Günlüğüm - Anasayfa RSS ile kolayca takip edin ;) Aklınıza gelen neyse benimle paylaşın :)
Günlüğüm - Anasayfa
Türk Blog Yazarları

iki bin sekiz


Bir yıl daha bitiyor. Yarın 2007'nin son günü.
Her ne yaşadıysanız,
ne kadar zor olsa da, ne kadar güzel olsa da,
her ne olursa olsun hepsi geride kalacak.
Yeni bir yıl başlayacak yarından sonra...
Sözkonusu olan sadece yıl hanesinin bir basamak
artması değil, ömrünüzden bir senenin daha eksilmesi.
Bir yıl daha yaklaşırken ömrünüzün son noktasına,
bundan sonraki hayatınızın ilk gününü yaşıyorsunuz.
Bu şekilde başlasın yeni yıl, yeni hayatınız...

Dilerim tüm güzel dilekleriniz gerçek olsun,
herşeyden önemlisi hayırlısı neyse o olsun ;)

Mutlu yıllar diliyorum herkese,
sevgilerimle...

:)



2007 için uzun bir isim listesiyle kutlamıştım yeni yılını sevdiklerimin. bu listeye devam etmek, her yıl yeni isimleri eklemek istiyorum. yeni insanları tanımak, dünyayı yeniden keşfetmek gibidir. görmediğin bir şeyi görmeni sağlar yeni bir insan, okumadığın bir sayfayı okumanı, bilmediğin bir şeyi öğrenmeni.

yeni yılda yeni dünyalar keşfetmenizi diliyorum :)


ilknur'un, öznur'un, mert'in, ayşen'in, aysun'un, mert'in, mete'nin, cihan'ın, burç'un, tülay'ın, zeliha'nın, hakan'ın, buket'in, başak'ın, pınar'ın, volkan'ın, eray'ın, deniz'in, zeynep'in, figen'in, ada'nın, aydan'ın, mustafa'nın, senem'in, sevinç'in, selma'nın, gökçe'nin, gökhan'ın, halil'in, selma'nın, fatih'in, yusuf'un, aybars'ın, elçin'in, ayça'nın, elif'in, ömer'in, özden'in, pelin'in, gürkan'ın, didem'in, burak'ın, gülten'in, saadet'in, anıl'ın ve ailesinin, aslı'nın, eda'nın, ömer'in, murat'ın, neslihan'ın, fatih'in, nihan'ın, berke'nin, nagehan'ın, selim'in, özlem'in, gizem'in, moonsun ve kocasının, yeliz'in, metin'in, gökhan'ın, tunç'un ve ismini yazmayı unuttuğum diğer herkesin, tüm blog yazarlarının, bloguma yorum yapanların, bloglarına yorum yaptığım insanların yeni yılda tüm güzel dilekleri gerçek olsun ;)



yeni yıl bu şarkıyla başlasın...



ve artık sonum çok yakın…
son perdeyle yüzleşmeye hazırım.
dostlarım, açık konuşacağım!
net olduğum kati durumumu açıklamalıyım.

hayatı dolu dolu yaşadım…
her yolu baştan sona dolaştım…
ve dahası, çok daha fazlası,
hepsini kendi yolumla yaptım!

pişmanlık mı? var elbette biraz…
ama sözü edilmeyecek kadar da az!
hep yapmam gerekeni yaptım…
ve hepsine istisna olarak baktım.

planladım her dersini hayatın,
ve yolumdaki her dikkatli adımı.
ve dahası, çok daha fazlası…
hepsini kendi yolumla yaptım!

evet, oldu bazı zamanlar…
eminim biliyordunuz!
çiğneyebileceğimden fazlasını,
ısırdığım zamanları.

ama bütün bunların yanında,
bir an bile şüphe duyduğumda…
hemen yuttum o lokmayı,
ve tükürüverdim dışarı!
yüzleştim tümüyle,
ve hep bastı ayaklarım yere…
hepsini kendi yolumla yaptım!

sevdim, güldüm, ağladım…
kaybetmekten payımı fazlasıyla aldım!
ve şimdi… yatışırken göz yaşlarım,
hepsini gülümseyerek hatırlarım!

düşündüm de bütün bu yaptıklarım…
utanç duymadan anlatılır mı?
utanç mı? hayır, hayır, bu ben değilim!
hepsini kendi yolumla yaptım!

bir adamın nesi var?
eğer kendi değilse, o hiçbir şey.
gerçekten hissettiklerini söylemek…
başkalarının diz çökeceği kelimelerle değil.

kayıtlar söyler, yaşadım doyasıya.
hem de kendi yolumla...


ps. Şarkının Türkçe çevirisini fikir atölyesinden aldım ;)

Aman efendim reca ederim :)


Aylar önce Fatih'ten bulmasını istemiştim bu şarkıyı bloga koymak için ama sonra unuttum :) Şimdi blogta yazmayı düşündüğüm o kadar şey varken ama hiçbirini yaz(a)mazken yani içimden yazmak gelmiyorken aklıma geldi, iyiki de geldi. Beni alıp eski zamanlara götürüyor bu şarkı her dinlediğimde ve her dinlediğimde mutlu oluyorum. Eski zamanlar derken eski sevgili falan anlamayın :P Eski zamanlardan kastım 30'lu 40'lı yıllar. Ne kadar naif, ne kadar incelikli bir yanı vardır bu şarkının. Her dinlediğimde tebessüm etmemi sağlıyor. Uzun lafın kısası beni mutlu ediyor ;)

2007 'nin son hafta sonu, son cumartesi gecesi, yarın da son pazar günü... Bir seneyi daha deviriyorum, daha dün gibi ilk gününü hatırlarken. 2007 'nin kendim için kritiğini yapıp, 2008 hedefleri ve hayalleri yazar mıyım bil(e)miyorum. Yazarsam okursunuz artık :)

Herkese iyi geceler, iyi pazarlar...

sevgiler,
u:

Güzel 1 İnsana :)

Aslında yazılacak pek bişey yok. Seni özetleyen şey 3G.

G üzel
G ıcık
G eyik

:)))

Mevlana'nın bir sözü var ya "Ya olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol" diye. İşte olduğu gibi görünen, kimseden kendisini saklamayan, bazen gıcık bir tarafı olsa da her zaman içten, her zaman samimi güzel 1 insan. Tanıdığım için çok mutluyum gerçekten seni. Önümüzdeki hem uzun hem kısa zaman diliminde buralardan çok uzaklarda bir yerde Snickers'a hasret kalıp ilim irfan öğrenmeye gidiyor kendisi :) Ama bu bir elveda değil. İnsan hayatından çıkarttıklarına veda etmeli, elveda demeli. Aylarca doğru düzgün bir iletişim kuramayacağız belki. Belki de oralarda kalacaksın, senin kıymetini anlayacaklar :) Daha da uzun bir süre geçecek, kimbilir belki yıllar. Ama sen değerini yitirmeyeceksin, hep allan 2nci duygusalı olarak kalacaksın benim gözümde :)))

Bir ömrün hikayesi
Sığar mı bilmem satırlara
Yaz desem anılara
Sırlarımı ele verir mi

Gül gibi hatıralar
Tül gibi beni sarar
Daha dün yaşananlar
Hem yakın hem uzaktalar

Su gibi aktı yıllar
Deryada bir damla kadar
Yaşadım şahidimsiniz
Yıllar sizden kim korkar


Dilerim orada herşey istediğin gibi olur. Sana kalbin kadar temiz bu blog yazısını yazdığım için teşekküre gerek yok :P

Allan 1nci duygusalı olarak içimden geldi, yazdım :)

Bu arada benden başka kimlere söyledin ecnebi memleketlerine gideceğini, hiç yakıştıramadım. Bak gazetelere haber olmuşsun, görünce şoooook oldum!!!


dibine not: güzel 1 insanın blogu serapkoc.blogspot.com, okuyunuz :))

Düşüncemin çiçeğindesin



bil bakalım sen nesin ?

Olsam olsam :)

Aslı beni bir hafta önce mimlemişti. O olsam ne olurdum, bu olsam ne olurdum diye sorulara cevap vermem gerekiyor :) Araya bayram girince biraz gecikti. Mimle alakasız ama "olsam" kelimesi geçince Bülent Ortaçgil 'in malum şarkısı geliyor her daim aklıma :)

Su olsam ateş olsam göklerdeki güneş olsam
Konuşmasam taş olsam yine de oynar mısın benimle?

Sus olsam kusur olsam ağızdaki küfür olsam
Doguştan esir olsam yine de oynar mısın benimle?

Sayılmasam kaç olsam topraktaki güç olsam
Aptal gibi suç olsam yine de oynar mısın benimle?


Aslı'nın mimine cevap vereyim şimdi.

Yemek olsam ne yemeği olurum?

Sandviç olur muydum acaba? Hazırlaması, sindirilmesi kolaydır. İçine sevdiğin pek çok şeyi koyup hazırlayabilirsin, doyurucudur. Ama ana yemek değildir dimi? O nedenle bunu geçelim. Portakallı ördek mi olsam acabaaa :P Olsam olsam çikolata olsam ben :))) İnsanları mutlu etsem :)

Müzik aleti olsam ne olurum?

Bu da zor bir soru. Gitar olmak isterdim, Mark Knopfler ya da bir Mariachi'nin ellerinde.

Araba olsam ne olurum?

Çevre kirliliği yaratmanın lüzumu yok :P Bob amcanın dediği gibi aslında "My feet is my only carriage" :)) Ama oyunbozanlık yapmayalım. Madem bir araba olmak gerekiyor, ne olurdum acaba? Jaguar olurum :D Nedeni yok, seviyorum uleennn :)

Aylardan hangisi olurum?

Eylül elbette. Nisan doğumlu olsam da Eylül'ün yeri ayrıdır benim için.

Ayakkabı olsam ne olurum?

Daha önceki postlardan birisinde ayakkabı fotoğraflarımı koymuştum. O ayakkabılarımı rengiyle, rahatlığıyla çok seviyorum. Yağmurlu havaları sormayın sakın :D O zaman da bot olurum. Ne istersem onu olurum :P

Kıyafet olsam ne olurum?

Jean olurdum, rahat rahat. Kendimi kasmanın anlamı yok :))


Ben kimseyi mimlemiyorum ama isteyenler pas almak için yorum kısmından başvuruda bulunabilirler :P

Kehitystis - Kısa Seçmeler 1

<br />Liman<br /><br />Bir limandım ben<br />sen yanaştın<br />Yüklerini bıraktın<br />ve ayrıldın<br />Başka denizlere<br />Başka limanlara<br /><br />Rengârenk<br /><br />Mavi gözlerindi<br />Yeşil kolyen<br />Kırmızı dudakların<br />Sarı saçların<br />Beyaz tenin<br />Ve siyah<br />elbisen

Yalan

Nasıl yazıyordu romanda hatırlamaya çalışıyorum. Sanırım şöyleydi; gerçek, yalanın donup kaskatı olmuş halidir. Buna benzer bir şeydi. Hayatımızın odak noktasındaki şey yalan günümüzde. Hepimiz bir şekilde, bir yerinden yalana bulaşıp onun esiri haline geliyoruz farkına bile varmadan. Tahsin Yücel "Yalan" isimli bu romanında yalanı, bireyin ve toplumun yalanla olan ilişkisini gözler önüne sermiş. Ticarete, eğitime, politikaya, ilişkilerimize, iş yaşantımıza, inanışlarımıza sinmiş olan yalanı Yusuf Aksu ve çevresindekilerin karakterlerinde bizlere aktarmış. Hayatı boyunca yalan söylemediğini söyleyip tüm hayatı bir yalan üzerine kurulu Yusuf Aksu romanın kahramanı. Daha henüz onyedi yaşındayken yaşamını kaybeden arkadaşı Yunus Aksu'nun ardından hayata küsen, hayatı sadece ansiklopedi sayfalarından öğrenen, o sayfalarda yaşayan bir ihtiyarın öyküsü. Ömrünün son günlerinde yaşadıklarının trajikomik hikayesi. Yusuf Aksu, Yunus Aksu, Bayram Beyaz, Erkek Cemile, Zeynel Duman, Prof.Dr. Osman Nuri Balcı, Firuz Polat, Beşinci Murat,Cazibe Çelebi ve diğerleri... Romanla ilgili en büyük üzüntüm sevdiğim bölümlerin altını hiç çiz(e)memiş olmam. O kadar çok güzel bölüm var ki aslında unutulmaması, gözden geçirilirken arada dikkat çekmesi gereken. Artık ileride bir kez daha okuduğumda kısmetse :) Ama gene de bir bölümü burada paylaşmak istiyorum sizlerle. Romanın sonlarına doğru Dostoyevski'ye bir saygı duruşunda bulunmuş Tahsin Yücel konuşturduğu karakterlerle.



"Peki önemli olan ne sence?"
"Yaşamak, bir de yaşamayı bilmek, bir de yaşamın değerini bilmek. Bir de görmek, evet, görmek, en iyisi bu. Bunu Dostoyevski kadar hiç kimse öğretemez bize. Dostoyevski herşeyin özüne götürür insanı, herşeyin özünü gösterir olduğu gibi."
"Nasıl yani?"
Beşinci Murat, neredeyse sinirli bir devinimle, Budala'nın Türkçe'sini aldı, sayfalarını hızla çevirmeye başladı. Sonra kitabı Yusuf Aksu'nun önüne koydu.
"Şurayı okudunuz mu, hocam? Şu idamlığın son dakikaları konusunda anlatılanları?" dedi. "Ona öyle geliyordu ki şu beş dakikada öyle çok yaşam yaşayacaktı ki şimdilik ölümü düşünmeye hiç gerek yoktu. Sonra şurası hocam," diyerek bir iki sayfa daha çevirdi. "Evet, bir de şurasını okuyalım hocam! Daha yaşayacak çok zamanım var, bu üç sokak geçilecek daha, sonra şu sokak, sonra sağ yanında bir fırın bulunan sokak... Fırına gelinceye kadar çok zamanımız var daha. Ölmek üzere olan adamın bu yaşam tutkusu, yaşamın bu karşı konulmaz, bu ölümü unutturan gücü!




Tahsin Yücel'in 2003 Ömer Asım Aksoy ve Yunus Nadi Roman ödüllerini de alan "Yalan" isimli bu romanını okumanızı tavsiye ederim ;)

Bayramın 3ncü günü

An itibariyle bayramın 3ncü günündeyiz, iyi bayramlar :D

Verimsiz geçen bir günün akşamını gayet güzel geçirdim. Ne zamandır aklımda olan güzel bir filmi seyrettim, sevdiğim bir arkadaşımla uzun bir telefon konuşması yaptım, uzun zamandır araya başka kitapların girmesi ve tezat şekilde hiçbir şey okumak istemiyor olmamdan ötürü bitiremediğim bir romanın 220 sayfasını azimle okuyup bitirdim :)

Bloga o kadar çok şarkı ekleyesim var ki ama o kadar çok eklersem bundan da rahatsız olacağımı biliyorum. Gene de gecenin şu saatinde en azından üç tanesini sizlerle paylaşmadan ol(a)mayacak. Umarım siz de benim gibi severek dinlersiniz bu şarkıları. Son bir kaç gündür çok dinledim, hala da dinlemeye devam ediyorum ;)

Herkese iyi geceler, sevgiler... Ve unutmadan tekrar iyi bayramlar :P


Ümit öylece kaldı da

Ümit edeni söyle kim aldı


Hiç kimse, hiç kimse benim kadar

Tanıyamaz asla seni, sen kendinde buldun beni


İncitmek istememiştim seni

Kıskanç adamın biriyim sadece


Öykü Berk Kısmet

Üç ay kadar önce sizlerle Evlerinin önü boyalı direk (Tango) 'yu paylaşmıştım blogta. Bu arada konuyla alakalı bir itiraf, bu videonun linkini bana Erkan göndermişti. Hakkını teslim atmak lazım :P

Neyse, videoyu yayınlarken:

bu grubun adı nedir? kimlerdir?
cd'leri nereden temin edilir?
süpeeeeeeeeeerlerrrrr :)))

demiştim. Ve sesimi duymuşlar sanırım :)

Kendi albümlerini çıkartmışlar " Kısmet " adında.

Anlam veremediğim bazı şeyler var, hem sizlerle hem de okurlarsa Öykü ya da Berk ya da müzik şirketleriyle paylaşmak istediğim.

Ama önce şu iki videoyu ayrı ayrı izlemenizi istiyorum.

1- Muhteşem güzellikteki müziklerini dinleme fırsatı bulduğumuz, kim olduklarını merak ettiğimiz, büyük bir keyifle Youtube'tan izlediğimiz amatör videoları

2- Sanırım müzik kanallarında izleyebileceğiniz, kaset çıktıktan sonra çekilen klipleri

Öncelikle amatör videoda çok daha doğal, çok daha samimi geliyor herşey; görüntü, ses, mimikler. Klip çok yapay olmuş. Simsiyah bir ortamda Öykü'yle Berk duruşları ve kıyafetleriyle doğallıklarını yitirmişler. İki videoyu da birkaç kez izledim şimdi, Youtube'ta ilk dinlediğim halini çok daha seviyorum ve o haliyle dinlemeye devam edeceğim. Basit bir detay var mesela. Şarkının bir yerinde Berk söylmeye başlıyor "aman bir bahçaya giremezsem" diye. Bu esnada Öykü "ri ri ri ri" diye bişeyler söylüyor. Amatör videoda da var aslında bu ama hiç dikkat çekmeyecek derecede var. Klipte daha ön plana gelmiş ve zorlama olmuş gibi geldi bana. Böylesi bir klip yerine Taksim'de ya da ne bileyim Anadolu'da bir köyde, kasabada geçen bir klip hazırlamış olsalardı daha güzel olurdu. Hiç olmadı amatör video bile çok daha iyi olurdu bu klipten.

Gelelim albüme. Ben Megavizyon'da gördüm bugün :)) Aldım elime kulaklığı en az 20 dakika dikilip şarkıları dinledim :D

Albüme geçmeden Youtube'taki video ile ilgili bişey. "We Play" sanırım albümü çıkartan müzik şirketi. Youtube'a bir video koymuşlar ama Embed yapma özelliğini engellemişler. Yani alıp kendi blogunuzda yayınlayamıyorsunuz. Neden böyle birşeye gerek duydular çok merak ettim? Amatör videolarından bahsediyorum. Siz koymazsanız birisi çıkar koyar onu.

Albüme geçelim. "cd'leri nereden temin edilir?" diyen ben, hem Megavizyon'da dinlediklerimden, hem de resmi internet sitelerinde dinlediklerimden sonra biraz hayal kırıklığı yaşadım. Keşke sadece bir Youtube efsanesi olarak kalsalarmış dememe ramak kaldı.

Resmi internet sitesindeki biyografide Berk "Hayali, İspanya’daki hayatın içine girmek, çingenelerle tanışmak, flamenco’yu deneysel ve kişisel bir süreç olarak yaşamaktı." demiş kendisi için. Gerçekten güzel bir hayal ve gerçeğe dönüştürmüş olduğu için tebrik ediyorum kendisini. Çok güzel gitar çalıyor bence. Amatör videolarını tam da Vengo'yu izledikten, oradaki müzikleri dinledikten sonra gördüğüm için ayrı bir sevmiştim. O yazılardan birisindeki yorumda Endülüs çingenesi olmak istiyorum diye de yazmıştım :)

Ama gel gelelim flamenko ezgilerini alıp türkçe sözler yazıp bunu insanlara sunduğunuz zaman bu bir kereliğine güzel olabilir ama bir kaset tamamen böyle şarkılardan oluşuyorsa insana o kadar da hoş gelmiyor. Daha doğrusu bana. Sonuçta benim düşüncelerim bunlar. "Doldurdum martinimi" gibi bir şarkı sırf ismiyle bile bana zorlama geliyor (hangi tekel bayisinde martini var :), içinde kullandıkları karadeniz ezgisi de bir o kadar.

Bir sonraki kaset nasıl olacak peki? Aynı şekilde devam mı? Keşke daha özgün bişeyler yaratmış olsalardı bu kadar müzik eğitimi almış, müziğe bu kadar tutkun iki kardeş. İlla flamenko yapmalıyız diyorsanız bence İspanyolca söyleyin daha güzel olur. Bunları üstün müzik bilgimle söylemiyorum elbette. Her ikisinin de müzik bilgisi benden kat be kat fazladır. Ben sadece bir müzikseverim, e tabi bir de potansiyel müşteriyim.

Unutmadan Megavizyon'da kulaklıkları çıkarıp bir sonraki gelenin tepkisini görmek için bekledim :) Benden sonra 18-20 yaşlarında iki genç geldi. Ellerinde birkaç duymadığım, görmediğim yabancı grubun cd'leri de vardı. Öykü ile Berk'in albümünü gören geçnlerden biri eline alıp baktıktan sonra farketti sanırım "aaa bak youtubetaki var yaaa" diye bi tepki verdi. Diğer arkadaşı da gelip baktı. "voleyi vurdular" gibi konuşmalardan sonra "indiririz, forumlara düşer bugün yarın" gibi bir diyalogtan sonra bıraktılar cd'yi yerine. Bunu neden anlatıyorum. Çünkü resmi internet sitelerinde şöyle bir ifade var:

"Emeğimize ve albümümüze, korsan CD almayarak, korsan mp3 indirmeyerek sahip çıkmanızı bekliyoruz. Desteğiniz ve ilginize teşekkürler."

Youtube video paylaşım sitesine koydukları bir video ile meşhur olduktan sonra böyle bir ifadeyi nasıl oluyor da koyabiliyorlar anlayamıyorum. Yazdıklarına katılmadığım için söylemiyorum bunu. Gerçekten emeklerine saygı göstermek gerekli ama ortada büyük bir gerçek var, o da dosya paylaşımı. Hiç kimse engel olamazken buna, böylesi bir yazıyla kendileri engel olabileceklerini düşünmüş olamazlar sanırım. Bunu bildiklerine göre keşke böyle bir klişeye başvurmak yerine başka pazarlama stratejileri geliştirseydi yapımcıları. Turkcell, Vodafone ya da Avea ile anlaşma yapılabilirdi mesela. Sonuçta onları en çok dinleyenler 15-35 yaş arası bir grup var. Yani GSM firmalarının en önemli müşterileri. Bence anlaşma zemini de olurdu. Bilmem kaç kontör karşılığı bir şarkılarını indirebilirdik. Bu şekilde albüm gelirinden daha fazla gelir elde edeceklerine eminim. Şarkıyı indiren başkasına vermeyecek mi? Verecek elbette ama zaten şimdi albüm birileri tarafından internette bir yerlere yüklenecektir eminim. O zaman da değişen bir şey olmayacak. Ama diğer alternatifin onlara daha çok fayda sağlardı diye düşünüyorum ben sadece.

Bir de çok kötü bir web sitesine sahipler. www.oykuberk.com

Web'in ilk dönemlerine ait bir görünümü var. Hiçbir şekilde etkileşim yok koydukları o forum dışında. Blog tarzında olsaydı eminim daha çok işlerine yarardı. Öykü ile Berk'in kendilerini anlattıkları iki üç dakikalık videoları olabilirdi biyografide. Bu herkesin daha çok ilgisini çekerdi. Fotoğraflar bölümüne o son derece yapay fotoğraflar yerine başka fotoğrafları konabilirdi. İletişim bölümünde müzik şirketine ait e-mail adresleri yerine Berk ile Öykü'ye mesaj gönderebileceğimiz bir form olabilirdi. Ayrıca mail adresleri de. Ben pek çok sanatçıya, köşe yazarına, milletvekiline e-mail yoluyla ulaşıyorken niye onlara mail atamıyorum ki? Interneti kullanarak isimlerini duyuran bu iki genç ismin interneti şu an bu kadar kötü kullanıyor olması üzücü.

Çooook uzun bir yazı oldu bu yaaa :))

Çok eleştirdim gibi dursa da aslında başarılı olmalarını çok istiyorum. İkisinin de müzik dünyamızda güzel yerlere geleceğine inanıyorum. Ben müziklerini sevdiğimden bu kadar uzun uzun yazdım, sevmesem bu kadar yaz(a)mazdım.

Bence doğallıklarını kaybetmeliler ve flamenko ezgilerine Türkçe sözler yazmak yerine daha özgün bir müzik geliştirmeliler, daha yaratıcı olmalılar diye düşünüyorum.

Oh bitti :D

akıyorsa gözyaşım kurumasın...



herkese sevgiler...

hiç bi kere hayat bayram olmadı
ya da
her nefes alışımız bayramdı

İyi bayramlar :)

Gerçek denen bilmece


Gerçeğin bir çok yüzü olduğu gerçeğinin gerçek olup olmadığı elbette tartışmalıdır. Dünya gezegeninde yaşayan insanlar olarak gerçek, hep bizimle ilişkisi açısından görünür bize. Yaşantılarımızla kavranır. Algılarımızda, düşüncelerimizde, beklentilerimizde, duygularımızda, düşlerimizde bulunur.

Yaşantılarımızla ulaşabildiğimiz gerçeğin "dışında", "ardında", o gerçeği yaşantılayabilmemize olanak sağlayan mutlak bir gerçeğin olduğunu düşünen, örneğin Kant gibi düşünürler vardır. Gerçeğin, yaşantılarımızla, yaşantılarımızdan devşirdiğimiz bilgimizle sınırlı olduğunu düşünmek dar görüşlülük belirtisidir. Gerçek, şu anki deneyimlerimizle, geçmişte edinmiş olduğumuz bilgi birikimimizle kuşatılamaz, mutlaklaştırılamaz. Gerçek, adım adım keşfedeceğimiz, bir anlamıyla oluşturacağımız, bitimsiz yaşantılarla kendini bize sunar. Sürekli olarak yeni yüzünü gösterir. Belki bütün bu görünüşlerinin "ötesinde", hiçbir zaman bilemeyeceğimiz, şu ya da bu biçimde yaşantısına asla sahip olamayacağımız bir gerçek vardır. Böyle bir gerçeğe inanırım. Yaşantılayamadığımız gerçek, öyleyse ya hiçbir zaman ilişki kuramayacağımız ya da henüz ilişki kurmadığımız gerçektir.

Diğer insanlarla birey olarak birlikte yaşamaktan, benzer bedensel ve ortak çevreyi paylaşmaktan kaynaklanan ortak gerçekliğimiz, kültür yaşamımızın, ortak değerlerimizin, etik ve estetik boyutlarıyla ortaya çıkmasında etkin olur. Bilim bu ortak gerçeklik tabanında işleyişini sürdürür. İnsanlar arasındaki her türlü iletişim, bu ortak gerçeklikten beslenir.

Bu ortaklık tabanında, gerçeklikle ilişkim, bulunduğum nokta, baktığım açı ve tutumumla yürür. Gerçek, durduğum noktadan görünür, yaşamım boyunca hep bir noktadan bakarım; bu "bir nokta" hep aynı nokta demek değildir! Bu açıdan bakılınca, belki de gerçeği ikiye ayırabiliriz:

a) İç gerçek

İç gerçek kendi iç dünyamda ortaya çıkar: Düşler, düşünceler, duygularla. Örneğin, ağrım, can sıkıntım, yaşantılayabildiğim salt bana özgü duyular,duygular. Diş ağrım, duyuyor, acı çekiyorsam gerçektir; düşlerim yaşantımın konusu olduğu için gerçektir.

b) Dış gerçek.

Dış gerçeklik, öteki insanlarla üleşebilme olanağımın olduğu, yine de bulunduğum nokta, bakış açım ve tutumumla bütünleşen yorum gücümle farklı yüzlerini görebileceğim gerçekliktir.

Gerçeklik, kendini keşfedip, icât edecek insanlar bekler. Sanat, bilim ve düşünce odağında her türlü insan yaşantısı, gerçeğe açılan pencere ve kapıları işaret edebilir.

Prof. Dr. Ahmet İNAM


Arı Filmi :)

Güzel bir animasyon filmdi :) Eğlenceli bir cumartesi geçirmemizi sağladı en azından :D Filmdeki ince esprileri bir çocuk nasıl anlayabilir orası ayrı tabi :P Ama herşeyi anlamasına da gerek yok bir çocuğun. O ince esprilerin dışında da bir çocuğa verdiği güzel mesajlar var bence. Yetişkinlerin de keyifle seyredebileceği bir animasyon olmuş.

Filmden sonra Alkım Kadıköy'de güzel dakikalar geçirdim. Ben beğendim orayı ama sanırım yediğim onca çikolatanın beni mutlu etmesinden kaynaklanıyordu :D Sözlüğe bakınca bir sürü eleştiri okudum şimdi :)) Özellikle personeliyle ilgili. Onlarla muhattap olmadığım için bilemiyorum. Ama Kahve Dünyası personeli gayet iyiydi ;)

Vapura binmeyi seviyorum. Eğer hafta sonuysa, Anadolu yakasına geçeceksem ve acil bir işim yoksa, mutlaka vapuru kullanıyorum :) Martılara simit atmayı da çoook seviyorum. Dibine kadar geliyolar insanın :) 3 simit alıp karınlarını doyurdum, simitçiyi bulabilseydim bi tane daha alacaktım :D Şöyle güzel bir fotoğraflarını koymayı isterdim ama cep telefonuyla öyle rüzgarlı havada o kadar hızlı hareket eden martıların düzgün bir fotoğrafını çekebilmek ne mümkün :)

Akşam dönüşte de vapuru kullandım. Dışarıda oturan pek yoktu, ben de mümkün mertebe vapurun içinde oturmadığımdan sessiz sakin bir vapur yolculuğu oldu ;)


ps. Filmi altyazılı olarak izledim ben. Türkçe seslendirmelisi de var elbette. Arı Barry Benson 'ın Türkçe seslendirmesini Cem Yılmaz yapmış. Kendisine sormuşlar "filmin seslendirmesine başlamadan önce ne gibi çalışmalar yaptınız?" diye. "6 ay arılarla yaşadım" demiş, hehe :))))

Odam kireç tutmuyor


Kusursuz Bir Öykü Yazarı İçin On Emir

Yazmakla, öyküyle ilgili bişeyler arıyordum nette ve Horacio Quiroga 'nun "Kusursuz Bir Öykü Yazarı İçin On Emir"ine rastladım, beğendim. Sizlerle de paylaşayım istedim. Semih Aközlü'nün çevirisiymiş.

1. Bir üstada -Poe, Maupassant, Kipling, Çehov- Tanrı'ya inandığın gibi inan.

2. Sanatını ulaşılmaz bir doruk olarak kabullen. Onu aşabileceğine dair hayaller besleme. Aşabilecek duruma geldiğinde, bunu zaten farkında olmadan başaracaksın.

3. Öykünmeye mümkün olduğunca diren, üzerindeki etki yeterince güçlüyse ancak o zaman öykün. Kişilik geliştirmek, her şeyden çok sabır isteyen bir iştir.

4. Körü körüne inan. Başarıya ulaşacak kadar yetenekli olduğuna değil, ama arzuladığın şey karşısında göstereceğin şevke. Sanatını yavuklun gibi sev, tüm kalbini ver ona.

5. İlk sözün nereye gideceğini bilmeden yazmaya başlama. İyi kotarılmış bir öyküde ilk üç satır, hemen hemen son üç satır kadar önemlidir.

6. Bu şartı kesinkes ifade etmek istiyorsun: "Nehirden doğru soğuk bir yel esiyordu." İnsanoğlunun konuştuğu dilde ifadeyi vermek için belirlenmiş sözcüklerden başka sözcük yoktur. Sözlerine sen hükmet, sesli harf gelmiş sessiz harf gelmiş, bunları kafana takma.

7. Gerekmedikçe sıfat kullanma. Zayıf bir ada tutturulmuş renk tayfı kadar faydasızdır bunlar. Değerli birine rast gelirsen, karşılaştırılamaz bir rengi olur. Ama önce onu bulmak gerekir.

8. Kahramanlarını elinde tut ve öykünün sonuna kadar tutarlı bir şekilde taşı. Kurguladığın yolda onları başka şekilde görmeye kalkma. Başkalarının göremediği ya da görse bile aldırmayacağı şeylerle yolunu saptırma. Okuru aldatma. Öykü, laf kalabalığından arınmış bir romandır. Öyle olmasa bile, bunu mutlak bir hakikat olarak kabullen.

9. Duyguların akışına kapılarak yazma. Bırak silinsinler, ama sonra hepsini aklına getir. Bundan sonra duyguları yeniden canlandırabilecek gücün kalmışsa, zaten yolu yarılamışsın demektir.

10. Yazarken ne arkadaşlarını düşün, ne de öykünün yaratacağı etkiyi. Bir araya getireceğin kahramanlarının içinde yaşadığı o küçücük ortamdan başka ilgini çeken hiçbir şey yokmuş gibi anlat öykünü. Öyküdeki yaşantıdan başka bir şey çıkmasın ortaya.



bu su hiç durmaz...


bunu da dinleyin mutlaka...



herkese iyi geceler,
güzel bi hafta sonu olsun...
sevgiler,
u:

Acı gerçekler

Dün okuduğum bir haber sonrasında aslında içimden hemen yazmak geçti ama o an yazsaydım bu kadar sakin bir üslupla yaz(a)mazdım sanırım. Bir davada tecavüze uğradığı iddia edilen Rus kadının durumuyla ilgili olarak gerekçeli karar şu şekilde:

"kadın pazarlayıcıları ile aralarındaki menfaat sürtüşmesinden kaynaklanan iddiaların abartılmış olduğu sonuç ve kanaatine varıldığından ırza geçmenin tıbbi delillerinin mevcut olmadığı... Başlangıçta para kazanmak maksadıyla rızaya yönelik eylemlerin sonradan menfaat sürtüşmesinden kaynaklanan iddialara dönüştüğü sonuç ve kanaatine varıldığından, mahkemenin vicdani kanaati oluşmadığından sanığın bu suçlardan beraatine karar verildi."

Bu kararı okuduğunuz zaman ne düşünüyorsunuz? Mahkemeler somut gerçeklerle ilgilendiğinden tartışılacak bir tarafı yok bu kararın ya da tepki çekecek. Belki söz konusu kadının çok dramatik bir yaşamı vardı, çok acılar çekti, kandırılarak kontrol edemediği bir yaşamın içine sürüklenip yaşadı bunları. Belki de gerekçeli kararda yazdığı gibi olan biten sadece menfaat çatışmasıydı. Hayatın bir çok yüzü var sonuçta, hem olaylara bakış açımıza göre değişir herşey.

Benim sinirimi bozan ve belki ağzımı da bozmama neden olacak şey gerekçeli karardaki şu girişti:

"Yabancı uyruklu kadınların Türkiye'ye ne amaçla geldiklerinin bilinen bir gerçek olduğu..."

Nasıl böyle bir cümle sarfedebiliyor ya da verilen kararla ne ilgisi var bunun? Tıbbi deliller olmadığından mı yoksa yukarıdaki cümlenin yansıttığı bakış açısıyla mı verildi bu karar? İnsanı insanlığından utandıracak bir karar bu sırf bu giriş cümlesi nedeniyle.

Avrupa'nın heryerinde Türkler var. Avrupayı bırakın, dünyanın heryerine gidiyoruz artık. Her yerde Türk var. Bir Türk kızının başına böyle birşey gelse yabancı bir ülkede ve o ülkenin hakimi böyle bir karar alsa ne düşünürdük?

haberi okumak için tıklayınız.



Yeni YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan hakkında gazetelerde, internet haber sitelerinde yazılanları okudunuz mu? Garip bir ülkedeyiz :) Adamın yüklenilecek bir tarafı olmadığından; yani AKP ile yakın ilişkileri, irticacı diye nitelenebilecek davranışları vs. üstüne üstlük ODTÜ gibi bir üniversitede öğrencileri tarafından sevilen bir öğretim görevlisiyse, eşinin başı açıksa, kimi akşamlar demleniyorsa nasıl eleştiri yapılır? "Yeni YÖK Başkanı Nilüfer Göle gibi liberal sosyolog", "Hem matrak, hem YÖK’e karşı, hem de o biçim demokrat!" gibi eleştiriler yapılır :)

Şahsen 12 Eylül askeri darbesinin ürünü olan YÖK gibi bir kuruma hepten karşı olduğum için ben başına kim gelirse gelsin birşeyin değişeceğini sanmıyorum. Bir önceki başkanla ilgili de o makama geçmeden önce ne kadar özgürlükçü ve demokrat olduğu konuşuluyordu ama sonra nasıl bir yönetim sergilediğini gördük. Belki gene aynısı olur, belki de herkesin korktuğu gibi tamamen AKP'ye angaje olur.

Beni asıl ilgilendiren özgürlükten söz etmenin ironisi. Seçilir seçilmez özgürlükten söz edince birileri korktular sanırım :)

Bu ülkenin en temel sorunu bu aslında. Herkes demokrat, herkes özgürlükçü, herkes eşitlikten yana, herkes adaletten yana ama sadece kendisi gibi olanlar için. Türbanlı kız öğrencilerinin üniversiteye gitmesinin demokrasi ve özgürlüğün gereği olduğunu söyleyen aşırı dincilere eşcinsel evlilik gibi bir konudan konuşmaya çalışsanız ya da yanında iki kadeh bişey içseniz vereceği tepkiyi düşünün. Tam tersi de geçerli. Konuşmasının arasında ingilizce, fransızca kelimeler katmadan konuşmayı beceremeyen, her fırsatta Avrupa ve Amerika'yla ilgili bişeyler söyleyip hayıflanan, demokrasi, modernite ve özgürlük savunucusu insanlara türban takmak onun doğal hakkı dediğinizde tıpkı o aşırı dinciler gibi ağızlarından salyalar akarak ve hiç düşünmeden saldırıya geçerler.



Oofff yaaa, neyse...

Ben mi kurtarıcam bu memleketi :P

Aslında olabilir, oyunuzu bana verin :D

Partinin ismi de kolay: HÜP

H A L K I N   Ü M İ D İ   P A R T İ S İ

hehe :)))

Casablanca

Bu film gerçekten tek kelimeyle harika :) Eskilere rağbet olsa bit pazarına nur yağar derler ama inanmayın :P Bu filmi mutlaka izleyin. Hemen herkes bilir bu filmi ama çok iyi biliyorum ki pek çok kişi izlememiştir bile :) Bu filmle ilgili ne yazılır ki? Filmi anlatayım desem çok anlamsız geliyor, filmle ilgili yorumlar da yapmak gelmiyor içimden. Ben en iyisi sinema keyfi yaşamak istiyorsanız izleyin diyeyim ;) Ekşisözlük'teki yorumları okuyunca biraz güldüm, biraz şaşırdım "nasıl yani" dedim, herkesin filmle özdeşleştirdiği "play it again sam" repliğinin aslında Woody Allen 'ın 1972 tarihli bir filmi olduğunu öğrendim :) Söz Ekşisözlük'ten açılmışken yeni YÖK başkanımız sayesinde kutsal sözlük gene gündem oldu. Bilumum köşe yazarları ekşisözlük'te yeni başkan hakkında öğrencileri tarafından yazılanlar üzerinden yorumlar yapıyorlar. Neyse, bu ayrı bir konu buraya karıştırmamak lazım. Gecenin şu saatinde daha fazla bu yazıyı devam ettiremeyeceğim, o nedenle ne diyoruz: play it again sam :)



no matter what the future brings
as time goes by...

olduğum gibi kim görebilir beni ?


İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi

60 yıl önce bugün Birleşmiş Milletler genel kurulunda kabul edildi İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi. O günden bugüne insanlığa ne kadar faydası dokundu, insanların hakları ne kadar korundu tartışılır. Ama dilerim bu bildirideki maddeler tüm insanlar için eşit şekilde uygulanır bir gün.

İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinin tam metni için tıklayınız.

Madde 1: Bütün insanlar özgür; onur ve hakları yönünden eşit doğarlar. Akıl ve vicdana sahiptirler ve birbirlerine karşı kardeşçe davranmalıdırlar.

Madde 7: Yasa önünde herkes eşittir ve herkes ayrım gözetilmeksizin yasanın koruyuculuğundan eşit olarak yararlanma hakkını taşır. Herkesin, bu Bildirge'ye aykırı her türlü ayrıma ve bu tür ayrım gözetici işlemler için yapılacak her türlü kışkırtmaya karşı eşit korunma hakkı vardır.

Madde 12: Hiç kimse, özel yaşamı, ailesi, konutu ya da yazışması konularında keyfi müdahaleye, onuruna ve adına karşı saldırıya uğrayamaz. Herkesin, bu müdahale ve saldırılara karşı yasa ile korunmaya hakkı vardır.

Madde 19: Herkesin düşün ve anlatım özgürlüğüne hakkı vardır; bu özgürlük düşüncelerinden dolayı rahatsız edilmemek, ülke sınırları söz konusu olmaksızın bilgi ve düşünceleri her araçta arama, elde etme ve yayma hakkını içerir.

Blogun hayatımdaki yeri

Miraç'ın blogunu okurken yazdığı son yazıya yorum yazmaya başlamıştım ama son cümleyi okumamıştım.

"Bu mim dalgası farklı kollardan yoluna devam ettiğinden pası biraz riskli de olsa bu yazıya yorum yazacak ilk blog sahibine atıyorum. Öyle hazır pas yok gelin alın kardeşim."

Miraç böyle yazmış :)) Ben de pası kabul edip yazayım geciktirmeden.

1- Blog yazmaya ilk defa nasıl başladım?

3 yıl önceydi umitkurt.blogspot.com adresini alıp bişeyler yazmayı düşünmüştüm. Ama o zamanlar kafamdan geçen bilişim ve internet dünyasıyla ilgili bişeyler karalamaktı. Yazdım sildim, sonra yazdım bıraktım. Eyül 2006'dan sonra ise durmadan devam etmekteyim. Ama kişisel bir blog halini aldı blogum. Blogger'ı kullanmaya devam ediyorum ama umitkurt.com alan adını kullanmaya başladım birkaç aydan beri.

2- Blog yazılarımın konusu belli bir çizgide olması için çaba gösteriyor muyum? Yoksa içimden geldiği gibi mi yazıyorum?

Belli bir çizgisi olması gibi bir derdim yok. Sonuçta benimki kişisel bir blog ve o an içimden gelen neyse onu yazıyorum, yayınlıyorum. Kimi zaman sevdiğim bir şarkının videosu, kimi zaman bir şiir, kimi zaman benim klavyemden çıkan kelimeleri paylaşıyorum insanlarla.

3- Blog yazmak için gün içinde bazı şeylerden feragat ediyor muyum?

Hayır diyebilirim bunun için. Bazen işyerinde de yazıyorum :) Öyle zamanlarda ilginç oluyor. Yazmaya saat 13:00 gibi başlayıp 16:00 gibi bitirdiğim oluyor işlerin arasında. Evde yazdığım zamanlardaysa bişeylerden feragat ediyormuşum gibi hiç hissetmedim.

4- Blog yazmak benim için eğlenceli bir uğraşken şimdi artan bekleyiş yüzünden zorunlu bir hal almaya başladı mı?

Bu soruya da cevabım hayır olacak. Başkalarının beklentileri değil benim içimden geçenler belirliyor bu blogun rotasını. Çok okunmak gibi bir kaygım da yok zaten. Bir süre önce tekil ziyaretçi sayımda alışılmadık bir artış olunca şaşırmıştım ama şimdi bu da normale dönmüş gibi :)

5- Blog yazmayı daha ne kadar sürdüreceğim?

Bil(e)miyorum. Bildiğim birşey varsa o da şu an yazmaktan büyük keyif alıyorum. Çok güzel insanlarla tanışmamı sağladı bu blog ve her geçen gün yeni insanlar tanıyorum, yeni dünyalar keşfediyorum. Bırakacağımı sanmıyorum ;)



Şimdi pas sırası ben de :D

Böyle paslara yanaşmayacağını söylese de bir deliyi,
gurbette ev işleriyle yoğun bi şekilde meşgul olsa da crick'i,
bir aydan fazla zamandır bloguna yazmamış olsa da Aydan'ı,
bloguna koyduğu son fotoğrafları çok sevdiğim HMF'yi,
sağolsun tarifini bizlerle paylaşma cömertliğini gösteren seraphical
öğrencilerinin biricik örtmeni, eğitim dünyamızın İngilizce neferi Buket'i
ve kaynak kodlarına pardon yeldeğirmenlerine karşı savaşan Don Kişot'u mimliyorum :)

for the rest of my life



:)

herkes için güzel bir hafta olsun,
iyi geceler, sevgiler...
u:

Hayat Dersi

Aslında kısa bir zaman önce yazmıştım Steve Jobs'un Stanford Üniversitesi mezuniyet töreninde yaptığı konuşmasıyla ilgili olarak ama bu konuşmayı tekrar dinleyince tekrar yazmadan duramadım. Konuşmayı baştan sona dinlemenizi tavsiye ediyorum. Hayatınıza çok şey katabilir.
(Not:Video türkçe altyazılı)


Korkak Robert Ford'un Jesse James Suikastı

Klasik bir western görmeyi umut edip sinemaya gitmeyin ya da bu filmi izlemeyin derim. Ama şiirsel bir anlatım, olayların, olguların ve insanların psikolojik çözümlemeleri ile doğanın eşsiz güzelliği ilginizi çekiyorsa bu filmi seyredebilirsiniz. Uzun bir film, 160 dakika kadar. Filmin ilk yarısı bittiğinde bana saatlerdir bu filmi izliyoruz gibi gelmişti :) Sıkıldığımdan değil ama filmin şiirsel anlatımı, doğa manzarası, diyaloglar vs. insanda öyle bir his uyandırıyor. Jesse James'in evde normal bir aile babası gibi görünmesiyle aslında tren soygunları yapıp, insanları kolayca öldürebilen bir kanun kaçağı olmasındaki tezat, intihar meyilli olması, Robert Ford'un çocukluğundan itibaren James kardeşlere ve özellikle Jesse James'e olan aşırı tutkusu, Jesse James'in dengesiz kişiliği ve tavırları, Jesse James'in Robert'ın abisiyle evinde gecenin bir vaktinde yaptığı konuşma, Robert'ın Jesse James'i öldürdükten sonra bu ihaneti bir tiyatro oyununa dönüştürmesi, abisinin intiharı, kendisin öldürülmesi... Jesse James rolünde Brad Pitt bence harika bir iş çıkarmış. Özellikle Charley Ford ile evinde gecenin bir yarısı yaptığı konuşma esnasındaki o bakışlar dehşetti. Jesse James karakteriyle karizmasını bir kez daha tescillemiş Pitt. Robert Ford rolündeki Casey Affleck ise harika bir iş çıkarmış. Dediğim gibi durağan, diyaloglarla, şiirsel bir dili olan, klasik westernlerle hiç alakası olmayan bir film bekletisinden uzaksanız bu filmi izleyebilirsiniz. Ben izlemekten keyif aldım, güzel bir filmdi. Bruce Springsteen'in şarkısından dinleyin Jesse James'i.



Jesse James was a lad that killed many a man,
He robbed the Glendale train,
He stole from the rich and he gave to the poor,
He'd a hand and a heart and a brain.


Well it was Robert Ford, that dirty little coward,
I wonder how he feel,
For he ate of Jesse's bread and he slept in Jesse's bed,
Then he laid poor Jesse in his grave.

ps. Videonun ilk 2:30 'luk bölümünde başka bir şarkı var, haberiniz olsun :)

İnsan olmak yetmeli !

İnsan, her zaman kahraman olamaz ama her zaman insan olabilir.

Francis Bacon


Blogun sağ tarafında "Özlü sözler" var biliyorsunuz. Ben eklemiş olmama rağmen her seferinde sanki ilk defa okurcasına bakıyorum bu sözlere. Az önce de acaba hangi söz var diye bakarken bu sözü gördüm ve çok anlamlı geldi bana. Aklıma hemen Mazhar Alanson'un malum şarkısı geldi :)

İnsan olmak yetmez yetmiyor zaten
Süpermen süpermen olmak lazım bazen

Aslında hiç gerek yok süpermen olmaya. İnsan olmak yeterli. Kendin olmak, dürüst olmak, empati kurabilmek, güvenilir olmak... Gülebilmek, ağlayabilmek, kızabilmek, affedebilmek, güvenebilmek, anlayabilmek, kabullenebilmek...

Sonra bu sözü söyleyen kişinin yani Francis Bacon'un nasıl bir insan olduğunu merak ettim. 22 Ocak 1561'de doğan Francis Bacon, Kraliçe 1. Elizabeth'in adalet bakanı Nicholas Bacon'un oğluymuş. Genç yaşında felsefeyle ilgilenmeye başlamış. Babasının vefatından sonra avukatlık yaptığı yıllarda alıştığı lüks yaşama özlem duyduğundan olsa gerek siyasete merak salmış. Kırklı yaşlarındayken Kraliyet ailesine yakınlığı sayesinde Sir ünvanı alıp İngiltere Başyargıçlığına kadar yükseliyor. Ama tüm bunlar sanırım onun için yeterli olmamış ki rüşvet suçundan cezaevine girip tüm makamları geride bırakmış. Hapisten çıktıktan sonra kendini felsefi çalışmalarına vermiş ve 1626 yılında zatürre olduğu varsayılan bir hastalık yüzünden vefat etmiş.

Sanırım sahip olduğu bu yaşam tecrübesi sözlerine yansımış. Kendisinin bir kaç özlü sözünü burada paylaşmak istiyorum sizlerle.

- Gerçek dostu olmamak, yalnızlığın en kötüsüdür.

- İnsan ruhunun selameti için en koruyucu ilaç, bir dostun, gördüğü kusuru sadakatle ihtar etmesidir.

- Para iyi bir uşak, kötü bir efendidir.

- Yıllanmışlığın güzelliği dört şeyde kendini gösterir; yakmak için bekletilmiş odun, içmek için yıllanmış şarap, güvenmek için eski dostlar, okumak için de eski yazarlar en iyisidir.

- Yalanlamak ve reddetmek için okuma! İnanmak ve her şeyi kabullenmek için de okuma! Konuşmak ve nutuk çekmek için de okuma! Tartmak, kıyaslamak ve düşünmek için oku!

Kaynaklar: Vikipedi - Vikisöz

Rindlerin Akşamı



Dönülmez akşamın ufkundayız, vakit çok geç;
Bu son fasıldır ey ömrüm nasıl geçersen geç!
Cihana bir daha gelmek hayal edilse bile,
Avunmak istemeyiz öyle bir teselliyle.
Geniş kanatları boşlukta simsiyah açılan
Ve arkasında güneş doğmayan büyük kapıdan
Geçince başlayacak bitmeyen sükunlu gece.
Guruba karşı bu son bahçelerde, keyfince,
Ya şevk içinde harab ol, ya aşk içinde gönül!
Ya lale açmalıdır göğsümüzde yahud gül.


Yahya Kemal Beyatlı