Günlüğüm - Anasayfa RSS ile kolayca takip edin ;) Aklınıza gelen neyse benimle paylaşın :)
Günlüğüm - Anasayfa
Türk Blog Yazarları

Dünya Kalp Günü

Pazar sabahı klasiğimdir gazeteleri hatmetmek. Gazetenin sağ üst köşesindeki duyuru dikkatimi çekti hemen. Bugün Dünya Kalp günüymüş. En önemli sağlık problemlerinden birisi kalp hastalıkları çağımızda. Rahmetli babam kalpten kaybetmişti hayatını. Son birkaç senede annem (ve tabii ki biz) az çekmedi kalp hastalıklarından. Daha yirmili yaşlarında kalp krizinden yaşamını yitiren kaç kişi gördüm. Bunun pek çok fizyolojik nedeni var. Stres, sürekli ofis ortamında olan bizim gibiler için hareketsizlik, aşırı kilolar, kolesterolü tavan yaptıran fast-food tarzı sağlıksız beslenme, sigara, şeker hastalığının ve obezitenin yaygınlaşması. Bunlarla ilgili çok daha bilgilendirici kaynaklar bulabilirsiniz internette.

Ama bir de manevi yanı var bunun. Kalplerimiz kirleniyor. Yalanlar, aldatmalar, ihanetler, ikiyüzlü ilişkiler, maskeler, herkesin herkesten şüphe duyar hale gelmesi, sevgilerin menfaatle elele olması, kalplere kin ve nefret dolması, her geçen gün etik değerlerin yok olması... Bu şekilde kirleniyor kalplerimiz, kirlenen kalpler acıyla temizleniyor. Her acı biraz daha yıpratıyor kalplerimizi, biraz daha yoruyor, tüketiyor. Yaşanmışlıklar yaşamını kısaltıyor kalbimizin. Sevgiye, ilgiye ve güvene muhtaç kalplerimizi kapatıyoruz her aldanıştan, her ihanetten sonra biraz daha.


Bugünün başka bir önemi daha var. Mevlana 'nın 800. doğum yıldönümü. Ne güzel demiş "Hamdım, piştim, yandım." diye. Kalplerimize iyi gelecek mısralarıyla bitireyim bu yazıyı ve neyin huzur veren sesiyle...

Taş yeşermez geçmiş olsa da nevbahar,
Toprak ol da bak nasıl güller açar.
Taş gibi idin, çok gönül kırdın, yeter,
Toprak ol, üstünde hoş güller biter.




Herkese iyi geceler, sevgiler...


Kimbilir hangi gönüldür durağın



Bir kızıl goncaya benzer dudağın
Açılan tek gülüsün sen bu bağın
Kurulur kalplere sevda otağın
Kimbilir hangi gönüldür durağın

İstanbul yeni aydınlanıyordu sen gelirken. Karanlık parçalanıyordu dudağından çıkan her kelimeyle. Sevdalar başaklanıyordu tan ağırırken...

Her gören göğsüme taksam seni der
Kimi ateş gibi yaktın beni der
Kimi billur bakışından söz eder
Kimbilir hangi gönüldür durağın

Seni anlatmak mümkün değildi, kelimeler kifayetsizdi. Güneş sönüktü senin yanında, ay mahcup. Gözlerin sonsuzluğa açılan bir kapı, gülümsemen ölümsüzlüğün sırrı.

eti puf

Bilen bilir Eti Cin sevgimi :)) Hele de bu tek lokmalıklar çıktı çıkalı müptelası olmuş durumdayım. O kadar ki şirkette adım çıkmış durumdaydı :D Sen geldin herkes eti cin almaya başladı, komisyon mu alıyosun eti'den diye :)) Napim yaaa, çok güzel yapmışlar valla billa :D Tavsiye ederim efenimmm..

Veeee şu anki favorimmmm :))) Çok güzel efenimmm... CE-EEE :P Hem tadı hem kendisi çoook güzel :))) Şimdi çocuklaşma falan diyebilirsiniz. Zaten Eti'nin sitesine girerseniz hem cin'i hem puf'u çocuklara özel olan bölümde bulabilirsiniz, hehe :)))


Bi de cin'den ve puf'ta ayrı olarak dinlemekten büyük keyif aldığım, huzur veren bir şarkıyı sizlerle paylaşmak istiyorum bu yoğun, yorucu ve stresli geçen haftanın son iş gününün gecesinde...





So Far So Good

Bilen bilir çok severim Bryan Adams dinlemeyi. BA denince de aklıma ilk gelen onun 93 tarihli "So Far So Good" albümüdür ki, müzik tarihindeki ender albümlerden birisidir bence :) Bana hep gece yolculuklarını hatırlatır. Okuldayken eve geliş gidişlerimde, otobüs yolculuklarında uyumayı bir türlü beceremeyen ben bütün gece bu albümü dinlediğimi bilirim kulağımda walkman :D Albümdeki şarkıların sırasını falan ezbere bilir(d)im. Uzun zamandır o şekilde dinleyemediğimden unuttum gibi biraz. Ama bu albümün yeri bambaşka benim için. Hangi şarkıyı yazsam, hangisinin linkini versem bilemiyorum. O nedenle sadece şarkı listesini vericem buraya... Hepsi çok güzel şarkılar, dinlemenizi tavsiye ederim...

1. Summer of '69
2. Straight from the Heart
3. It's Only Love
4. Can't Stop This Thing We Started
5. Do I Have to Say the Words?
6. This Time
7. Run to You
8. Heaven
9. Cuts Like a Knife
10. (Everything I Do) I Do It for You
11. Somebody
12. Kids Wanna Rock
13. Heat of the Night
14. Please Forgive Me



Alttakiyse başka bir albümden başka bir şarkısı Bryan Adams'ın...
Müzik ve sözler... Daha güzel nasıl anlatılabilir ki ???



Yazma(ma)k

Yazmakla yazmamak arasında kararsız kaldığım bir konuda bana yardımcı oldu Başak, ben de yazdım. Sonra da bloga koyayım mı diye düşünürken "yaz ama link verme. merak edenler sorar, araştırır" dedi.
Ben de bu yazıyı yazıyorum o nedenle :)

Konu nedir? Bir internet haber sitesi var. Tesadüf eseri gördüğüm ve epeydir takip ettiğim. Diğer klasik haber sitelerinden vs. daha farklı ve bence kaliteli bir tarzı var. Neyse, günün birinde bu haber sitesinde "Yazar Aranıyor" diye bir banner görüp tıkladım ve hayatım değişti :P Şaka şaka, tabii ki değişmedi :))

Bu haber sitesi yazar adayları arıyordu. Bunun için de bir yarışma düzenliyordu, ben de yazıların yollanacağı son gün Taksim'de gezerken bir internet kafeye girip ilk yazımı aceleyle gönderdim. Neyse, bir süre sonra yarışmacı yazar adaylarının sayısını 500'e indirdiler ve dün de ikinci yazılar yayımlandı.

Yalnız beni rahatsız eden şöyle bir durum var. Yazarı seçerken kriterler büyük miktarda okunma oranına ve alacağı oylara bağlandı. İlk başta bu şekilde değildi benim hatırladığım. Şimdi ne oluyor peki? Herkes kendi tanıdığına gönderiyor linkini, herkes sayfasına baktırıyor ve puan verdiriyor. Bir nevi yazar-star durumuna döndü durum :) diye kızıyordum hatta dediğim gibi kararsızdım. Bunun etik olmadını düşünüyordum çünkü. Haber sitesinin amacı daha çok hit almak ve bilinirliğini arttırmak sadece diye kızıyordum hatta bir e-mail atmayı düşünüyordum konuyla ilgili.

Sonra 2nci yazılarla ilgili duyurunun yapıldığı sayfada Yavuz Semerci'nin yazısını okuyunca biraz hafifledi bu tepkim. Çünkü açık açık durumu yazmıştı ve anlamaya çalışın diye eklemişti. Bir kaç güzel (çıplak) kadın resmi koyarakta hitlerini arttırabilirlerdi. Ki büyük medyamızın internet sitelerine bakarsak durumu anlayabiliriz. Ya da olur olmaz bir sürü saçmalıkla doldurabilirlerdi siteyi ama izledikleri yayın politikasından taviz vermemişlerdi. Bu yarışmayla hem yeni yazarlar kazanmak hem de isimlerini duyurmak istiyorlardı, bence hoş olmasa da kabul edilebilir bir şey bu yaptıkları.

Bu arada "Türkiye'nin Gazetesi" olduğunu söyleyen gazetemizin internet sitesine girip bir bakın ya da diğer haber sitelerine sonra da benim bahsettiğim bu siteyi bulun :P

Küçük bir ipucu var bu yazıda google araması için :D

Neyse, gelecek tepkilere göre blogun bi köşesine link falan koyabilirim belki insanlar oy versin, puan versin diye. Pek bir reklam yapar gördüm kendimi :P

hehe :))

Bana bir sır ver !

Yok hayır kimsenin sırlarını ifşa etmek gibi bir niyetim yok :P

Sizden ricam başlığı okuyunca aklınıza geleni yorum olarak yazmanız !

Hadi bekliyorum :))

Zeki Müren


1931-1996


kendimi arıyorken

bulmaktan korktuğum yerdeyim...

3 Şarkı

Başak beni mimlemiş dinlemekten bıkmayacağım 3 şarkıyı yazmam için. Aslında o kadar çok var ki. Hangisini yazsam diye düşünmeye kalksam işin içinden çıkamam sanırım. O nedenle şu an aklıma gelenleri yazıyorum.

1- Zekai Tunca / Dediler zamanla azalırmış sevgiler

Bu akşam bir türk sanat müziği dinleyesim var. Hastane ortamından uzun zamandır uzak kalıp tekrardan bulunmak zorunda kalmış olmanın sıkıntısından mıdır bil(e)miyorum. Asıl şöyle Bülent Ersoy'dan damardan bi şarkı girmek vardı yaaa....


2- Norah Jones / Lonestar

Huzur veren bir ses... Aslında "Come away with me" ya da "Turn me on" demeliyim, bu şarkıları daha çok seviyorum ama birden aklıma bu şarkı geldi. Dinlerken hiç sıkılmıyorum, şu anda keyifle dinliyorum.


3- The Cranberries / Linger

Fatih söylemişti bana ilk defa The Cranberries'i. Antalya'da bir kasetçiden almıştık. İyiki de söylemiş ve almışım bundan 9-10 yıl öncesinde. O gün bugündür zevkle dinliyorum. Bu şarkıyı da çok seviyorum.



ps. Başak 'ın mimlemesine de cevap verdikten sonra artık bir süre bu mim hadiselerinden uzak durmak istiyorum. Arka arkaya 3 mim yeterli sanırım :)

En sevdiğim 3 şey

Sevinç beni mimlemiş en sevdiğim 3 şeyi yazmam için. E o zaman yazmam gerekiyor :D




Çok hümanist gördüm kendimi :)) Herşey insanın kendini sevmesiyle başlıyor aslında. Kendini sevdikçe diğer insanları da seviyor insan. Kendini olduğu gibi kabullendikçe çevresindekileri de olduğu gibi kabullenmeyi öğreniyor. Kendini geliştirdikçe sevdiklerinin, arkadaşlarının da gelişmesine katkı da bulunuyor. Ve değiştikçe anlıyor ki herkes zamanla değişebiliyor...




Bunu söylerim hep, bu caddenin kendine ait bir ruhu var. Sanki binlerce kişilik bir orkestra gibi ve ben ne zaman bu caddede yürüsem müziğin ritmine kaptırıyorum kendimi. Farklı insanlar farklı hayatları yaşıyorlar yanyana birlikte. Doğru düzgün mekan bilmesem de hiç umrumda değil zaten :) Beni mutlu eden caddenin kendisi, İstiklal caddesinde yürümek...




hehe :)))

Benden başka bişey söylemem beklenemezdi sanırım. Para kazanmak için, eğlenmek için, şahsi işlerim için vs...vs... Herşey için interneti kullanıyorum. Bununla ilgili bir sorunum yok. Bağımlısı mıyım? Bir miktar :D Ama tutsağı diilim. Bana kattıkları için seviyorum interneti. Belki asla tanışamayacağım insanları tanımamı sağladığı için...

187nci sayfa

Ada mimlemiş beni... İyi ki de mimlemiş :)

Çok sevdim ben bu mimi ;)

En yakınımızdaki kitabın 187nci sayfasını açıyoruz ve ilk cümleyi yazıyoruz, bundan ibaret. Benim en yakınımda Hamdi Koç'un "Çiçeklerin Tanrısı" adlı romanı vardı. Gerçi daha yakında başkaları da vardı ama onlar 187 sayfadan azdılar :D

İşte 187nci sayfadaki ilk cümle :

'Bugün yatakta yiyoruz. Hadi bakalım, tembellik yapma, uyan.'

Buket'i, Anıl'ı, Elif'i, Aydan'ı, Crick'i, Mahallenin Delisi'ni, Gökçe'yi, Çilek Reçeli'ni, Başak'ı, Aslı'yı,Serap'ı ve Sevinç'i mimliyorum ben de :))

ps. Bu mim çok hoşuma gitti, herkesi mimleyebilirim :D

It's A Rainy Day :)


Ne hoş bi gün diye başlamıştı Erica Jennings'in şarkısıyla ama daha çok yağmurlu bir gün oldu dün :) Bugünse az sonra bitecek benim için, hehe :D

Akşam iş çıkışı Erkan'ın yanına uğrayıp Sultanahmet'ten Eminönü'ne sonra tekrar Sultanahmet'e dönüş... Aç karnımızı doyurduktan sonra Çiğdem'de kahve eşliğinde muhabbet... Tecrübeyle sabit bir şekilde gecenin özlü sözü... (söylemiycem:)

O da kesmeyince soğuk havada, "öğleden sonra yağmur yağmaz, bu meteorologlar da işini bilmiyo" havalarında sadece tshirt giymeyi yeterli görmüş bana ceza olarak Aksaray'a kadar yürüyüş...

Eve gelip puslu bir kitaba başlayıp, bu akşam canım okumak istemiyor. Hatta hiçbişey yapmak istemiyor diyerekten bu gibi durumlarda en sevdiğim şeyi yapıp bir film izlemek :D Ve mümkünse komik olsun, biraz da romantik olsun falan filan.. Yormasın, germesin, eğlendirsin, dinlendirsin derken ahanda bulduk izleyeceğimiz filmi, sadece şansım :P

Ee madem yarın cumartesi ve yapcak bişi yok ve madem az sonra bi daha kalkıcam, yatmanın ne anlamı var dimi :)) Bu kadar gülüp eğlendikten sonra biraz adrenalin salgılayıp uyku sersemliğini atmam lazım üzerimden. Ama absürd bi korku filmine hiç gelemem bu karanlıkta :D Şöyle tipik bi hollywood aksiyonu iyi gider derken, topçu sniper abimiz ilaç gibi geliyo valla :D

Ve sabah olduuuuu :))))

E tabi bu arada mail sorunum ve Heather'ın yazdığı absürd cevapta var film(ler)in arasında.

Ve ayrıca son bir iki gündür içimden tekrarladığım "how do you feel tonight" var. Bir Bryan Adams şarkısı. Aklımda olan sadece bu sözler ve Bryan Adams'ın nasıl söylediğinin kafamda nasıl yer ettiği. Bir postta BA için gerekli, unutturmayın sevgili okuyucular :)

Mail yazsam, yorumları cevaplasam iyi olacak ama akşama görüşürüz artık :) Şarkıdan bahsetmişken bir videosunu da koyuyorum dinlememiş olanlar dinlesin diye. Lakin çok saçma ps3 oyun görüntüleri var ne yazık ki videoda. İzlemeyin sadece dinleyin, özellikle "how do you feel tonight" deyişi birebir aklımın bi köşesine kazınmış, ne garip...

It's A Lovely Day


Ben bugün bunu öğrendim

Konu sağlık olunca takip listemde de yer alan severek takip ettiğim Hastalardan Öğrendiklerim blogunun adı geldi aklıma. Ben geçen gün ne öğrendim ve nereden öğrendim?


Fahrenheit 9/11 belgeselinde şimdiki Amerikan yönetimine ağır eleştiriler yapan Michael Moore bu belgeseliyle sağlı sollu darbelerine devam ediyor :) Gerçi sadece Bush yönetimine değil, uzun yıllardır yürütülen sağlık politikasına karşı yapıyor bunu.

En son yazmam gerekeni en başta yazıyım ki, gerisini okumak istemeyen okuyuculara da istediğim mesajı vermiş olayım. Bu belgeseli mutlaka izleyin! Amerika'nın sağlık sorunları beni ne ilgilendirsin, kendi ülkemdeki sağlık sistemi beni ilgilendiriyor diyenler emin olun bu belgeselden pek çok şey öğrenebilirsiniz. Artı belgesel dediğime de bakmayın, sonuçta klasik bir belgeselden söz etmiyoruz biz burada. Michael Moore'un kendine has tarzında yaptığı bir çalışma bu da.

Gelelim belgeselle ilgili duygu ve düşüncelerime.

Amerikan Rüyası derler ya, Hollywood'un tüm dünyaya ihraç ettiği en tatlı yalanlardan birisi budur. Rüya değil kabus! Milyonlarca evsiz sokaklarda yaşıyor Birleşik Devletler'de. Bunu biliyorsunuz sanırım izlediğiniz filmlerden. Peki 50 milyon insanın sağlık güvencesi olmadığını biliyor muydunuz? Evet, bu insanlar hastalanmamak için dua ediyorlar her gün. Çünkü herhangi bir sosyal güvenceleri yok ve bir sağlık sorununda yüksek faturalar ödemek zorunda kalacaklar. Bu girişten sonra belgeselin sağlık güvencesi olmayan Amerikalılarla ilgili olduğunu düşünebilirsiniz ama yanılırsınız. Asıl sorun sağlık sigortası olan Amerikalılarda.

Sağlık gibi insan için hayati önemi olan bir konuda birinci ve en önemli kriter olarak para ön plana çıkarsa neler yaşanabileceğini gösteriyor belgesel.

Sağlık güvencesi olmayan bir insan kopan parmaklarından yüzük parmağını 12.000 dolara seçiyor, orta parmağını ise diktiremiyor yerine çünkü 60.000 dolar maliyeti. Gazetelerde editörlük yapan bir kadın ilaç faturalarını ödeyemeyip kızının yanına taşınıyor. Hastanelerde uzun süre bekleyen insanları görüyoruz. Hani şu popüler doktorlu hastaneli dizilerdeki gibi değil gerçek hayat düşler ülkesinde. Sigorta şirketlerinin insanların sağlıklarını düşünmek yerine tamamen kar amaçlı nasıl çalıştıklarını görüyoruz.

Tabii ki sadece Amerika'yı göstermekle kalmıyor. Başka ülkelerden örnekler de veriyor belgeselde. Komşuları Kanada'ya gidiyor. İnsanların herhangi bir belge falan olmadan bir sağlık kurumuna gidip çok kısa sürelerde bekleyerek ücretsiz tedavi olmalarına şaşırıyor. Amerika'da bizdeki hastanelerdeki gibi SSK vs. yok ama sigorta şirketlerinin bir sürü saçma prosedürü olduğunu anlıyoruz bu sayede.

İngiltere'ye gidiyor sonra Moore. Oradaki sistemi inceliyor. Eczanelerde en pahalı ilaçların bile sabit bir fiyatla alınabildiğini, belli bir yaştan sonraki insanlara ilaçların ücretsiz verildiği devlete bağlı bir sağlık sistemi onu gene şaşırtıyor. Bir doktorla konuşmak için hastaneye gidiyor. Oradaki doktor beni de şaşırttı gerçekten maddi imkanlarıyla. Bizim doktorlarımız görünce isyan edebilirler :) Bana en ilginç gelen şey, yeni yürürlüğe giren sistemlerine göre doktorlar hastaları sigarayı bırakırsa, kolesterolleri düşük çıkarsa vs. ekstra prim alıyorlar :))

Fransa'ya da geçiyor. Orada da durum farklı değil. Doktorların arabayla gecenin bi yarısı hastanın ayağına gitmesi gibi bir hizmet bile var. Detayları yazacaktım aslında ama vazgeçtim. Belgeseli izleyip görmeniz çok daha güzel olacaktır.

Beni asıl düşündüren, bizim sosyal güvenlik sistemimiz. Yap-boz tahtasına çevrilmeden akılcı çözümler üretilmeli emeklilik ve sağlık sigortası konularında. Devlet kurumları hastaları artık özel sağlık kurumlarına sevk ediyorlar. Bir süre sonra tamamen bu yöne bir eğilim olacak diye korkuyorum ben belgeselde gördüklerimden sonra. Çünkü verilen hizmet sağlık bile olsa özel sektörde aslolan şey, kârdır! Durum böyle olunca bu konuda çizgiyi aşıp insanların sağlıklarıyla oynayacak pek çok özel sağlık kurumu olacaktır. Şimdi bile bir sürü saçmalığın olduğuna bizzat şahit oldum.

Kanuni Sultan Süleyman 'ın hepimizin bildiği o meşhur şiirinde dediği gibi:

Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi.
Olmaya devlet cihanda, bir nefes sıhhat gibi.

Sağlık konusu gerçekten çok önemli. Allah göstermesin ama insan kendi başına ya da çok yakınındaki bir sevdiğinin başına gelmeyince anla(ya)mıyor. Her ne kadar böyle söylese de böyle hissetmiyor. Başına gelip hastane odalarında sabahlayınca, saçmasapan evrak işleriyle, olur olmaz masraflarla karşılaşınca işin ciddiyetini anlıyor, kavrıyor.

Bu belgesel bunları hatırlattığı için ben çok sevdim. Bir sürü detay var yazılabilecek ama yazmıyorum ki kendiniz izleyin vizyona girdiği zaman :)

Eylül (Akşamı)



eylül! daha çocukluğumdan
beri size bakardım ben
bir yazın azalmakta olan
sözcüklerinden nasıl da
ansızın sökülürdünüz
bahçelerle ve kül
dolardı içim... eylül!

eylül! kırılgan mevsim!
cam hançeri güzün
dağılırdı kalbimde
birden gecenin ve gündüzün
perdesiyle örtülürdünüz
tenhâyla ve tül
dolardı içim... eylül!

eylül! unuttum sizi
dağ kızarır yol sararırdı
ve ben dönüşlere bakardım
o aman vermez belleğin
paramparça güldüğünüz
aynalarla ve gül
dolardı içim... eylül!

Hilmi Yavuz


Mutluluğun Resmi

Aydan beni mimlemiş mutluluğun resmi için. Aslında cep telefonuyla kötü çekilmiş bir fotoğraf bu. Ama benim için mutluluğun resmi bu son zamanlarda. İkiz yeğenlerim :) Bayılıyorum bu kızlara. Biraz daha büyüseler bir an önce :) Dün akşam oynarken çektiğim bir fotoğrafın uygun olacağını düşündüm.

Cerrahpaşa Onkoloji Kliniği


Internetle ilgili sevmediğim tabirlerden birisi de "sanal dünya" ifadesidir. Çünkü bunu söylerken insanlar sahte, yalan gibi söyler. Oysa ki öyle değil. Internetten tanıştığım çok insan oldu bugüne kadar ve hepsini tanıdığıma da çok memnunum. İnsanın tek bir gerçekliği var, internette sokakta işte evde vs. farketmiyor. Karşınızdaki insan gibi insan olsun yeterli!

İşte tanıdığıma çok sevindiğim kankam blogunda bir yazı yazmış ve bu yazıyı bloglarınızda duyurun lütfen demiş. O nedenle bu yazıyı yazıyorum ben de. Kimden mi bahsediyorum? Eda Suner 'den :))

Eda'nın ve diğer blog yazarlarının yazdıkları yazılar sayesinde şimdi Cerrahpaşa Onkoloji Kliniğinde hastalar çok rahat koltuklarında tedavilerini oluyorlar. Dün Devin'le hastanede birkaç saat geçirmiş, bloguna da bununla ilgili güzel bir yazı yazmış.

“Ben size İstikbal Mobilya’dan 4 koltuk alıyorum ama ismimi yayım etmenizi istemiyorum.” diyerek ismini açıklamayan yardımsever insanımıza ve Arşimed Medikal - Faysal Gökgöz'e yaptıkları bağışlar için teşekkür ediyorum kendi adıma.

Eda'nın yazısını okumak ve fotoğrafları görmek için tıklayın.

ps. Bu arada Eda ile ilgili saçmasapan yazılar yazan arkadaşlar lütfen bu yazıyı bir okusun. Onun samimiyetini, iyi niyetini, blog konusundaki heyecanını anlamsız yazılarınızla baltalamayın. Gölge etmeyin başka ihsan istemez :)

Sevgili blogum

Sevgili blogum,

Ne kadar da iyi anlaşıyoruz seninle. Sen bir ana, sen bir baba, herşey oldun bana :)) Seninle konuşmak beni mutlu ediyor. Pek çok arkadaş edindik seninle. Çok popüler oluyosun her geçen gün, kıskanıyorum bazan seni :D

Lakin kem gözler üzerinde haberin olsun :P

Merak ettiğim bişeyler var seninle ilgili.

Geçen gece saat 01:56'da ve 02:04'te aynı kişi ya da aynı bilgisayarı kullanan birden fazla kişi google'da "ümit kurt" diye arattı. Seni okumak için iki kişinin bu şekilde google araması yaptığını biliyorum. Lakin birisi o saatte uyuyordur, diğeri ise benim bloguma bakmaktansa msn'de takılmayı tercih eder :)

Yandaki resimde gördüğünüz yer neresi? "Universitetet I Oslo" Kafanız mı karıştı? Oslo Üniversitesi :) Şimdi ne alaka dediğinizi duyar gibiyim. Şu alaka efendim, geçen gün sevgili blogumu okumak için bir Norveçli "umitkurt" diye arama yaptı :D Allah Allah elin Norveçlisi napıyo benim blogumla :P

Tayland, Katar, Dubai, Polonya, Rusya, Amerika 'dan yapılan aramaları saymıyorum bile :) E tabi google bize dünyanın her yerinden ziyaretçi getiriyor, bunu biliyoruz ama bu saydıklarımın ortak noktası "ümit kurt" diye arama yapmaları ya da sevgili blogumun adresini adres çubuğuna yazıp gelmeleri :)) Ah şu proxy server'ların gözü kör olsun diye miydi o şarkı nasıldı :D

Bir de Gloria var hayranların arasında sevgili blog :)) Kimdir, nerden bulmuştur seni bil(e)miyorum, bir kere ortak bir diliniz yok ne yazık ki. Oldukça fransız kalıyoruz kendisine :D Sağolsun, le compréhensible* diye eklemiş seni kendi takip listesine. Nessy'nin söylediğine göre hayatıyla ilgili bişeyler yazıyomuş, zararlı bişey yokmuş. Gene de fransızcası olan okuyucular bakıp bilgi verebilirler :)

Geçen gün beni şaşırtan başka bişey de bir yahoo araması sonucu sana ulaşmış olması bir insan evladının :) Uzun zamandır yahoo kullanmadım. Mail,flickr vs. demiyorum yani yahoo'da arama yapmadım. Google varken ne gerek var :)

Ve tabii ki senin hakkında yazarken olmazsa olmaz google aramaları :)

- "p.gözde

Ne demek bu şimdi yaa :))

- edirneyi şuan izlemek istiyorum

Vardır herhalde yerel bi televizyon falan, uyduda arasan daha iyi edersin :)

- bir küçük yeni rakı kaç kadehtir

Mübarek ramazan ayında çarpılcam valla :D İşin ehli okuyucular bu arkadaşa yanıt versin lütfen :)

- işler durgun 2007

Herkes öyle diyor bakalım hadi hayırlısı. Yeni bir kriz falan olmasın.

- güzel yazı yazma ümit

Elimde diil, hahahaaa :)))

- sinema ile ilgili sorular harry potter ne zaman çoruma gelecek

Bu soruya soulferrous'un cevap vermesi daha uygun olacaktır :P


* anlaşılabilir biri gibi bir anlamı var sanırım :)

Efkarlıyım



hayat garip, insanlar daha garip...

efkarlıyım ama içim ferah...

huzurluyum...

mutluyum

(:

West Bank Story



Dünya'nın ve Ortadoğu'nun en büyük trajedilerinden birisi olan Filistin-İsrail arasındaki çatışmaya müzikal bir komediyle yaklaşan 20 dakikalık bir kısa film "West Bank Story". 2006 yılında kısa film dalında Oscar ve ayrıca bir kaç film festivalinde de ödül kazanmış. Film yönetmeni Ari Sandel geçtiğimiz aylarda Ankara Uluslararası film festivaline katılmış. Filmde Filistinli bir kızla İsrailli bir askerin arasındaki aşk hikayesinden yola çıkılarak iki milletin arasındaki durum hicvediliyor. Çok komik ve güzel, tavsiye ederim hepinize bu filmi izlemenizi :)

Günün fıkrası

Yaşlı çift evliliklerinin kırkıncı yıl dönümünde paraya kıymışlar, Avusturalya'da tatil yapmaya karar vermişlerdi. Pencereden saatlerdir okyanusu seyrediyorlardı.

Sessizliği pilotun anonsu bozdu: "Sayın yolcularımız! Korkarım size kötü bir haberim var. Motorlarımızdan biri sustu, diğeri de susmak üzere. Acil iniş yapmak zorundayız."

"Neyse ki altımızda haritada görülmeyen bir ada var ve sahiline inmeye çalışacağız."

"Bunu başarabilirsek tek sorunumuz bizi bulabilmeleri için dua etmek olacak."

Uçak minik adanın kumsalına başarılı bir iniş yaptı, kimsenin burnu kanamadı.

Uzun bir rahatlama sessizliğinden sonra adam karısının ellerini tuttu, gözlerine endişeyle baktı;

" bu ay kredi kartının borcunu ödemiş miydin?" "Hayır sevgilim, unutmuşum. Kızdın mı?"

Adam endişeyle yine sordu: "Bankadaki araba kredisinin taksitini ödemiş miydin?"

"Özür dilerim canım, onu da ödememiştim."

Yaşlı adam karısının ellerini bıraktı ve kırk yıldır yapmadığı şekilde ona sıkı sıkıya sarıldı. Karısı şaşkın, korkarak sordu. "İyi misin tatlım?"

"Hiç olmadığım kadar. Bizi bulacaklar!" :)))))

Kişiye özel not: Okurken aklıma sen geldin kardeşim :D

Teşekkürler

Şimdi efendim, birkaç gün önce bloga bir yazı eklemiştim Elçin Demiröz 'ün "9" adlı romanıyla ilgili. Bu yazıyı yazdıktan iki üç gün sonra posta kutumda bir e-posta "yok daha neler" dememe neden oldu. Çünkü daha geçen gece saat üçe kadar romanını okuduğum yazar bana e-posta göndermişti :))

Sağolsun Elçin Demiröz, benim blog yazıma rastlamış ve bir teşekkür e-postası gönderdi yazdıklarım için. Asıl ben kendisine teşekkür ediyorum, beni çok mutlu etti gerçekten. Bir yazara ulaşmak aslında ne kadar zordur geçmiş yılları düşünürseniz. Günümüzde pek çok ünlü ismin web sitesi olmasına rağmen bunlar genelde pek güncellenmeyen, gösteriş amaçlı yapılmış çalışmalardır. Zaten kendileri de hiç ilgilenmezler çoğu zaman. Oysa Elçin benim yazımı görüp, teşekkür e-postasıyla mutluluğunu paylaşıp beni de mutlu ediyor :)

Ben bir kez daha hatırlatayım sizlere, eğer alıp okumadıysanız bir an önce alıp okumanızı tavsiye ediyorum 9'u. Herhangi bir şekilde yazılarını yayınlıyor mu bilemiyorum ama umarım kendi sitesini daha aktif hale getirir ve yazılarını yayınlar burada, bir dahaki kitabına kadar :)

9 - Elçin Demiröz / Yitik Ülke Yayınları

sen gelirsin aklıma

yağmur yağıyordu akşam. rüzgar esiyordu. soğuk işliyordu iliklerime. sonbahar müjdeliyordu bu akşam geldiğini. sonbahar, benim mevsimim... yaz gibi sıcak değil, kış gibi soğuk ve ilkbahar gibi yalancı... hayatın kendisi gibi, sonbahar... her sonbahar gelişinde bu şarkı geliyor aklıma... türk filmleri geliyor... trafikten, kalabalıktan ve gürültüden uzaklarda düşen yaprakların arasında bu şarkıyı dinlemek istiyorum yağmur sonrası...

12 Eylül

BİZİM ÇOCUKLAR İŞİ BİTİRDİ


- 650.000 kişi göz altına alındı, 1 milyon 683 bin kişi fişlendi.
- Açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı.
- 7 bin kişi için idam cezası istendi. 517 kişiye idam cezası verildi.
- Haklarında idam cezası verilenlerden 50'si asıldı (26 siyasi suçlu, 23 adli suçlu, 1'i Asala militanı).
- İdamları istenen 259 kişinin dosyası Meclis'e gönderildi.
- 71 bin kişi TCK'nin 141, 142 ve 163. maddelerinden yargılandı.
- 98 bin 404 kişi örgüt üyesi olmak suçundan yargılandı.
- 388 bin kişiye pasaport verilmedi.
- 30 bin kişi sakıncalı olduğu için işten atıldı.
- 14 bin kişi yurttaşlıktan çıkarıldı.
- 30 bin kişi siyasi mülteci olarak yurtdışına gitti.
- 300 kişi kuşkulu bir şekilde öldü.
- 171 kişinin işkenceden öldüğü belgelendi.
- 937 film sakıncalı bulunduğu için yasaklandı.
- 23 bin 677 derneğin faaliyeti durduruldu.
- 3 bin 854 öğretmen, üniversitede görevli 120 öğretim üyesi ve 47 hâkimin işine son verildi.
- 400 gazeteci için toplam 4 bin yıl hapis cezası istendi.
- Gazetecilere 3 bin 315 yıl 6 ay hapis cezası verildi.
- 31 gazeteci cezaevine girdi.
- 300 gazeteci saldırıya uğradı.
- 3 gazeteci silahla öldürüldü.
- Gazeteler 300 gün yayın yapamadı.
- 13 büyük gazete için 303 dava açıldı.
- 39 ton gazete ve dergi imha edildi.
- Cezaevlerinde toplam 299 kişi yaşamını yitirdi.
- 144 kişi kuşkulu bir şekilde öldü.
- 14 kişi açlık grevinde öldü.
- 16 kişi kaçarken vuruldu.
- 95 kişi çatışmada öldü.
- 73 kişiye doğal ölüm raporu verildi.
- 43 kişinin intihar ettiği bildirildi.

Kaynak: www.gazeteport.com

Great Firewall Of Turkey



Bazı şeyleri abartmamak lazım. İnsanlar tepkisini ortaya koyarken ölçüyü kaçırmamalı ve hedefini şaşırmamalı. Çünkü haklı bile olsalar haksız konuma düşüyorlar aksi durumlarda. Benzeri şeyleri pek çok yerde yaşıyoruz ne yazık ki. Hatta son günlerde Türk Blog Yazarları forumda bile benzeri aşırı tepkileri gözlemliyorum üzülerek. Neyse, konumuz bu değil.

Great Firewall Of China sitesini bilen bilir. Ben de blogumda yazmıştım bir ara. Şimdi bu siteden ilham alan bir arkadaş Türkiye için yapmış benzerini. Ama arada nasıl bir bağ kurdu anlayamadım. Anlayamamak bir yana sinirlendim de.

- İstediğimiz gibi istediğimizi eleştiren yazılar yazabiliyoruz.
- Hükümetle, siyasilerle ilgili her türlü olumsuz görüşümüzü beyan edebiliyoruz.
- Internette istediğimiz gibi gezebiliyoruz. Devlete bağlı çalışan ve web sitelerinin resmi görüşe uyup uymadığını denetleyen bir kurum var mı ? Yok.

E daha ne istiyorsunuz? Şimdi Türkiye'deki gerçek durumu bilmeyen yabancılar bu siteye girdikleri zaman Çin 'le özdeşleştirecekler bizi. Zaten bizi Araplarla bir tutuyorlar, şeriat yönetiminde olan bir ortadoğu ülkesi algılamasına bir de bu eklensin, tam olsun yani.

Ben durumu abartıyor muyum diye kendime soruyorum. Yok, abarttığımı düşünmüyorum. Google'da "great firewall" diye aratırsanız ilk sayfada geliyor bu site. Çin'le ilgili siteyi bilenlerin yapacağı ilk aramalardan birisi de bu olduğuna göre "aaa bak Türkiye'de Çin gibiymiş" diye düşünecekler.

Internetle ilgili yasal düzenlemerde yanlışlıklar ve eksiklikler olduğu doğru. Ve bunlardan ötürü zaman zaman sitelere erişim engellenebiliyor geçici sürelerle. Ya da Wordpress.com'da yeralan bir blogta yazılan bir yazı için bu siteye tamamen erişimi engellemek gibi yanlış cezalar da verilebiliyor. Ama kalkıpta bunu Çin örneğiyle benzerlik gösterecek bir şekilde insanlara, özellikle de yabancılara sunmak ne kadar yanlış ve saçma.

Bu da bir çeşit bilgi kirliliği bana göre.

Bilgi Kirliliği

Aslında dün akşam yazacaktım bu yazıyı ama başımın feci şekilde ağrıyor oluşundan sebep bugüne kaldı. İşyerinde de şöyle rahat rahat yazma imkanım yok. Ama yazmadan duramayacağım.

Internet'in bizlere sağladığı imkanları hepimiz sonuna kadar sömürüyoruz :)

Çok faydası olduğu konusunda da hemfikirizdir sanırım. Günümüzde internet ve diğer teknolojilerin insanların arasındaki iletişimi kolaylaştırması gerekirken aslında asosyalleştirdiği gibi tartışmaları sosyal bilimcilere bırakalım.

Beni dünden beri rahatsız eden ama başımın ağrıması sebebiyle yaz(a)madığım konu: Bilgi Kirliliği.

Size konuyu anlatayım öncelikle. Kısa bir süre önce bloga eklediğim "bir kadını ağlatmak" başlıklı bir yazı vardı. Ben yazarını Aziz Nesin olarak biliyor(d)um. Ve yazının sonuna da Aziz Nesin diye eklemiştim. Bu yazıyı ilk okuduğumda şaşırmıştım ve çok hoşuma gitmişti. Ama nerede ne şekilde okuduğumu inanın hatırlamıyorum. Bloga ekledikten sonra da okuyanlardan "Aziz Nesin'in böyle yazısı mı varmış? Çok güzelmiş, çok güzel anlatmış kadınları." şeklinde geri bildirimler olmuştu.

Peki sorun nedir ?

Sorun şu ki, dün Sessiz Sedasız bir arkadaşım :

"Bir kadını ağlatmak" Ahmet Altan'ın değil miydi? Emin misin Aziz Nesin olduğuna. Bu işte bi tuhaflık var.

diye bir mail attı bana. Ve onca işin arasında birden google'da yazının kime ait olduğunu aramaya başladım. Durum şu ki, bu yazı bazı sitelerde Aziz Nesin'e bazı sitelerde Yılmaz Erdoğan'a ait olarak gösterilmiş. Kimileriyse yazının Ahmet Altan'ın yazılarına benzediğini ve onun olabileceğini yazmış.

Bu kadar mı bilgi kirliliği olur yaaa? Yani bir deli bir kuyuya taş atmış, şimdi çıkar çıkarabilirsen. Ben yazıyı kaldırmadım ama yazarın ismini sildim altından. Kendi adıma eğer sizleri yanılttıysam özür dilerim bu durum için. Gerçi bundan bile emin değilim.

Ama şimdi öğrenmek istediğim bu yazının gerçekten kimin tarafından yazıldığı!

Bu konuda yardımlarınızı bekliyorum...

Böyle bir yazıyla ilgili olarak bile bu derece bilgi kirliliği varsa internette, çok daha önemli konularda ne gibi yalanlar/yanlışlar/saçmalıklar vardır düşünmek istemiyorum.

Evlerinin önü boyalı direk (Tango)



bu grubun adı nedir? kimlerdir?
cd'leri nereden temin edilir?
süpeeeeeeeeeerlerrrrr :)))

dinleyiniz, dinletiniz :D



dibine not: Şarkıyı söyleyen Öykü&Berk kardeşlerin albümü çıktı, albümle ilgili yazım için buraya tıklayın ;)

9

Birinin hayatından kendini öylece aşağıya bırakan bir kadın....

Kurgusu önceden yapılmamış bir geleceğin belki de en can alıcı manevrası...

Bu bir tesadüf mü?

Yoksa en büyük tesadüf, hiçbir şeyin tesadüf olmaması mı?

...asla aklından geçirmediği bir anda hayatından çekip gitmeyi seçiyordum ona hiçbir tercih hakkı tanımadan. Ve hayatında artık eski anlamımla olmayacağımı bilerek olmaktansa, hiç olmamayı seçerek tüm sorumluluğu kendi üzerime alıyordum.

Altında kalacağımı bilerek,

hatta üstüme kalacağını bile...

Tahmin ettiği gibi değildi bu sefer…

Onda kalmaya değil,

beni almaya gelmiştim!

diye yazılmış arka kapağına Elçin Demiröz 'ün " 9 " adlı romanının.

Bu saate kadar uykusuz kalmama neden olan, üç saat kadar önce başladığım ve bitirmeden elimden bırakamadığım son zamanlardaki ender kitaplardan birisi. Bir kitaba kendimi bu kadar kaptırmamıştım ne zamandır. Garip bir şey. Sinemanın aynı zevki vermesi mümkün değil. Bir kıyaslama ya da biri diğerinden daha güzel demiyorum ama kitapların bambaşka, büyülü bir dünyaları var. Sinemada bize sunulanı izliyoruz sadece fakat kitapta hayal gücümüz giriyor devreye. Betimlemeleri canlandırıyoruz zihnimizde ve tabii ki onlardan da öte yazılı olmayanlarla ilgili varsayımlar üretiyoruz, kendimizce yazıyoruz o kitabı ve karakterlerin geçmişlerini/geleceklerini.

Bu kitabı okumanızı tavsiye ediyorum, ben kendimi şanslı sayıyorum genç bir yazarın kısa bir süre önce çıkmış ilk kitabını okuduğum için.

Kitapyurdu.com'dan sipariş vermek için tıklayın.
bilgi almak için falan demiyorum dikkatinizi çekerim :))

Ve paylaşmadan olmazlarım, altını çizdiklerim:

Bir telefon rehberinin "aşkım" başlığının altında yer alan kişilerin sadece isminin değişmesinden başka anlamları da olmalıydı sevgililerin...

...ancak yanındayken yalnızlığımı da huzurla yaşayacağım biri olabilir bundan böyle hayatımda.

Goethe'nin dediği gibi: "En zor olandı belki de, insanın gözünün önündekini kendi gözleriyle görmesi."

Başkaları için yaşamaktan derin bir nefes alıp, dönüp kendiyle tokalaşması gerekti insanın.

"Hiçbir yolculuk geçilen yollardan dönmezdi. Ya başka bir mevsimde farklı yollardan dönerdik, ya da öylesine bir yola sapar orada ilerlerdik. İşte bu yüzden biz giderken dönenleri görmezdik. Eğer görseydik zaten, belki de o yola hiç girmezdik."

Yarım kalmış bir cümlenin tamamlanmaktan son anda cayması gibi; metnin içindeki yerinin de dünden hazır olması gibi bir şeydi, hayat ile ilişkimizdeki eksik ve yazık hadise. Devriği bile göze alınmış bir kurgunun aklımı ikna edememesi ise bu yarım yamalak durumun en can yakan kanıtıydı hayatımın satır aralarında.


Herkese iyi geceler, iyi sabahlar...

Büyük Buluşma :))


hehe :)))

Haftanın son mesai akşamı iyi geldi bu valla ;)

Luciano Pavarotti



1935 - 2007

Eternal Sunshine of the Spotless Mind

Ordinary People



we don't know which way to go...


bir kadını ağlatmak...

Bir kadını ağlatmak çok zor değildir aslında. Kadınlar her şeye ağlayabilir; bir filme, bir şarkıya, bir yazıya... En az erkekler kadar yani! Ama bir kadını yürekten ağlatmak zordur. Eğer bir kadın yürekten ağlıyorsa, ağlatan onun yüreğine ulaşmış demektir. Ama o yüreğin değerini bil(e)memiş olacak ki ağlatan, gözünü bile kırpmadan teker teker batırır iğnelerini yüreğine! İşte o zaman koca bir yumruk gelir oturur boğazına kadının. Yutkun(a)maz, nefes al(a)maz; çünkü o koca yumruk canını çok acıtır. Gözleri buğulanır kadının sonra. Ağlamayacağım, der içinden. Ama engel olamaz işte. Çünkü yüreğine ulaşmıştır birileri ve iğneler saplamaktadır... Bu acıya ne kadar karşı koyabilir ki bir kadın. İnce ince süzülür yaşlar gözünden; önce birkaç damla, sonra bir yağmur seli... Ve kadın ağlar; hem de çok...



Sanmayın ki gidene ağlar kadın! Gidenin giderken koparttığı yerdir onu ağlatan, orada bıraktığı yaradır. O yaranın hiç kapanmayacağını, kapansa bile izinin kalacağını bilir kadın, o yüzden ağlar. Ama bilir misiniz, ağlamak kadınları olgunlaştırır. Her damla, daha çok kadın yapar kadınları. Her damla bir derstir çünkü. Bazen kadınlar ağladığında çoğu insan, ağlama niye ağlıyorsun ki, değmez onun için derler. Bilmediklerindendir böyle demeleri. Çünkü yürekleri acıyan kadınlar ağlamazlarsa, ölürler. İçlerindeki zehirdir onları öldüren! Ağlayarak o zehirden kurtulur kadınlar, o irini temizlerler yaralarındaki! Çünkü bilirler, o irin temizlenmezse iltihaba dönüşür yaraları. Dönüşmemesi lazımdır oysa. O yüzden de bolca ağlarlar.

Zaman geçer sonra. Kadınlar kendilerine sarılmayı öğrenirler. Umarım öğrenirler, yoksa ruhlar sapkın yollara çarpar kendini. Sapan ruhların doğru yolu bulması da yeni acılar demektir. Bunu bilir kadınlar, o yüzden eninde sonunda öğrenirler kendilerine sarılmayı... Çok ağlayan kadınlar, bir çok şeyden vazgeçen kadınlardır aslında. Her damla olgunlaştırır kadınları evet ama olgunlaştıkça o safça inandıkları aşk gerçeği onların gözünde küçülür. Küçüldükçe değerini yitirir ve işte o zaman kendilerine sarılıp, yeni bir kadın yaratırlar kendilerinden. Güçlü, yenilmez, mağrur ve aşka inanmayan... İnsanlar soruyorlar çoğu zaman neden bu kadar çok bekar kadın var diye; hepsi kariyer derdinde olan. Çünkü inançlarını yitirdi o kadınlar. Zamanında yüreklerine o kadar çok iğne saplandı ki, o kadar çok ağladılar ki! Artık kendilerinden başka bir doğru olmadığına inanıyorlar, o yüzden kendilerine sarılıyorlar. Çünkü biliyorlar ki sarıldıkları adamlar onları hak etmedi; hem de hiçbir zaman! Hep bir çıkarları oldu sarıldıkları adamların.

E o zaman niye sarılsınlar ki! Niye sarılalım ki! Etrafınızda yürekten ağlayan bir kadın varsa bilin ki olgunlaşıyordur. Bilin ki, gerçekleri kabul etmeye başlamıştır. Bilin ki, artık aşkın olmadığına inanmıştır. Bilin ki, sarılacak tek bir doğrusu kalmıştır. O da kim, ne diye sormayın artık. Çok ağlayan kadınlar, eninde sonunda kendilerine sarılırlar çünkü...



ps. Bu yazıyı ben yazmadım, bana ait değildir. Yazı Aziz Nesin'in diye biliyordum ama şimdi değilim. Yılmaz Erdoğan, Ahmet Altan ya da başka bir isme ait olabilir bu yazı. Kime ait olduğu bilinmiyor. Siz biliyorsanız bana bildirirsiniz, bilene kadar bu şekilde bırakacağım. Ama internette aratıp forumlarda bloglarda gördüklerinize inanmayın. Hepsi başka başka yazıyor çünkü. Elinizde kime ait olduğuna dair bir bilgi varsa gerçekten, bildirin lütfen.

Always On My Mind



hangi şaraptalar, tadamadım