabii bunda rol arkadaşları Hugh Grant ve Colin Firth 'in de payları büyük. Filmde Bridget'e güldüğümüzde bir anlamda kendi şaşkınlıklarımıza, yap(a)madıklarımıza ya da yaptıklarımıza gülüyoruz :) En büyük özelliğiyse dili :D Doğru lafı doğru zamanda sokabilmek gibi süper bir yeteneği var :)) Şöyle bir gerçekte var ki, filmdeki gibi iki erkek neden öyle bir kadının peşinden bu kadar koşsun :P Aşkın gözü kördür, bir körde bana lazım, hehe :))


İlk defa izlediğim filmler


Steve Martin'in çok satan romanından uyarlanmış bir filmmiş. Film hadi izlenebilir de roman nasıl çok satmış anlayamadım ben. Filmde Mirabelle kızımız melekler şehrinde lüks bir mağazanın eldiven reyonunda görevli. Günlerden bir gün yaşlı, boşanmış ve zengin Steve amca gelip çıkma teklif ediyor. Tek istediği genç ve güzel kızla gönül eğlendirmek. Bir de Jeremy var ki evlere şenlik bir tip ama kızımızı gerçekten seviyor. Neyse, çok güzel bir film olduğu söylenemez ama izlenmeyecek kadar kötü bir filmde değil Shopgirl, izlersiniz ;)

Günlükten hemen sonra serinin bu 2nci filmini izledim. Arka arkaya çok iyi geldiler, neşe kaynağı oldular. Size de tavsiye ederim :) "Kill Bill" serisini de arka arkaya tekrar izlemek istiyorum, bakalım. Bridget tam sevdiği adama kavuştu derken kıskançlık krizleri nedeniyle kaybediyordu. Tayland'taki hapishane macerası da güzeldi :) Ama bir 3ncü film çekilmediği iyi olmuş, bence tadında bırakmışlar. Üçüncü filmde Hugh Grant- Colin Firth çekişmesi kabak tadı verebilirdi.


Üç kıtada birbirleriyle alakasız görünen farklı insanların ve olayların birbirine nasıl da etki ettiğini gösteren mutlaka izlemeniz gereken bir film. İzlerken aklıma "The Butterfly Effect" filmi geldi. O filmi bir kez daha izlemek lazım ;) Fas'ta turistik gezideki bir çiftin başına gelen bir olayın sonrasında bu olayın Faslı bir ailenin, bu çiftin çocuklarıyla bakıcılarının ve japonya'daki sağır dilsiz bir kızla babasının yaşantısına olan etkisi. Kültürel farklılıklar, yanlış anlaşılmalar, iletişimsizlik...

Mavi Kuş



çok saf(t)ım...


Kelimeleri harcama

Yazıp yazıp siliyorum. Her defasında baştan yazıyorum.
Beğenmiyorum, siliyorum, tekrar yazıyorum...

Hayatta böyle olsa keşke...

Acaba?

Hayatı anlamlı ve özel kılan eşsiz olması değil midir?

Söyledin söyledin, eğer söylemezsen yarın onu göreceğinin, söyleyebileceğinin bir garantisi yok. Yarın yaşayacağının bir garantisi yok.

Bugün ömrünün son günü. Kitaplardaki klişeyi bir kenara bırak, geri kalan ömrünün son günü değil, bugün son gün. Sonra yok, yarın yok.

Ona göre düşün, ona göre yaşa.

Bil ki, nokta koyulacak bir kelime sonra.
Ne söyleyeceksen çabuk söyle, hemen söyle.

Çoğul şahıslar, tekil şahıslar, sıfatlar, zarflar, edatlar... Gereksiz virgülleri çıkart, yüklemlere dikkat et. Şaşaalı tasvirleri unut! Ne istiyorsan, ne hissediyorsan onu söyle olabildiğince yalın.

Kelimeleri harcama, hayatını harcama.

Aşk, âşıka şunları der:


- İnsansın. Çaresizsin. Sınırlısın. Ölümlüsün. Çaresizliğini aşma olanaklarından biriyle karşı karşıyasın. Yaşama eşiğinde bulunduğun aşktır. Paylaşmayı deneyeceksin. Öğren. Yaşa. Antenlerini açık tut.

- Yaşayabiliyorsan, iki büyük sorumluluğun var aşkta. Aşkın sorumluluğudur. Bigâne kalanları yakar. İlki estetik sorumluluktur. Güzelleştirme sorumluluğu. Mâdem ki aşk, bir olanak, bir fırsat, bir tür tinsel ve tensel kayırmasıdır hayatın; bunun bedelini ödemelisin. Aşkın sana sunduklarına karşı borçlusun. Kime? İnsanlara. Hayata. Elbette sevgiline. Kendine. Nasıl güzelleştirilir aşk? Emekle, bilgiyle, estetik çabayla. Sonuçta bir yapıt, estetik bir yapıt çıkacaktır ortaya. Aşk denen insan yaratısı. Birlikte yarattığımız.

- Aşk iki kişilik yalnızlık olamaz. Tüm insanlığa, insanlara karşı sorumludur. Sevgilide insanı severiz, insanlığı . Aşkın etik sorumluluğu aşk enerjisiyle insanlara vermemiz gerektiğini anımsatır bize. Aşk hem estetik hem etik ödevler verir bize: Sevgilini severek insanları sev. Kendi bencil dünyandan çık, duvarlarını yık. Birlikte dönüşümler yaşamayı öğren. Yarattığın aşk yapıtı, insanlığın estetik yaşantılar tarihinde yer alsın. İnsanların daha güzel, daha hakça bir dünyada yaşamaları için çaba göster.

Çünkü aşıksın. Çünkü sorumlusun. Çünkü borçlusun.

Prof.Dr.Ahmet İnam 'ın
"Aşkta Etik ve Estetik Sorumluluk"
yazısından alınmıştır.


Kadın olmamak için nedenlerim

Çok garip bir yazı başlığı oldu bu yaaa :))

Efendim, biliyorsunuz blogkürede mim dalgalanmaları olur. Ben bu dalgalanmalardan pek nasibini alamayanlardanım diyordum ki Fikirbozan tarafından mimlenmişim. Gerçi bazan anlamakta güçlük çekiyorum mimleri, tıpkı bunu olduğu gibi :D

Hayır, işi espriye vurup bir sürü şey yazabilirim ama içimden de öyle bir şey gelmiyor. Şimdi ciddi ciddi yazsam o da olmayacak, zaten hüzünlü bir blog deniyor, bir de karamsar ifadesi eklenecek bunun üstüne :P

Erkek olmak kolay mı ? Tabiki değil ama kadın olmak kesinlikle çok daha zor. Erkek milletinin ne menem olduğunu biliyorum ne de olsa :)) İnsan hemcinslerini bu kadar kolay satmamalı :P

İşin ironik tarafı şu ki, kadınların bu durumda olmasının temel sebeplerinden birisi gene kendileri. Feministleri kızdıracak belki ama durum budur bence. Neden peki? Bu ülkede anneler çocuklarını yetiştirirken erkek çocuklarına karşı hep daha toleranslı olurlar, onlar bir şekilde kayırılır. Ağladığı zaman "erkek çocuğu ağlar mı?" diye kızarlar vs...vs... Uzatıp detaylandırmıyorum çünkü sinirleniyorum ve burada canımı sıkacak yorumlar görmek istemiyorum.

Dalgalandım da duruldum, hehe :)))

Neyse, mim dalgasının durulmasına sebebiyet vermem umarım. Eda bile bayan olarak daha güzel, daha neşeli bir yazı yazmış.


> ben kimseyi mimlemiyorum bu sefer.
> "brad pit neden evliliği neden bitti"
arada yazmıştım zaten google aramalarıyla ilgili. şimdi istatistiklere bakınca bunu gördüm. Kim yaptıysa bu aramayı sağolsun varolsun, beni güldürdü :)) ben dedim yapma brad, pişman olcan diye dinlemedi :P

Gittikçe grileşen dalgınlıklar


Sesim soğuk bir sis
Gittikçe grileşen dalgınlıklar oluyor
Sormuyorum bir yolculuğa kimle çıkılır
Ve kim yırtıp atabilir elindeki son dönüş biletini de
Tüm yalnızlıkları mümkün kılan birileri olmalı
Ya da kalbini kederle onaran bir göçebe
Özlemek o zaman bir çığlık olabilir belki, bir çığlık
Sormuyorum artık biliciye de, bilgine de
Aşkın darası nedir
Ve mutsuzluk mümkün müdür ki o,
Bir kırlangıç ikindisiydi belki de, gümüşte ve hüzne gizlenen

Ödünç sevişlerden bize kalan sonsuz grilikler oluyor yalnız
Ve bir çocuğun hüznüne kazınıyor, gülüşlerimizin paramparçalığı
Sesimin sislenmesi bundandır


Karşılığı yok hiçbir acının
Herşey gölgesi kadar ağır
Sormuyorum artık sormuyorum
Hergün yeniden kodlanan umutlarla kirletiliyor dünya

ps. Şarkı: İnce Saz - Firar     Şiir: Ahmet Telli - Sormuyorum Artık

poljuscka polye





uyuyorum...

sonra birden uyanıyorum, istiklal caddesindeyim henüz gece yeni başlamış. çam ağaçları geri gelmiş, arnavut taşları da. neler olduğunu anlayamıyorum. ve asıl garipliği en son farkediyorum. kimse yok etrafta... birden korkuyorum, herkes nerede diye mırıldanıyorum kendi kendime. mızıkası ve ritm tutan elleriyle o çocuk, Paşabahçe'nin önünde kemanıyla o teyze, kemençesiyle yaşlı amca, caddenin müzisyenleri nerede? kalabalık nerede? sokağa çıkma yasağı var da benim mi haberim yok? ama her taraf ışıl ışıl. caddenin başındaki tramvayı görebiliyorum. Bir anda lisenin orada belki on belki yirmi metre ötemde seni görüyorum. siyah bir palton var. sırtın bana dönüksün. o halinle bile çok güzelsin ama korkuyorum yanına gelmeye. anlam veremiyorum hiçbişeye. Müzik duyuluyor aniden sessiz ve kimsesiz caddede. Ürperiyorum, sen kıpırdamadan yerinde duruyorsun. Sana doğru koşup yanına geliyorum yüzünü görmek için. Tam yüzünü görecekken tekrar sırtını dönüyorsun. Ne kadar koşarsam koşayım, ne yaparsam yapayım değişmiyor, göremiyorum. Sonra birden rus konsolosluğunun önünde buluveriyoruz kendimizi. Kapıları açılıyor ve absürdlüğün bu kadarı, birisi şarkı söylemeye başlıyor...

ps. geçen gece böylesi bi rüya gördüm :)) bu şarkıyı sanırım çok dinledim, gerçi hala dinlemeye devam ediyorum ;)

herkese iyi geceler, sevgiler...

u:

Karar No:3


97 (doksan yedi) ne olabilir acaba ? Düşünelim...

Kahve fallarında derler ya üç vakte kadar diye, acaba doksan yedi vakte kadar bişey mi olacak? 97 vakit neye eşittir ki? 97 saat mi? 97 gün mü? 97 hafta mı? 97 ay mı? 97 yıl diyerek durumu abartmanın manası yok dimi :) Kahve falı o kadar da mantıklı değilmiş bu konuda.

97 ?

Şöyle yapalım,

9 + 7 = 16


16 Bursa'nın plakası. Güzel bir yer gibiydi Bursa ama orayla da ilgili değil ki. Bu şekilde de olmuyor. Elimizde şimdi 16 olduğuna göre,

1 + 6 = 7


Yedi denince aklıma "SE7EN" filmi geliyor :)) Çok güzel bir filmdi o. Ama konumuzun filmdeki gibi yedi büyük günahla da bir alakası yok. Olmuyor, olmuyor... Brad Pitt denince aklıma gelen bir diğer film "The Fight Club" kesinlikle. Tabii onun kadar önemli olan isim Edward Norton, diğer filmlerini de tavsiye ederim kendisinin, "25nci Saat" özellikle. Neyse konumuza dönelim. İçeriğinde "Matrix"ten çok daha tartışılacak felsefi düşünceler barındırıyor kanımca ama "The Fight Club" ismine kurban gitmiş bir film. Tyler Durden gibi hayranlık uyandıran kaç tane anti-kahraman vardır ki? Filmdeki monoloğunu hatırlıyosunuz dimi ?


Ama konumuzun, kararımın bununla da ilgisi yok...

Neyse, bakalım sonunu getirebilecek miyim?
Önce başlamak gerekiyor gerçi :))

ps. Ne olduğunu yazmadığımın farkındayım ben de :) Ama kendimi bağlamak için yazıyorum bunu. İdare edin artık canım siz de sevgili okuyucular ;)

Vengo


Müziğin hayatın her anında olduğu, Endülüs ve Kuzey Afrika'nın içiçe geçtiği, flamenko ve sufi tınıların eşlik ettiği mutlaka izlenmesi gereken bir Tony Gatlif filmi Vengo.

Müzik ve sinemanın bütünleştiği bir sanat eseri olmuş bence bu film. En sıkıntılı anlarında bile eğlenceler düzenleyip kendilerini müziğin ve dansın ritmine kaptıran insanların vatanı... Kan davası nedeniyle Fas'a kaçmış baba, özürlü oğlu, intikam peşindeki düşman aile ve tüm bunların ortasında kızının ölümüyle yıkılmış amca Caco.

Filmde Kudsi Ergüner 'de var. Birkaç sahnede gözüküyor. Ama tabii aslolan ney sesi hiç eksik olmuyor film boyunca.

Bulup izleyin derim ben bu filmi ;)

Alejandro'nun dediği gibi " Flamenco Puro! "

no tengo lugar



hiçlik ülkesinden geliyorum
ne yerim var
ne de yurdum
parmaklarımla yangınlar çıkarırım
yüreğimle şarkılar söylerim sana
kalbim hızla çarpıyor


gecenin karanlığında yol alıyorum bilinmeze, geldiğim yerler yok artık, gideceğim bir yer olmadığı gibi. kimsem yok, kimse yok. içimi yakan ateş var, yangınlar çıkaran. şarkılar yok artık, senin sesini duymadıkça. kalbim durdu artık dünya gibi, zaman durdu, ben durdum...

aşk için doğmuşum ben
ne yerim var
ne de yurdum
ne de evim var benim...


en güzel sevgi sözcükleri anlamını yitirdi senden sonra, hiçliğin ateşiyle yandı kavruldu herşey. koru hala ben de saklı bir ateş...

Unutmayın, unutturmayın !


Sabaha karşı da aklımdaydı aslında şiiri bloga eklerken ama itiraf etmek gerekirse sanırım hatırlamak istemedim ben de o an bu korkunç gerçekleri.

Bundan tam 8 yıl önce saniyeler gibi kısa bir sürede 20.000'e yakın insan Marmara Depreminde yaşamlarını yitirdi. Deprem binlerce insanın canını almakla kalmadı, pek çok insanın hayallerini, bu ülkenin ortak servetini de aldı götürdü. Yaşanan acılar da cabası oldu sevdiklerini kaybedenler için.

Geride kalan 8 yıla bakınca ülkemin yaşadığı trajedinin nasıl da her geçen gün unutulduğu gerçeği tokat gibi beynimde zonkluyor ve tarifsiz bir acı duyuyorum ülkem adına. Olası bir depremde İstanbul'da yaşanacaklarla ilgili bilimadamlarını dinledikten/okuduktan sonra; kendi adıma ve sevdiklerim adına duyduğum korku, bu ülkenin nasıl bir kaosla karşılaşacağını hala anlayamamış olmasının hayretiyle eriyip gidiyor.

17 Ağustos 'ları deprem şehitlerini anmaktan ve gözyaşlarımızı akıtmaktan öte, ortak geleceğimiz için neler yapabileceğimizi tartışarak ve deprem konusunda bugüne kadar yapılanların muhasebesini yaparak geçirelim hep birlikte!

Büyük trajedide hayatını yitiren herkes için Tanrı'dan rahmet, yaşamları boyunca bu acıyı bir kor halinde yüreğinde taşıyacak olan sevdiklerini yitiren herkese bir kez daha sabır diliyorum.

Yarın bu acıyı tekrar yaşamak istemiyorsak
bugün bunun önlemini almalıyız!

gece bitmeden...


http://www.flickr.com/photos/pasaninyeri/513152281/

gece başladı, geçiyor derken
neredeyse sabah olacak
hafif bir rüzgar perdeyi aralıyor
dışarı bakıyorum
cadde olabildiğince ıssız
zifiri karanlık nöbetini tamamlamak üzere
tıpkı yaramaz bir çocuk olan İstanbul
uyurken melek gibi
uyudum, uyuyacağım...
ancak düşüncelere dalıyorum birden
bir vapur yolculuğu geliyor gözümün önüne
kızıl bir gökyüzü, batan bir güneş
ve martı sesleri...
dalgalar geçiyor yanımdan
biriktiriyorlar kıyılarda benli hatıralarını
acıya, kedere dair ne varsa içimde
hepsi birer köpük oluveriyor ardımda
ruhum hafifliyor sanki
gece bitmeden...



ps. şiir için teşekkürler bıldırki ;)

Garfield





sensiz olmaz...



bir verdiysem iki almışım
aşk bir dengesizlik işi
anlamak çözmeye yetmez...


En güzel yalanlar

Bilgisiz tarafından mimlenmişim en güzel yalanları söylemem için.

Aslında ben hiç yalan söylemem.(#1) Bu nedenle zor olacak benim için. Ama neler söyleyebilirim diye dünden beri düşünüyorum.(#2) Korsan yazılıma kesinlikle karşıyım ve katiyen kullanmıyorum.(#3)

En güzel yalan budur sanırım :) Herkes bir miktar yalan söylüyor şu hayatta. Fakat yalan söylemek kişilik özelliği haline gelmiş insanlarla, kendi kendilerine yalanlar söyleyen insanlara çok üzülüyorum ben.

hehe :)) Bu yalan da çok güzel oldu :D Yok dünden beri düşünmüyorum. Akşam biraz teyzemlere gittim, elektrik kesikti vs.. Bu aralar biraz da garibim aslında. Hatta bu aralar diye bir yazı yazmaya başladım ama bu aralar tamamlarmıyım bilemiyorum :)

Korsan yazılıma karşıyım, craagle'ın hastasıyım :P Bu konuda bir yorum yapmak istemiyorum :))


Ben de Ada'yı, Aydan'ı, Eda Suner'i ve Fatih'i mimliyorum :))

sabah neşesi



kaynak: indexed.blogspot.com


İnsan yaratmak

Okuduğum ve etkilendiğim bir yazıyı paylaşmak istiyorum sizlerle şu an.

"Anadolu halkının bir ruhu vardı; nüfuz edemedin. Bir kafası vardı; aydınlatamadın. Bir vucudu vardı; besleyemedin. Üstünde yaşadığı bir toprak vardı; işletemedin. Onu, hayvanî duyguların, cehaletin, yoksulluğun ve kıtlığın elinde bıraktın. O, katı toprakla kuru göğün arasında bir yabanî ot gibi bitti. Şimdi elinde orak, buraya hasada gelmişsin! Ne ektin ki, ne biçeceksin?.."

Genç bir öğretmenin kaleminden mutlaka okunması ve üzerinde uzun uzun düşünülmesi gereken bir yazı.

Buraya tıklayarak onun blogundan okuyun!

kediler :))







sabah sabah beni güldürdü bu kediler yaa :))

güzel bir hafta olması dileğiyle.

sevgiler,

u:


Niçin? Kim için? Niçin?


u:

...
..
.

Yarın neredeyiz ?

Krall 'sın be :)



Bu şarkının daha önce Michael Bublé 'nin söylediği bir versiyonunu koymuştum bloga. Ama Diana Krall 'dan bu şekilde dinlemek müthiş keyif veriyor bana, özellikle de gecenin şu saatinde...

Tekrar tekrar dinleyiniz efenimmm...

sevgiler,

u:

En Dandik Teknolojiler

Gençliğimiz bu segway'lerin üstünde geçti bizim, hahaha :))) Yok canım yaa... Hatırlayınınız var mı bu aletlerin ilk çıkacağı zamanı? "Yüzyılın icadı", "Çift tekerlekli mucize" vs... 100 milyon dolar gibi bir araştırma bütçesinden söz ediliyordu bu alet için. Ne oldu peki? Her yerde görüyoruz dimi şimdi bunlardan :P Zor dostum zor... Teknoloji kadar insanlar tarafından kabul görmesi de önemli. Hem bu alete verilecek parayla araba bile alınıyooo :P


En uyuz olduğum en dandik teknoloji aha budur işte !!! Allam allam yaa :)) Kim hangi akla hizmet yapmış olabilir acabaaa ??? Var mı bu kadar işe yaramaz olan ama her yerde görebileceğiniz bir alet yaaa???


Windows Millenium Edition ya da Mistake Edition :P
Windows 98 SE 'den sonra çıkan, arada kalan, niye çıktığı bilinmeyen, saç baş yolduran, uyumsuz, sürekli çöken ve monitöre kafa atmanıza neden olabilecek işletim sistemi :))) Bir de bunu parayla sattılar ya, tebrik etmek lazım Microsoft'un pazarlama yöneticilerini ;)


Daha bir sürü olabilir ama bu saatte bu kadar gelebildi aklıma benim :)

Eda beni mimlemişti, bunları yazdım. E ben de birilerini mimliyim o zaman :)) Seraphical, Fatih ve Mahallenin Delisini mimliyorum :D

Vapur



Ve gecenin sözü:

İnsanın bir tek ve hep aynı yaşamı yoktur. Peşpeşe eklenen birçok yaşamı vardır ve çektiği acıların nedeni budur.

Chateaubriand

Yanılsamalar Kitabı - Paul Auster

acaba şatobriyan 'ın dediği gibi mi gerçekten ?

kimin umrunda gökyüzünün kızıllığıyla rüzgar yüzüne vururken ve boğazın serin sularında vapurun bir köşesinden denizi seyrederken... düşünecek daha çok şey var dimi ?

uyumam lazımmm...

sevgiler,

u:

Evleniyoruzz :))

Yok canım ben diil :)) Kısa ya da orta vadede böyle bir planım yok en azından. Tabii bu işler planlı falan da olmuyor. Bazan bir anda oluveriyor. Olduktan sonra noluyor ki :)) Neyse, orası ayrı tartışma. Yaz gelince bir sürü düğün oluyor. Daha dün bir arkadaşımın nikahındaydım anadolu yakasında. Pek sevmiyorum ben böyle nikahları, düğünleri ben. Daha önce de yazdım zaten Karar No:1 'de bunu.

Şimdiyse size çok hoş bir blogun müjdesini veriyorummm :))

http://evleniyoruzz.blogspot.com


İnsanlar bu en mutlu günlerini sevdikleriyle paylaşmak için neyi kullanırlar? Elbette düğün davetiyeleri! Mutluluğa doğru çıkılan yolculuktaki ilk adımı herkese duyurup paylaşabilmek adına özel bir yeri vardır davetiyelerin. Çok ilginç, çok güzel davetiyeler gördüm bugüne kadar. Eda&Ömer Suner (www.edasuner.com) çiftinin davetiyesi de çok hoştu mesela, eminim o da gönderecektir yayınlanması için evleniyoruzz'a ;)

Blog sahibiyle yaptığım yazışmalardan anladığım kadarıyla ileriye dönük ciddi planları var. Özellikle insanların mutluluklarına ortak olmanın kendisi için tarifi mümkün olmayan bir duygu olduğunu; bu blogun evlilik hazırlıkları içersindeki çiftlerin kendi mutluluklarının duyurusunu yapabilmeleri için ilham alacakları bir kaynak haline geleceğini düşündüğünü söyledi. Tasarım ve geliştirme çalışmalarının devam ettiğini, bu kadarla kalmayıp evlilik hazırlığı yapanlar için daha başka güzel ve faydalı çalışmalarının devam edeceğini de ekliyor kendisi ;)

Siz de kendi düğün davetiyelerinizi gönderip bu mutluluğa ortak olun !

Don Kişot muyum ?


Sesleriniz cılızlaştı dostlar, yankılanmıyor
Yollarımız gitgide uzaklaşıyor
Mavi kubbeli bir odada, koro halinde
Bağırıp durmayın yeter, 'Daha çok ver' diye
Veremem veremem veremem veremem
Bir kalbim kaldı
Veremem veremem veremem veremem
Onu aşk aldı
Veremem veremem veremem veremem
Adresim saklı
Veremem veremem
Gelmediğiniz orası kaldı !
Yeldeğirmenlerine karşı Don Kişot muyum?
Uçuyorum durmadan ben pilot muyum?
Yeldeğirmenlerine karşı Don Kişot muyum?
Dilimde hep aynı şarkı
İdiyot muyum?
Seyretmesi keyifliydi dostlar, uzaktan sizi
Üç perdelik komedi, oyunlar bitti
Ne alkışlayın ne de ağlayın kapandı perde
Ne anladıysanız onu düşünün sadece
Veremem veremem veremem veremem
Bir kalbim kaldı
Veremem veremem veremem veremem
Onu aşk aldı
Veremem veremem veremem veremem
Adresim saklı
Veremem veremem
Gelmediğiniz orası kaldı !


Pepsi Max

hahahaa :))


Bu aralar Pepsi Max 'e takmış durumdayım, ki bırakmam lazım derken buna gerek kalmadı çünkü artık bulamıyorummm !!! Cola içmenin pek sağlıklı bişey olduğu söylenemez ama sıcak yaz günlerinde güzel oluyooo :D

Amma velakin pek severek içtiğim Pepsi Max artık bulunmuyor çoğu yerde. Şans eseri gördüğüm yerlerden alabiliyorum sadece tıpkı az önce yaptığım gibi :)) İnsanlar neden sev(e)medi bunu anlamıyorum yaaa... Tadı falan güzel oysa...