Günlüğüm - Anasayfa RSS ile kolayca takip edin ;) Aklınıza gelen neyse benimle paylaşın :)
Günlüğüm - Anasayfa
Türk Blog Yazarları

VerveEarth & Okunuyoruz.biz

Zamanında bu bloga başlarken aslında bilişim dünyasıyla ilgili okuduklarımı, duyduklarımı, gördüklerimi paylaşmayı düşünmüştüm. Bilhassa internet dünyasıyla ilgili konularda elbette. Fakat açılmasından çok uzun zaman sonra bu bloga tekrar yazmaya başladığımda daha çok kişisel bir blog halini aldı. Okuduğum kitapları, yazıları, şiirleri, blogları, izlediğim filmleri, duyduğum müzikleri paylaşır oldum. Bu durumdan hiç şikayetçi değilim. Arasıra bu bloga ilk başta hedeflediğim şekilde yazılar da yazsam mı diye düşünüyorum ama sonra vazgeçiyorum. Kısa zaman önce başka bir blog açtım zaten :) Bilmiyorum devamı gelecek mi? Açtım, iki üç yazı ekledim ve sonra kaldı öyle. Belki devam ettiririm. Ama Blogger'ın kıymetini bilmek gerektiğini bir kez daha anladım :)

Neyse, konumuz aslında VerveEarth. Olay şu şekilde gelişiyor. Ben bu sabah erkenden uyandım. İyi ki uyandım. Sabahları güne erken başlamak insana harika bir enerji veriyor :) Özellikle işe gitmeden önce biraz müzik dinleyip, Nutella'dan kaşıklarken surf yapmak :) Yanında bir fincan çay. Demleme çay olmasa da Lipton poşet çay bile süper oluyor. (Aslında Lipton Earl Grey çok severim ama poşette bergamot aromalı çay almayın, güzel olmuyor bence.)

Sabah sabah "Your Blog, Turkey & VerveEarth" diye bir e-posta görünce şaşırdım. Ve şu arada bir gördüğüm spam-mail'lerden birisi olduğunu düşündüm açıkçası. Sonra e-maili okuyunca öyle olmadığını anladım. Aslında olay basit. Google Maps kullanılarak blogunuza diğer insanların ulaşmasını sağlayan bir hizmet. Benzerini görmüştüm aslında. Romanya merkezli bir şirketin açtığı İngilizce bir siteydi ama adını hatırlayamadım şimdi. Üye de olmuştum. Neyse, yakında sayın üyemiz diye bir e-mail gelir mutlaka :)

Konumuz VerveEarth ama bir türlü bağlayamadım konuyu oraya :) Gelen e-posta bana özel yazılmış falan değildi elbette. Ama son dönemde şirketler müşterilerine kendilerini özel hissettirmek istediğinden olsa gerek bu tip şeyler yapıyorlar. Beni etkileyen e-mailin içeriğinden çok konu oldu. "Your Blog, Turkey & VerveEarth" vurucu nokta oldu benim için :)

Gelen e-mail şu şekildeydi :

" Umit,

Your blog caught our attention. I'm the CEO of a recently launched startup for bloggers. We are searching the internet for the world's best blogs by geography, and we found yours for Turkey. I would like to invite you to our site which plots the content of the internet on an interactive map of the world. VerveEarth is an entirely new way to surf the net. It shows spatial and geographic connections that a blog search engine could never reveal.

The site is www.VerveEarth.com. Once on board, you can easily link your blog, update your location, and build a personalized internet world of content. Your blog is important to us because we see you have an active community of readers. If our vision resonates with you, please give us a mention or add our widget to your blog. Please see our FAQ for any questions, and I welcome your feedback.

www.VerveEarth.com

Kind Regards,

Clayton

CEO | VerveEarth.com "


Beni meşhur mu (rezil mi?) edecekler acaba :))

Clayton araştırdığım kadarıyla (google sağolsun) benzerleri gibi Stanford mezunu/öğrencisi bir arkadaş. Yıllar sonra özgeçmişinde şöyle yazabilir. "Clayton'ın olumlu sonuç veren ilk web girişimi Texas'taki evinin garajında kurduğu VerveEarth olmuştu." gibisinden :P

Elin Stanford'lusunun reklamını yapar gibi oldum ya :P Burada Stanford vardı da biz mi okumadık? Bizim apartmanın garajı vardı da biz böyle bir iş mi kurmadık :P

Neyse, benim hoşuma gitti bu olay. Harita üzerinde blogları görmek güzel oluyor. Beğenirseniz kullanırsınız arkadaşlar siz de ;)




Madem bunu tanıttım, kullandığım başka bir Beta web servisini daha tanıtmış olayım. Sevgili İdris Cin'in kurucusu olduğu Okunuyoruz.Biz. Peki ne işe yarar diye soracak olursanız kendi kelimeleriyle ben size aktarmış olayım: "Okunuyoruz.Biz bir sosyal imleme sitesi değildir. Dolayısıyla blog yazılarının popülerliği (listede üst sıralarda yer alması) oylamalara bağlı değildir. Okunuyoruz.Biz, Technorati ya da Blograzzi gibi komple bir blog servisi değildir. Bloglarımızın genel bilgilerine ve genel istatistiklerine bu servislerden zaten erişebiliyoruz. Okunuyoruz.Biz için önemli olan; blog dünyasındaki içeriğin (blog yazılarının) popülerliğini ölçmek ve okuyucularıyla buluşturmaktır."

Sizin de benim gibi blogunuzla ilgili olarak çok okunmak, popüler olmak, para kazanmak gibi bir derdiniz olmayabilir ama gene de kullanmakta fayda var bu servisi. Hangi yazınız ne kadar okunuyor bilmek güzel oluyor. İster sitede anlatıldığı şekilde blog yazılarınıza ne kadar okunduğunu eklersiniz, ister de benim gibi bu özelliğini kullanmazsınız. Çok okunulan yazılarınız olursa sitenin anasayfasında çıkıp meşhur olabilirsiniz :P



ps. Konuyla alakasız ama bu sabah HaberTürk'ün internet sitesine girmek istediğimde "ATSPACE.COM is a very powerful free web hosting service that gives you 50MB of web space and UNILIMITED traffic!" şeklinde bir mesaj veriyor. Artık ya site hacklendi ya da bedava hostinglerinin süresi bitti :P hehe :)))

Şekerbank


Siz ismine aldanmayın! Nüfus cüzdanını kaybetmenin bu ülkede insanın başına ne işler açabileceğini az çok haberlerden, gazete köşelerinden biliyoruz. Her duyduğumuzda, her okuduğumuzda ağzımız açık bir şekilde dinleyip "hadi canım o kadar da olmaz ki!" dedirtir. Peki ya hiç böyle bir olay yaşamadan başınıza bir iş gelse ne düşünürsünüz?

İlknur'un blogunda başına gelen olayla ilgili yazısını okuyup hiç beklemediğiniz anda sizin başınıza da böyle bir olay gelmemesini dua edin. Başka bir şey yapmak mümkün değil çünkü.

Nur-u Muhabbet / ŞEKERBANK MAĞDURU...

ps. Bence bloglarınızda destek olmak için konuyla ilgili bir yazı yayınlayıp, İlknur'un blogundaki yazısına link verirseniz çok iyi olur.

Shichinin no samurai


Son dönemde IMDB listesindeki klasik filmlere merak sardım, iyi ki de sardım. Eğer izlemediyseniz bu filmi mutlaka izleyin.

Yedi samurayı bir ronin biraraya getirmektedir. Ronin ne demek? Kutsal sözlük'te bir yorumda yazdığı şekliyle: "efendisiz samurai demektir. fakat samurai kelimesinin kökü hizmet etmekten geldiği için efendisi olmayan (veya onu savunurken efendisi ölen) ronin yaşama amacını yitirmiş, başarısız olmuş demektir. şerefi lekelenmiştir. bu yüzden genel de harakiri yaparlar ya da ölünceye değin aylak aylak dolaşırlar. olaya bir de şu cenaptan bakanlar vardır: roninler o kadar gururlulardır ki, hiç kimseye hizmet etmezler. fakat kendilerini tanımladıkları "samurai" kelimesi ile ters düştükleri için yine çatal yüreklidirler. efedirler..." İşte böyle bir samurayın etrafında toplanan 6 değişik karakter ve küçümsenen, hor görülen, ezilen çiftçileri haydutlardan korumak için giriştikleri mücadele.

3 saati aşan süresiyle uzun bir film. Filmde kullanılan öğelerin pek çok filme esin kaynağı olduğunu anlıyor insan izledikten sonra. 1954 tarihli siyah-beyaz çekilmiş bir film olduğunu düşünecek olursanız filmin ne kadar büyük bir saygıyı hak ettiğini daha iyi anlarsınız. Filmde ilgiyi en çok çeken karakter Kikuchiyo. Oyunculuğu biraz abartılı bile olsa, tavır ve diyaloglarıyla filme renk katmış. Bugün dahi bu kadar uzun filmlerin seyir zevki yerlerde geziyorken 54 yıl önce Akira Kurosawa'nın yönettiği bu filmi hiç sıkılmadan izledim.

İstanbul Kitapçısı

İstiklal Caddesi'ndeki kitapçıları sayın desem nereleri sayarsınız? Acaba İstanbul Kitapçısını da dahil eder misiniz saydıklarınız arasına? Dürüst olmak gerekirse ben etmeyebilirdim kısa süre öncesine kadar. Çölde vaha gibi bir kitapçı İstanbul Kitapçısı aslında, İstanbul hakkında bir şeyler öğrenmek istediğinizde. En azından bana öyle geliyor. Büyük bir mekan değil ama güzel bir mekan. İstanbul Büyükşehir Belediyesi ibaresi bana hep itici geldiğinden, içeride belediyenin yayınladığı kitap, broşür vs. şeylerin dışında bir şey bulun(a)mayacağını düşündüğümden olsa gerek içine adım atmamıştım. Geçende girince çıkmam yaklaşık bir saat sürdü :) İstanbul'la ilgili binin üzerinde çeşitli eseri bulabilirsiniz kitapçıda. Romanlar, çocuklara yönelik kitaplar, tarihi araştırmalar, semtlerle ilgili kitaplar vs. Bunların dışında kitap ayraçları, magnetler, çeşitli süs eşyaları vs. de var. Bir kitabı elime alıp, İstanbul'un 50-60 yıl önceki bir fotoğrafına bakmak ya da bir yazarın yaşadığı dönemin İstanbul'unu tasvir ettiği cümleleri okumak ilginç oluyor. Hiç belirli bir konuyu araştırmak amacıyla girmedim içeri ama dediğim gibi İstanbul hakkında bir şeyler arıyorsanız bence ilk bakmanız gereken yer burası olmalı. Bugün de uğradım. Ben içeriye girdikten sonra caddede birileri yürüyüş yapmaya başladı. Kitapçının önünden geçerken sesleri iyice yükselince içeride bulunan az sayıdaki müşteri ve personel kapıya yöneldi ama ben hiç bu yürüyüşü falan umursamadan içerideki Türk Sanat Müziğini dinlemeye, kitap ayracı seçmeye çalışmaya (kararsızlığım burada da kendini gösteriyor), kitapların sayfalarında eski dünyaları yeniden keşfetmeye devam ettim. Şimdi gördüm, bir de internet sitesi var. Yalnız siteyi pek beğenmedim, güncel gibi de gelmedi bana. En güzeli yolunuz düştüğünde uğrayıp bir bakın kitaplara ;)

Sonrasında Megavizyon'a gidip biraz da orada baktım kitaplara. Cevaplar Kitabı'nın "Mutlaka başarılı olacaksın." cevabıyla mutlu oldum :P Oradan çıkıp ıslak hamburger yemeğe gittim :))

Güzel 1 insanla telefonda konuştum. Pek bir dertliydi. Afrupa sevdası başına ne işler açtı :P Umarım kısa sürede her şey daha güzel olur onun için ;)

Uzaklık-yakınlık kavramları o kadar göreceli ki. En yakınımızdaki insanlar bazen bizlere en uzak insanlar olabiliyorlar. Ya da tam tersi aranızda binlerce kilometre olan insanlar çok yakın. Neyse, bu konuya girmeyelim. Bunları düşündüm çünkü, Londra'daki bir arkadaşımı merak edip telefonda konuşup onunla dertlenirken, Miami'den çoook güzel bir kart aldım, mutlu oldum :))) Küçük ama çoook güzel bir karta ne kadar çok şey sığdırabiliyormuş meğer insan :D Çoook teşekkürler ;)

Bir haftayı daha bitirdik, umarım yeni hafta herkese güzellikler getirir. Yarınınız bugünden daha güzel, daha verimli olsun.

Sevgilerimle,
u:

yalnız kalsın yalnızlıklar


sahillere dalgalar,
dalgalara rüzgarlar,
rüzgarlara bulutlar muhtaç.

bulutlara yağmurlar,
yağmurlara topraklar,
topraklara ağaçlar muhtaç.

ağaçlara çiçekler,
çiçeklere mevsimler,
mevsimlere zamanlar muhtaç.

* * *

yine de sen bilirsin.

* * *

herkese iyi geceler, iyi pazarlar :)

sevgilerimle,
u:

tea sugar at dream

Son zamanlarda pek yaz(a)madım. Aslında yazmayı istediğim çok şey var, kafamda düşünceler dolanıp duruyor ama ifade etmekte güçlük çekiyorum. Bir kısmını da sanırım burada yazmayı istemiyorum. Çok fazla gizlim saklım yok. Hiç yok diyemem, dersem yalan olur. Hepimizin gizlisi saklısı var ne de olsa. Olduğu gibi görünen, göründüğü gibi olan bir insanım ama her şeyi de paylaşmak olmuyor :)

Elimde aldığım ama okuyamadığım kitaplar vardı. Ve bu kitaplar bitene kadar başka kitap almayacak, okumayacaktım. Bu kuralı önce Stephen King'in "Yazma Sanatı" için bozdum. Bugün de sevdiğim başka bir yazarın kitabını aldım, dayanamadım :) Kısa sürede okuyacağıma eminim. O zamana kadar merakla bekleyin :P

Şu an neden bilmiyorum başım ağrıyor. Başağrılarımın acaba gözlerimle bir alakası olabilir mi? Bunca yıldır bilgisayar kullanıyorum, belki de yakında bir göz doktoruna gitmeliyim ama bunu yapacağımı sanmıyorum :) Gözlerimde herhangi bir sorun hissetmiyorum, görme yeteneğim gayet yerinde.

Son dönemdeki türban tartışmasıyla ilgili yazayım dediğim çok oldu ama yazmadım. Olay öyle bir noktaya geldi ki, tıpkı rakip takımların fanatik taraftarına döndü karşıt görüşteki insanlar. Ne yazarsam yazayım, ne kimsenin düşüncesini ne de olayların akışını değiştiremeyeceğimi bildiğimden bu nefretle beslenen kavgayı dışarıdan izlemek en güzeli oldu. Sonuçta Tayyip Erdoğan çıkıp bizleri en kalbi duygularıyla selamlamaya devam edecek, ahlaksızlığını aldığımız insanlarla görüşmeye de. Deniz Baykal meclis kürsüsünden fetva verir gibi konuşmaya, eleştirdiği Başbakan gibi din üzerinden siyaset yapmaya. Ve birileri laiklik, birileri de müslümanlık elden gidiyor diye birbirini yemeye.

Yazıma kaldığı yerden devam edeyim. Bir yemek molası vermiştim :)

"Var mısın Yok musun?" diye bir yarışma var, duymuşsunuzdur bir şekilde. Ben hiç özel olarak izlemedim. Bir kaç kez bazı köşe yazarlarının yarışmayla ilgili yazdıklarını okudum ve bir kez haberlerde gördüm o kadar. Çok saçma geliyor bana bu yarışma. "Kim 500 milyar ister" diye bir yarışma vardı biliyorsunuz. Şimdi 1 milyon olarak revize etmişler ve tekrar yayına almışlar. O yarışma daha cazip geliyor bana. En azından içinde bilgi var. Diğer yarışmadaysa sadece kutu açıyorsun. Eskiden de kutular açarlardı pazar günü eğlence programlarında. Mesela rahmetli Cenk Koray "Kutunuzu açıyorum." derdi :) Ama bu yarışma gibi insanların maddi sorunları bir reyting aracı olarak kullanılmazdı eskiden.

Şimdilik bu kadar yazabiliyorum, en iyisi gidip kendime bir kahve yapıp kitabımı bir an önce okuyup bitirmek. Gerçi güzel bir film de izleyebilirim. Cumartesi gecesi ateşi dedikleri bu olsa gerek :P

Yazının başlığının yazdıklarınla ne alakası var diye düşünebilirsiniz haklı olarak. Hiç bir alakası yok :) Yazı başlığı bugün Çiğdem'deki pratik Türkçe dersinden alıntıdır :P

tea sugar at dream <-> te-şek-kür ed-erim :)))

Olga Sakur



karanlık.

yokluğunda her yer karanlık.

sessiz.

sesin olmayınca dünya dilsiz.

gittiğin gün, sahi hangi gündü?

ne önemi var ki, sen gittin.

çiy düşmüş çimen kokunu,

yaprakları kıskandıran gözlerinin rengini,

geceyi utandıran saçlarını,

temiz, pak, süt beyaz tenini,

dünyanın varlık sebebi gülüşünü

alıp gittin...

Kehitystis

Her yerde kar var :)


Bu fotoğraf bugün Erzurum'da çekildi desem sanırım kimse itiraz etmez ama bu fotoğraf bizzat şahsen kendim tarafından İstanbul'da çekildi :))

Kar çok güzeldi ama trafik için aynı şeyi söylemek mümkün değil. Büyükşehir belediyesi çalışıyor(muş). Karayollarına da en içten sevgilerimizi göndermeliyiz elbette. Sanırım bu arkadaşların mesaileri saat 10:00 gibi başlıyor ya da yoğun kar yağışı nedeniyle işe gidemediler :))

Neyse, her şeye rağmen İstanbul'u beyazlara bürünmüş görmek çok güzel.

tonight and the rest of my life


5i1 arada

Snow Cake
Bu filmle ilgili ne denebilir ki. Filmin başında çok kısa süre görülen Vivienne hikayenin odak noktasında. Sigourney Weaver'in canlandırdığı otistik anne Linda karakterine ne demeli. Gerçekten harikaydı. Alan Rickman'ın oyunculuğu da gayet güzeldi. Linda'nın kızının ölümü karşısındaki tavrı, hayata tutunma mücadelesi ve çevresindeki insanların hayatları. Otistik bir anne ve hapisten yeni çıkmış, birdenbire bu kadının hayatına girmiş ve kendi hayatını sorgulamakta olan bir adamın ne ağlatan ne güldüren hikayesi, hayatın kendisi.



The Notebook
Güzel 1 insan olsaydı "allan duygusalı" derdi bana, hehe :)) Efendim şimdiden uyarayım, son derece duygusal bir film :) Uzun zamandır bu kadar etkileyici bir film izlememiştim. Konu klişe gibi gelse de detaylar ve oyunculuklar sayesinde film tek kelimeyle muhteşem. Ayrıca Alzheimer hastalığının neler yapabileceğini anlayınca insan korkuyor. Çok saçma gelebilir ama ölmeyi tercih ederim herhalde böyle bir durumda. Sevdiklerimi, geçmişimi hatırlayamamak, çok kötü gerçekten. Filmi mutlaka izlemenizi tavsiye ederim. Bir kere izledikten sonra tekrar izlenebilecek bir film ve ileride tekrar izleyeceğim eminim ki :) Bu filmi de tıpkı "Snow Cake" gibi Eda'nın blogunda görmüştüm. Açıkçası bu filmi izlemeyi ilk başta düşünmedim ama sonra küsel bir insanın "tam senlik" demesi sonucu izledim ve iyi ki izlemişim :) Unutmadan, final sahnesi de çok etkileyiciydi. Filmden bir kaç cümleyi de buraya eklemek istiyorum:

Ben özel biri değilim. Sıradan düşünceleri olan sıradan bir adamım sadece. Sıradan bir hayat yaşadım. Adıma dikilmiş anıtlar yok. İsmim de çok geçmeden unutulacak. Ama bir açıdan herkesin sahip olduğundan daha harikulade bir yaşantım oldu. Ben birini tüm kalbimle sevdim ve bu benim için hep yeterli oldu.

* * * * *

En iyi aşk ruhumuzu uyandıran ve bize daha fazlasını verendir. Kalbimizi ateşe verip, aklımıza huzur doldurandır.




1408
Bu filmi elimde olmasına rağmen uzun zamandır izlememiştim. Sinemada izleyen bir arkadaş hiç güzel değildi falan dediği için. Ama kısa süre önce bitirdiğim Stephen King'in "Yazma Sanatı"nın sonunda bu hikayenin giriş bölümünden örnek verilince izlemeliyim diye düşündüm. Ayrıca geçenlerde Megavizyon'da bu filmi oynatıyorlardı, film alametleri bunlar :) Neyse, bir kez daha anladım ki ben allan duygusalıyım kabul ediyorum :D Film bir kere kötü bir film değil, beğenmeyenler elbette olabilir. Benim yukarıda o kadar etkilendiğim filmi başka birisi izleyip "bırak allan aşkına, ne var bu filmde?" diye sorabilir, siz sakın cevap vermeyin, muhattap olmayın :P Korku/gerilim tarzı filmlerle aram iyi değil. En azından yanımda birisi olmalı izlerken :) Bir de inat yaptım gece izledim bu filmi, dışarıda kar yağıyor, kimseler yok, ses yok, bir de sokak lambaları kapandı mı :D Benim odanın ışıkları zaten kapalı. Çok hoş bir ortam oldu yani :) Neyse, güzel yani geren bir Stephen King hikayesi, John Cusack ve Samuel L. Jackson gibi iki oyuncuyla süslenmiş, gerilim severlerin severek izleyebileceği bir film olmuş.



O Kadın
Sinemada izle(ye)mediğime sevindiğim film olarak hatırlanacak benim için :) Sezen Aksu ismini kullanarak film yapmak bir yere kadar. Zaten sinema filmi denemez bunun için, olsa olsa uzuuuuun bir klip denebilir. Ve kötü bir klip. Ben kısa bir süre izleyip sonra sadece dinledim :) İzlemeseniz de olur bir şey bu, tavsiye etmiyorum ama izlemiş olmak için izleyebilirsiniz ;)



Takva
Bu kadar geç izlemiş olmama üzüldüğüm bir Türk filmi. Erkan Can denince hep aklıma "Mahallenin Muhtarları" gelirdi benim. Oradaki Temel karakteriyle bütünleşmişti. Gerçi "Gemide" gibi bir filmde de oynamıştı ama gene de o kadar uzun süre Temel olarak izledimki başka bişey gelmiyordu aklıma :) Ama bu filmi izledikten sonra aklımda Muharrem Efendi olarak yer edecek. Gerçekten çok güzel bir performans sergilemiş. Güven Kıraç 'ı beğenmedim, canlandırdığı karakteri yansıtamadığını hissettim. Bir tarikat şeyhinin en yakınındaki isimlerden birisi ne kadar paragöz vs. olsa da öyle şaklaban gibi ol(a)maz sanırım :) Erol Günaydın'ın filmde görünmesiyse bence tam facia, hiç konuşmamak lazım. Özellikle hiç bir şey anlatmadan sadece görünümüyle Muharrem'in, Muharrem Efendiye dönüşmesi çok güzel olmuş. İnançlarıyla çelişen yaşadığı şeyleri ve psikolojik travmalarını çok iyi bir performansla aktarmış seyirciye. Filmi çok beğendim. Filmin sonunuysa hem sevdim, hem sev(e)medim. Neden sev(e)mediğimi söyleyeyim önce. Madem böyle din-tarikat-para konularında bir senaryoyla böyle bir film çekiliyor, filmin sonunda daha net bir mesaj olmalıydı. Mesajın ne olacağı değil benim derdim, o senariste yönetmene kalmış ama bir mesaj verilmeliydi diye düşünüyorum. Sevme nedenim de aslında filmin sonundaki bu muğlaklık :) Film, kendi gözünden gösteriyor anlatmak istediklerini ama yargılamıyor kimseyi.

Ve filmden bir kaç mısra...

Çok alametler belirdi,
     vakit tamamdır
Haram, helal oldu
     helal haramdır.
Kendi kendimizle yarışmaktayız gülüm
Ya ölü yıldızlara götüreceğiz hayatı
Ya da dünyamıza inecek ölüm

Nazım Hikmet Ran


google kullanıcılarına faydam dokunsun -3-

Evet, bir kez daha Google kullanıcılarına yardım edecek olmanın mutluluğunu yaşıyorum haftanın son mesai gününde. İşte Google'da aşağıdaki aramaları yapıp sayfama ulaşan kullanıcılara tavsiyeler. Google bana bu iş için para vermeli :P

tezkereye az kalmış ise

Çok feci :) Önce plakaya düşersin. Tek tek illerin plaka kodlarını öğrenmeye başlarsın. Plaka kodlarıyla beraber asker arkadaşlarının memleketlerini de öğrenmeye başlarsın. "Bugün Urfa, artık bişeyler ısmarlarsın" gibi diyaloglarla :) Bu işin eğlenceli tarafı. Ama son günler daha zor geçer gibi gelir. Çok fazla stres yapmamak ve oradaki arkadaşlığın tadını çıkartmak gerekiyor. Şöyle ya da böyle günler geçiyor.

aylardır işsizim

Çok kötü bir durum hakkaten. Türkiye ekonomisi büyüyor(muş) ama nasıl oluyor da büyümeyle işsizlik arasında bu derece bir dengesizlik oluyor anlamıyorum. Ekonomist değilim ama ekonominin büyümesinin işsizlik oranlarını azaltması gerektiğini söylüyor mantığım. Ama böyle bir gelişme malesef yok. Tam tersine herkes bir durgunluktan şikayetçi son dönemde. Peki büyüme nasıl oluyor? Bence büyümeyi sağlayan şey, özelleştirme adı altında ülkenin yarınlarının satılıp bugünlerinin sözüm ona kurtarılıyor olması. Satılacak bir şey kalmadığında neler olacak göreceğiz.

hollywood filmleri izlemek istiyorum

Bu aramayı yapan sevgili Google kullanıcısı, güldürme beni :) Sanki arayıp bulunamayan bir şeymiş gibi :)) Herhangi bir sinema salonuna gitmen, herhangi bir DVD satıcısına gitmen ya da en kolayı televizyonu açman yeterli olacaktır bunun için. Ama şimdi farkettim, belki de sen Bollywood filmleri izlemek istiyor olabilirsin :) Şu Hintlilerin filmleri, dansları ve müzikleriyle insanı eğlendiriyor dimi ;) Eğer öyleyse İstanbul Modern Sinema, 9-21 Şubat tarihleri arasında Bollywood filmleri gösteriyor. Detaylı bilgi için: http://www.istanbulmodern.org

nette ihanetler

Bak bu arama iyi denk geldi bir önceki yazıda bahsettiğim "sanal aş(ı)k" konusundan sonra. Demiştim ya bir önceki yazıda, geçici bir bilinç kaybı diye. Bu durumda aynı. Bazısı da kendi zaafları, psikolojik sorunları nedeniyle bu şekilde davranabiliyor. Ama ihanet kavramıyla internet kavramını birarada kullanmak pek mantıklı değil. Barda ihanetler, alışveriş merkezinde ihanetler, parkta ihanetler, plazada ihanetler, üniversitede ihanetler, lokantada ihanetler vs..vs.. diye de aramalar yapıyor musun Google kullanıcısı? İhanet, her ne şekilde yapılırsa yapılsın ihanettir.

benim salak günlügüm

Hor görme günlüğünü, salak bile olsa senin ne de olsa Google kullanıcısı :P

günlüğüme isim

Mesela geçen gün Erkan'ın alacağı kedisine "dekupe" ismini uygun görmüştük :) Gelelim senin günlüğüne. "Çukulata renkli günlüğüm" diyerek kahverengi tonların hakim olduğu, çok tatlı bir günlüğün olabilir. "Kaptanın seyir defteri" diyerek hayattaki tecrübelerini paylaşabilirsin. "Günden güne" diyerek güzel ülkemizin günden güne ilerlediği yolu yazabilirsin. Şimdi daha başka bir şey gelmedi aklıma. İdare ediver artık Google kullanıcısı ;)

nasıl yaşlanmadan durulur

Konuyla ilgili engin tecrübelerini seninle paylaşabilecek birisinin web sitesi için buraya tıklayabilirsin :P

siyasi partilerden istifa ne şekilde olur

Nasıl olacağı konusunda çok detaylı yardımcı olamayacağım ama istifa ederseniz valla billa güzel olur :) Gelin HÜP'e, sizleri partimize, Halkın Ümidi Partisine davet ediyorum :P

Günaydınnnnnnnnnn :)


Pek öyle keyifli değilim, biraz hastayım
ama bu şirin şey beni mutlu ediyoooo :)))

Seni küllüğünden bile kıskanıyorum

Mübarek Sevgililer gününüz hayırlara vesile olsun efendim, sizleri bu mübarek günde en kalbi duygularımla selamlıyorum :P Şaka bir yana diyeceğim ama her şey şaka gibi. İstanbul'da yaşıyorsanız İstinyePark'ın hazırlattığı reklam panolarını görmüşsünüzdür mutlaka. İstanbul'da yaşamıyorsanız bile Türkiye = İstanbul olduğundan mutlaka haberlerde falan görmüşsünüzdür. "Sevgilim bir odun" diyerek bayan müşterilerinin dikkatini çektiklerine eminim ama potansiyel odunların tepkisini de hesaplamışlardır umarım :) Reklam metini yazarı olmak için acaba belli bir kriter var mı? Yani Nike reklamını da düşününce insan sadece "yuh!" diyebiliyor. Hatırlıyorsunuz dimi o olayı? Unutmuş olamazsınız ya bu kadar kısa bir sürede? Nike yurtdışında "Annenin sana verdiklerini çalkalamaya evet" diye tercüme edilebilecek olan reklamı Türkiye'de "Yaradan’ın verdiklerini çalkalamaya evet" olarak yayınlayınca doğal olarak kimseye yaranamamıştı. İki hatta üç olasılık var. Birincisi bu absürdlüğü şirketin yurtdışındaki bir yöneticisi yapmış olabilir. İkincisi parlak(!) bir fikir bulduğunu düşünen bir şirket yöneticisini tebrik etmek gerekebilir. Üçüncüsü ve en kötüsü bunu yazan bir metin yazarı olabilir. Eğer öyleyse o arkadaşı özel olarak kutlamak lazım :)

Neyse, her şey gibi sevgiyi ve aşkı da ticari bir meta haline getiren kutsal medyamızı, serbest piyasa neferlerimizi bir kenara bırakalım. Başkaları uzun uzun yazmıştır, sizler de okumuşsunuzdur.

Sanal aş(ı)klar var bir de. Sanal kelimesini hiç sevmediğimi bilen bilir. Özellikle internetle ilgili her konuya "sanal alem" diyerek dalanlara dalasım geliyor :P Ama sanal aş(ı)k diye de bir gerçek var. İlköğretim çağındaki çocuklardan tutun da yaşını başını almış hasbelkader bilgisayarla, internetle tanışmış insanlara kadar da geniş bir de aşık portföyü var. Ama buradaki temel yanılsama şu, bu sanal aş(ı)klar durumu internet var diye yok, yaşadıkları şey geçici bir durum olduğu, sahte olduğu için var. Yani msn'de yazıştıkları, birbirlerine e-mail gönderdikleri, görüntülü sohbetler yaptıkları için sanal değil bu aşklar, gerçek olmadıkları için sanallar. Geçici bir bilinç kaybı diyebiliriz. Alkol almak, uyuşturucu kullanmak gibi. Belki o an mutlu olduğunu düşünüyorsun ama sonrasında başını ağrıtıyor, mideni bulandırıyor.

Ben ne niyetle yazdım bu yazının başlığını, nasıl başladım yazmaya ve ne çıktı ortaya :) Pek hoş bir sevgililer günü yazısı olmadı biliyorum ama sevgilisiz bu kadar oluyor :P

Yazının başlığına gelirsek eğer, insan sevdiğini bir küllükten bile kıskanabilir mi? Bu mümkün mü? Mantıklı mı? Doğru mu? Böyle bir şey gerçekten yaşanmış mıdır? Neden olmasın? Ben mi yaşadım? Asla :) Sigara bile içmiyorum! Kıskanılan kişiyi tanıyor olabilir miyim? Tanıyor olsam bile ismini buraya yazar mıyım :P

hehe :)))

Her gününüz sevdiklerinizle, sevgilinizle geçsin efendim,
sevgilerimle ;)

ps. Müziksiz olmaz diye düşünüyorum ve bu şarkıyı ekliyorum ;)


Nefesimi kesecek anlar

Volkan beni mimlemiş. Sağolsun, varolsun :) Tunç'un bu mimi başlattığı yazısında yaptığım yorumda "Mim dönüp dolaşıp bana da ulaşırsa cevaplamak keyifli olacaktır eminim" diye yazmıştım. Biri sesimi duymuş :)


- Loreena McKennitt, Dolores O'Riordan ya da Norah Jones üçlüsünden herhangi birisiyle tanışmak, konserini izleyebilmek :)
- İlk kitabım yayınlandığı an. Ne kadar alçakgönüllüyüm ama ilk kitabım derken, tüm yayınevleri benim peşimde koşuyor sanki :P Ya da ben sürekli yazan birisiyim :) İyice yazar havasına büründüm :P
- Aşık olduğumu hissedip aşkımı açıkladığım o an.
- Baba olduğum an. (Ve evet, ben de bayılırım sanırım Volkan :)
- Bir dünya seyahati.


- Adam akıllı İngilizce öğrenmek, İspanyolca öğrenmeye başlamak.
- Bir hafta sonu Oyuncak Müzesine gitmek.
- Açmayı düşündüğüm, düşünmekten öte alan adlarını, hostingini vs. aldığım iki blogu yayına alıp karalamaya başlamak.
- Bir hafta sonunu İstanbul'dan ve internetten uzakta yalnız başıma kitaplarla geçirmek.
- Organ bağış kartı doldurmak. Tunç'un listesinde görünce, ben de kendi kendime sordum neden yapmadığımı.


- Çok okunan bir yazar olmak isterdim. İnsanların yazdıklarıma, düşündüklerime değer verdiğini bilmenin mutluluğunu, zevkini yaşamayı isterdim. Çok satanlar listesine girip biraz para kazanmakta fena olmazdı :P

Sıra geldi mimlemeye. Fatih'ten başlayacağım ama onun nefesinin ne zaman kesileceğini biliyor sayılırım. Şunun şurasında düğüne ne kadar kaldı :P

Ada, Aydan, Buket, Crick, Moonsun ve Nurum'u da ben mimlemiş olayım :)

Sen bizim babamızsın :)


Aslında gündemi meşgul eden türban ve laiklik konularında yazmamak konusunda bir karar vermiştim. Ama bu dolaylı olarak ilgili, o nedenle yazılabilir :) Gerçi bu kararımdan da vazgeçebilirim, blog benim blogum istediğimi yazarım.

Yılmaz Özdil'in Hürriyet gazetesindeki bugünkü yazısını okuyunca kendimi gülmekten alamadım :)) Haber sitelerinde dün Baba'mızın ızdırap içinde olduğunu okuyunca derin bir üzüntüye gark olmuştum :P Sağolsun Yılmaz Özdil'de konuyla ilgili bir test yayınlamış, ben paylaşmış olayım, sizler de bilginizi ölçmüş olun :))



536 imam hatip lisesinin 327’sini tek başına açarak, erişilmesi adeta imkánsız bir rekor kıran kimdir?

a) Barack Obama.

b) Veli Küçük.

c) Maldonado.

d) Muhtar Kent.

e) Süleyman Demirel.

"Hákim kılınacak olan şeyler, İslam’ın getirdiği ana kaidelerdir, sünneti seniyyedir" diyen kim?

a) Sünnetçi Kemal Özkan.

b) John Rambo.

c) Hidayet Türkoğlu.

d) Bart Simpson.

e) Süleyman Demirel.

"İmam hatipler, imam yetiştirsin diye açılmadı. Dinini bilen doktorlar, avukatlar, mühendisler olsun diye açıldı" diyen toplum mühendisi kim?

a) Cemil İpekçi.

b) Jack Bauer.

c) Burhan Altıntop.

d) Çinturato Pirelli.

e) Süleyman Demirel.

"Müslüman bir ülkede, dinini bilen insanlardan niye korkuluyor ki" diye soran mütedeyyin isyankár kim?

a) Haile Selasiye.

b) Paris Hilton.

c) Memati.

d) Amy Winehouse.

e) Süleyman Demirel.

"Türkiye, laikliği dinsizlik olarak anlamış" diyen felsefe insanı kim?

a) Charles Bukowski.

b) Ayn Rand.

c) Alexandr Sergeyeviç Puşkin.

d) Acun.

e) Süleyman Demirel.

Türkiye’nin usul usul getirildiği "ıstıraplı" noktada, laikliği savunacak belki de en son kişi kimdir?

a) Justin Timberlake.

b) Recep İvedik.

c) Kostas Karamanlis.

d) Shrek.

e) Süleyman Demirel.

Gönlümle başbaşa düşündüm demin


"Sade olsun." dedim garsona hiç bakmadan, içeceğim yoktu zaten kahveyi. Hiçbir şey düşünemiyordum. Ne hissedeceğimi bil(e)miyordum. Aradan uzun yıllar geçmişti. Uzun yılların daha öncesi de vardı. Birden çalan bir telefon ve bitti denilen yarım kalan bir hikayeye geri dönüş. Her şey filmlerde olduğu gibi oluyordu sanki. Geri dönüşler yaşıyordum seyircilerin film kahramanının geçmişini öğrenip bugününe anlamlar yükleyebilmesi için. Garson kahvemi getirip sessizce uzaklaştı. Dün gece ne kadar eğlenceliydi oysa. Yeni bir kadın girmişti hayatıma. Eski karım diplomatın birisiyle evlenip yurtdışına gitmişti, sonunda kurtulmuştum. İşler de yolundaydı. Genel müdür yardımcısı olmuştum çalıştığım şirkette.

Ve bir cumartesi günü sabahın köründe çalmaya başlamıştı telefonum. Açtığımda kalın sesli ve emir verircesine konuşan bir adam ismimi söylüyordu ama anlam veremiyordum. Sabahın bu saatinde kimdi bu Allah'ın belası herif. Başkomiser dediğini duyunca gözlerim ve de uykum açılmıştı bir anda. Kaç yaşına geldik, ne mevkilere makamlara oturduk ama çocukluktan kalma o şartlı refklesle "Buyrun amirim" deyivermiştim bir anda. Böyle bir kaba ses tonuyla duymak tuhaf gelmişti, onun ismini bunca yıl sonra bir başkomiserden duyuyor olmanın garipliğinden önce. "Tanıyor musunuz?" diye soruyordu bana. Tanıyor muydum? Ne kadar tanıyabilmiştim onu? Sanmıyorum, tanıdığımı sandım bir zamanlar ama asla tanıyamadım gibi bir cevabın tatmin etmeyeceğini bildiğimden lafı uzatmadan "Tanıyorum" dedim. Sanırım bu yetmemişti, daha da deşmek istiyordu yıllar önce kabuk bağlayan yaramı. "Yakınınız mı?" diye sordu bu sefer. Bir zamanlar çok kısa bir süreliğine belki demek üzereyken, evet ve hayır arasında bir kaç saniye yaşadığım tereddüt çok garipti. "Evet" demek onu asla unutmamış olmayı kabul etmek demek olacaktı. "Hayır" demekse yıllardır kendimden bile gizlemeye çalıştığım aşkımı inkar etmek. Ama duygusal düşünmemem gerekiyordu. Benim gibi bir para cambazının yapması gerektiği gibi "Yo hayır, çok uzun yıllardır görmedim." diye cevapladım soğuk bir ses tonuyla.

Bu defa telefonun diğer ucunda başkomiser duraksadı kısa bir süre. Sonrasında... Saat onda adli tıbba teşhis için gelmemi istemişti. Yıllar önce öldü dediğim, uzun savaşlar vererek öldürdüğüm kadın gerçekten ölmüştü. Artık yoktu. Kimseye gülümsemiyor, şakalar yapmıyordu. İstiklal'de yürümüyor, vapura binmiyor, uyumuyor, sevişmiyordu kimseyle. Çok uzun yıllardır ağlamamıştım ben bu sabaha kadar. Telefonu kapatır kapatmaz ağlamaya başlamıştım. Hem de ne ağlamak! Kırkına merdiven dayamış bir erkek gibi değil annesinden koparılmış feryat figan ağlayan bir çocuk gibi. Yarım saate yakın yatağımın baş ucunda geceden kalma halimle salya sümük ağladım. Ne geçmişi, ne geleceği, ne de onu düşünmeden. Sadece ağladım. Yarım saatin sonunda isteri nöbeti etkisini azaltmaya başlamıştı ya da ben öyle olsun diye savaşıyordum kendimle. Kalkıp üzerimi değiştirip duş almam lazımdı. "Bu şekilde gidemezsin dimi?" diyordum kendime. Aynı anda aynada kendimi görmek iğrençti. "Ben bu adam olamam. Çaresizce ağlayan, yüzünü buruşturup gözyaşlarıyla yıkayan bir zavallı." diye söylendim kendi kendime. Küfürün bini bir para vaziyette, üstümü değiştirmek ve yıkanmak konusunu es geçerek evden çıkıp arabama bindim.

Direksiyon başında gözlerimi ovuşturdum önce, sonra tokatladım. Bir daha, bir daha, bir daha... İsteri nöbeti galip gelmişti, tekrar ağlıyordum. Yaklaşık on beş dakika da direksiyon başında ağladım, ne içinde bulunduğum durumun garipliğini, ne de onu düşünmeden. Bir süreliğine daha pes etmişti ve ben kendimi toparladım araba kullanabilecek kadar. Köşedeki apartmanın giriş katındaki kadınla göz göze geldik bir an. Yüzünü buruşturmuş, bir eli ağzında bana bakıyordu. Arabadan inip en az kullandığım, en özel küfürlerimi bağıra çağıra söylemeyi istedim dişlerimi sıkarak ama yıllar önce öldürdüğüm kadının ölüsüyle bir randevum vardı.

Kalın sesin sahibi iri yarı başkomiserle selamlaştık. Geceden kalma bir halde olduğum ve gözlerimin şişliği kendini belli ediyordu. "Yakının değildi demi beyfendi? Kusura kalma yani pat diye deyiverdim siz şey deyince yani" diye birşeyler geveliyordu, biraz nezaket bolca acıma duygusuyla. Cevap vermedim, yavaş adımlarla yıllar önce öldürdüğüm kadını görmeye gidiyordum.

İşte o yirmi otuz metrelik koridorda geçen sürede düşündüm onu. Tanıştığımız ilk günü. O zamanlar birisi bana şimdiki beni anlatsa en okkalı küfürlerle beraber güzel bir dayak atardım ona. O zamanlar hayallerimiz, ideallerimiz vardı. Ortak hayallerimiz, ideallerimiz. İnsanlık için değildi hayallerimiz sadece, ikimiz için de vardı düşlerimiz. Bir Avrupa seyahati hatta dünya seyahati. Hindistan'a gidecektik, keşişlerle meditasyon yapıp Nirvana'ya erecektik. Sonra dönüp aydınlık yarınları için savaşacaktık ülkemizin. Tanıştığımızın üçüncü gününde aşık olmuştum ona, üç hafta sonra evlenmekten söz etmeye başlamıştım. Üç ayın sonundaysa ayrılmıştık.

Herkesle arası iyiydi onun, bense herkesi kıskanır olmuştum. "Bana güven." diyordu bana. Güveniyordum ama gençtim, delikanlıydım. Bir sürü derdim, sıkıntım vardı. Param yoktu. Ve her şeyin hırsını ondan çıkarır olmuştum. Bir gün bir mektup bıraktı defterimin arasına. Uzun bir mektup diye düşünmüştüm ilk gördüğümde, oysa ki üç kelimeydi. "Seni seviyorum, hoşçakal." Sonra bir hafta görüş(e)medik. Aynı okulda aynı bölümde okuyup bir hafta nasıl görüşmemiştik hiç bilmiyorum. Acaba okula mı gelmemişti? O zamanlar düşünmemiştim bunları, o zamanlar da pek düşüncesizmişim. Bir hafta sonra İstiklal'de her zaman gittiğimiz kafede yanında arkadaşlarıyla gülüp eğlenirken karşılaştık. Göz göze geldik, yanıma gelecek gibi oldu. Bense köşedeki bir masaya doğru uzaklaştım. O arkadaşlarıyla konuşmaya devam etti, ben ona bakmaya. Müzik kutusuna gidip öldürücü darbeyi vuracak şarkıyı bulmuştum. "Gönlümle başbaşa düşündüm demin, artık bir sihirsiz nefes gibisin, şimdi kal içinde bomboş kalbimin, akisleri sönen bir ses gibisin" diye çalarken, biz son kez göz göze geldik ve ben çıkıp uzaklaştım. Bir daha da gitmedim o kafeye. Bir daha da görmedim onu.

Ve on beş yıl sonra adli tıp morgunda karşılaşıyorduk onunla. Son karşılaştığımızda ben buz gibiydim, şimdiyse o. Yıllar öncesinin intikamını mı alıyordu benden? Gözleri, yüzü, dudakları, uzun saçları... Sevdiğim kadın boylu boyunca yatıyordu, soğuktu, sessizdi, kimsesizdi. Evet, oydu işte. İsteri nöbetim her an galip gelebilirdi, bu adamların önünde olmamalıydı bu. "Evet, o" diyerek teşhis edip tuvalete koştum yavaş adımlarla. Rezil bir koku, olması gerektiği gibi boktan bir tuvaletti burası. Alaturka tuvalete girip kapıyı kapattım. Dişlerimi sıkıp, gözyaşlarımı akıttım. Fayanslara birkaç kafa darbesinden sonra kendime gelmiştim. Yüzümü yıkadım iyice. Ceketimin koluna sildim yüzümü, gözlerimi. Başkomiserin yanına gidince bir sigara ikram etti, hayır diyemezdim. Bu sefer konuşmaya gerek duymuyordu, gözlerim anlatıyordu sanırım tüm hikayeyi. "Başka kimsesi yok mu?" diye sordum gözlerim yere bakarken. "Valla ceketinin cebindeki kaatta senin adınla cebin yazıyordu kardaş. Çıkar herhalde birileri." diye cevapladı. Beni tanımıyordu ama zor zamanlarda kardeşlik kolay olurdu. Yüzüne bakmadan gözlerindeki acıyan bakışları görebiliyordum. "Nasıl olmuş?". Erkek ol biraz "Nasıl ölmüş?" diye sor, öldü o, yok artık. "İntahar etmiş haplan". İntihar mı? Bu o olamaz, benim tanıdığım o olamaz. "İşiniz varsa gidebilirsiniz, biz ararız sizi, başın sağolsun tekrar, mukadderat işte."

On beş yıl sonra, on beş yıl önce ayrıldığımız kafede bir öğlen vakti, geceden kalma, isteri nöbetleri içinde, içmediğim kahvemle, senin mutlak yokluğunda, seni düşünüyorum şimdi ben. İsmimin ve telefon numaramın olduğu o kağıdın ne işi vardı cebinde?

Haritadaki kayıp şehirdi kalbim


Haritadaki kayıp şehirdi kalbim
Hiç kimsenin meydanlarına gitmediği
Coşkuyla akan şelalerini gör(e)mediği
Gülümseyen gökkuşaklarını bilemediği
Ve dünyayı bil(e)meyenlerin mekanıydı
Güzelliklerini göremedi, kayıptı, ıssızdı
Bilmediğini öğrenmişti ve yalnızdı

Kehitystis

Stephen King'ten Yazma Sanatı

Askerdeyken gece saat üçte soğuk beton zemine oturup okuduğum Stephen King romanları geliyor aklıma. Nöbetten gelenler ya da nöbete gidenler garip garip bakarlardı bana. O saatte kitap okuduğum için mi yoksa Stephen King romanı okuduğum için mi acaba :))

King'in kitaplarının bir akıcılığı vardır. Kurguladığı dünyanın içinde buluverirsiniz kendinizi bir anda. Acaba şimdi ne olacak sorusunu hep canlı tutar. Akıcıdır, sizi sıkmaz. Çok fazla romanını okuma fırsatım olmadı ama okuduklarım bunları düşündürür hep bana.

İşte uzun bir süre önce gördüğüm ve alıp almamak konusunda kararsız kalığım bir kitaptı "Yazma Sanatı". Gerçi kararsızlık benim normal halim :)

Geçen hafta bu kitabı alıp okumak için daha fazla bekleyemeyeceğimi anlayınca aldım. Ve büyük bir keyifle, hiç sıkılmadan ve duraksamadan okudum. İlk yüz küsur sayfada kendi geçmişini anlatmış. Sonrasında ise yazma sanatını.

Okumaktan ve yazmaktan keyif alan bir insansanız mutlaka okuyun derim ;)



İş şöyle başlar: masanızı köşeye yerleştirin ve yazmak üzere masaya her oturuşunuzda, masanın neden odanın ortasında durmadığını kendinize hatırlatın. Hayat, sanat için bir destek sistemi değildir. O, gidilecek öteki yoldur.

* * *

Kelimelerin bir ağırlığı vardır. Bir yayın şirketinin yükleme bölümünde ya da büyük bir kitabevinin deposunda çalışanlara sorabilirsiniz.
* * *

Ben günde 2000 kelime, yani on sayfa yazmayı severim. Bu da üç ayda 180.000 kelime eder ki, bir kitap için iyi bir uzunluk sayılır.
* * *

Ne kadar sıkıcı ya da kışkırtıcı olduğuna bakmadan, hoşunuza giden ne varsa deneyin. Eğer işe yarıyorsa mesele yok. Yaramıyorsa, kaldırıp atın. Sevseniz bile kaldırıp atın. Sir Arthur Quiller-Couch bir keresinde "Sevgililerinizi öldürün." demişti ve haklıydı.
* * *

En iyi yazı, yazar için bir tür ilham verici bir oyun olduğu zaman yazılandır ve bu hep, hep, hep, hep böyledir.
* * *
Eğer kitap okumaya vaktiniz yoksa,
yazı yazacak donanımınız ve de zamanınız da yoktur.

6ncı Geleneksel Türk Blog Yazarları Buluşması


Altıncısını da yapıyoruz bu toplantıların. Her toplantıda daha bir belirgenleşiyor toplantının genel hatları, katılımcılar, beklentiler ve yapılması gerekenler.

Bir önceki toplantıya katılanlar veya videosunu seyredenler en çok konuşulan, tartışılan konunun, sayısal ortamda -bilgisayar ya da internet- yazılarımızın fikri mülkiyet hakkını nasıl koruyacağız olmuştu. Bu konuyla ilgili olarak Tasdix 'ten Nahide Mutlu katılarak "İçeriğimizi nasıl koruruz?" konusunda bizleri bilgilendirecek.

Blog yazarları olarak blogumuzun okunmasından, insanların yorumlarıyla katkıda bulunmasından keyif duyuyoruz. Google Analytics ve benzeri araçlarla blogunuzla ilgili istatistiklere ulaşmanız mümkün oluyor. İşte E-kolay'dan Murat Kahraman "Enine Boyuna Google Analytics" başlıklı bir konuşmayla bizlerle Google Analytics hakkında bildiklerini paylaşacak.

Toplantı 9 Şubat Cumartesi günü saat 16:00'da Taksim'de yapılacak. Daha detaylı bilgi almak ve toplantıya kaydınızı yaptırmak için aşağıdaki linke tıklayabilirsiniz.

http://www.linkibol.com/tby/

Türk Blog Yazarları'nın ning platformunda buluşmayla ilgili açılan forum başlığına buradan bakabilirsiniz.

İstanbul'da yaşayan, blog yazan veya okumaktan keyif alan herkesi bekliyoruz :)

Vatandaş Televizyonculuğu

Çok nadir televizyon seyreden birisiyim. Akşam eve gittiğimde yemeğimi yerken haberleri seyrediyorum, bazen hafta sonları gündüz evdeysem eğer haber kanallarına bakıyorum o kadar. Peki nereden çıktı bu televizyonla igili yazı. Klasik bir televizyondan bahsetmiyorum başlıktan anlayacağınız üzere. Vatandaş gazeteciliği diye bir kavramdan hepimiz haberdarızdır sanırım. Aslında yazdığımız kimi blog yazılarıyla, yaptığımız yorumlarla bizler de birer vatandaş gazeteciyiz :)

Neyse, konumuz televizyonculuk. TBY'dan ve GoMedia.Tv'den tanıdığımız, sevdiğimiz Gökçen Karan'ın yeni projesi vatandaş televizyonculuğu. Yazıyı Google Reader'da okur okumaz heyecanlandırmıştı beni ve hemen e-posta göndermiştim kendisine. Kendisi de proje hakkında biraz daha bilgi verdi.

Neler yapabilirsiniz?

Eğer video ile aranız iyiyse (veya cep telefonunuzla) kendi yaşadığınız bölgedeki gelişmelerle ilgili çekeceğiniz video görüntüleri gönderebileceksiniz bu platforma. Trafikte yaşadıklarınız, gördükleriniz, kameranıza takılanlar vs. Video paylaşım sitelerinden farklı olarak burada canlı yayınlar olacak. Siz de basit donanımlarla yaşadığınız ilde yapılan bir yürüyüşü, mitingi canlı olarak yayınlayabileceksiniz veya başka organizasyonları. Bölge sorumlulukları verilerek onların işleri organize etmesi sağlanacak anladığım kadarıyla. Ayrıca video gazeteciliği eğitimlerine başlanacakmış.

Kanalın isim babası (veya annesi :) olun!

Ben bir teklifte bulundum ama kabul görmedi :P Bu yazdıklarım eğer sizin aklınıza güzel bir fikir getirdiyse bence hiç durmayın Gökçen'le paylaşın.

Konuyu uzatmadan Gökçen Karan'ın konuyla ilgili yazısının linkini veriyorum aşağıda. Daha detaylı bilgiyi onun yazısında bulabilirsiniz. Ayrıca ulaşmak için e-mail adresini de ;)

Vatandaş Televizyonculuğu Başlıyor!..

Severek yiyorum :)

Allah'ım biri beni durdursun :P Bu kadar lezzetli bir cips daha olabilir mi? Bence mümkün değil. Lays Klasik gibisi o-la-maz! Şükürler olsunki akşam eve giderken falan almıyorum. Sadece Erkan'a gittiğim zamanlarda en büyük paketinden alıyorum :P En büyük paket olduğuna aldanmayın, ne de olsa tek başıma yemiyorum :) Gerçi öyle bir potansiyelim var :P

Son günlerdeki favori çikolatam :) Zaten bayılıyorum çikolataya ama bunun tadı bir başka :)) Mutlu olmak için birebir ;) Fazla yememek lazım aslında ama dayanamıyorum bu çikolatanın tadına :D

İrejim, irejim :P Boşverin rejimi falan, yeterince rejim tartışması yapılıyor bu ülkede zaten :P Bu ekmeği tavsiye ederim efendim. Tadı çok güzel, her zaman olmasa bile arada bir alıyorum, keyifle yiyorum ;)

Gönlüm sanki bir kovan


Sen susarsan yanında hiç kalır ölümler
Köhnetilmiş insanlar, unutulmuş doğrular
Bu yaşlı dünyaya kalan, yaşlanmış bir sürü yalan

* * *
İnsan hayatı ne garip!

Anlamlandırmaya çalışmak yerine dobra dobra yaşamak, anlamaya çalışmak yerine kabullenmeyi öğrenmek lazım.

Bu şarkı gecenin şu saatinde beni mutlu etti, gülümsetti, huzur verdi. Umarım sizde de aynı etkileri gösterir :)

Sevgilerimle,
u:

Give Peace A Chance

NASA kâinata Beatles 'ın "Across The Universe" adlı şarkısını dinletecekmiş yaklaşık üç saat sonra. Haberde NASA’nın ve ünlü grup Beatles’ın kuruluşunun 50. yıl dönümünü kutlamak için diye yazmış NTVMSNBC ve diğer pek çok site ama aslında NASA'nın kuruluşunun 50nci yıldönümü ve Beatles'ın bu şarkıyı kaydedişinin 40ncı yıldönümü. Habercilik dediğin diye başlayan cümleler yaz(a)mayacağım bir kez daha. NASA'nın bu yaptığı güzel bir şey elbette. Sir Paul McCartney 'nin dediği gibi: Send my love to the aliens :)

Madem 431 ışık yılı ötelere Beatles dinletecek NASA, ben de pek kıymetli(!) devlet başkanlarına ithafen bu şarkıyı ve bu mesajı göndereyim bari binlerce kilometre öteden.


Bu blogu biraz takip edenler Youtube'tan ne kadar çok şarkının videosunu eklediğimi bilirler. Ama son dönemdeki yasaklardan sonra ben eklesem de insanlar dinleyemedikten sonra bir anlamı kalmayacak diye düşünüyorum. Eğer Youtube herhangi bir mahkeme kararıyla yasaklanmamışsa mutlaka bu videoyu izleyerek dinleyin şarkıyı. Bir önceki videoyu izledikten sonra aynı şarkının bu videosunu da izlerseniz güzel olur. Yok eğer yasaklanmışsa alt taraftan play düğmesine basarak dinleyebilirsiniz bu anlamlı şarkıyı.



Sevgiler,
u:

The Bucket List


Aslında başka iki oyuncuyla klişelerle dolu son derece sıradan bir Hollywood filmi diye yazabilirdim bu film için. Ama nasıl ki sevdiklerimizin yaptığı her şey anlam kazanıyorsa Jack Nicholson ve Morgan Freeman gibi iki usta oyuncuyla bu filmde anlam kazanmış. Kanser hastası olan ve hayatlarının son bir kaç ayını ya da bir yılını yaşayan iki ihtiyarın, bu son günlerinde ölmeden yapmayı istedikleri için bir liste yapıp bunları yapmasını anlatıyor film. Birisi çok zengin bir işadamı (Jack), diğeriyse bir oto tamircisi (Morgan).

Filmde bol bol gülebilirsiniz, hüzünlenebilirsiniz. Hatta ağlamaya meyilli bir yapınız varsa son sahnelerde ağlayabilirsiniz de. Filmden sonra filmin web sitesine bakarken Facebook uygulamasını görüp, siz de benim gibi çok nadir kullanıyor olsanız bile, üşenmeyip oradaki 'My Bucket List' uygulamasını kurup kendi listenizi bile oluşturabilirsiniz :)

Filmden sonra çok düşündüm bu listeyle ilgili ben. İlla kanser mi olmak lazım ya da yaşlanmak mı lazım yapmak istediklerimizi yapmak için? Söylemek istediklerimizi söylemek için sevdiklerimize? Hayat çok kısa gerçekten...

Film müziklerinden hoşuma giden bir tanesini paylaşmak istedim sizinle. Gerçi şu an Çerkez ezgilerine kaptırmış durumdayım kendimi :) Ama siz bunu dinleyin.



Sevgilerimle,
u:

Sevme(me)k

en başına not: bugün web seminerlerinde sevgili Ömer Enis'le konuşurken "son yazdığın yazı çok güzeldi" gibi bir söz söyledi. Aslında yazının en sonunda koyu olaraktan yazının sahibinin Prof.Dr.Ahmet İnam olduğunu belirtmiştim ama sanırım yazı uzun olduğundan gözlerden kaçabiliyor. Sonuçta bu yazıların insanlığın ortak kültürel varlığı olduğunu düşündüğümden ve hocamız bu yazıları kendi internet sayfasında da yayınlıyor olduğundan gönül rahatlığıyla yayınlıyorum ben de. Bu sayede kendisini tanımayanlar ya da tanıyor olsa bile yazıyı gözünden kaçırmış olanlar da burada okuyabiliyorlar. Yayınlarken bazen bazı görseller ekliyorum, bazen sevdiğim cümlelere dikkati çekmeye çalışıyorum o kadar. Bu linkten kendisinin sayfasına ulaşabilirsiniz. Bu blogta daha önce de kendisine ait yazılardan yayınladıklarım oldu. Hiç yayınlamadığım ama benim yazdığım yazılara esin kaynağı olmuş yazıları da oldu. Henüz kitaplarından okuyamadım ama ikisini sipariş ettim. Yakında onları da okuyunca onlardan da bölümler yazacağıma eminim burada.


Sevmeme hakkı diye bir hak var mı? Olmalı mı?

Sevmemek ayıp mı? Günah mı? Yanlış mı?

İnsan, haklarıyla doğar bu gezegende. Sevmek hakkımdır. Kim alabilir elimden? Şöyle bir fermanı hangi ülkenin padişahı verebilir:

"Bu fermanın ilanından sonra, bu ülkede kimse çiçek tozlarını sevmeyecektir. Kelebeklerden tiksinecek, arılara acımayacak, karıncaları ezecektir..."

"Sana bu adamdan tiksinmeni buyuruyorum."


Kim kime böyle bir buyruk verebilir?

Belki çok anlamsız, saygısızca da olsa padişah, "Karıncaları ezin!" diyebilir, gerekçesi her ne ise. Eylemlerimiz konusunda buyruklar verebilir, kılık değiştirmiş biçimlerde de olsa, örneğin "lütfen"le başlayan, "rica ederim"le biten.

Ya duygularımız, duygu yoğun kararlarımıza bağlı tavırlarımız, tutumlarımız, bakış biçimlerimiz, yaklaşımlarımız? Buyruk konusu olabilir mi sevgimiz?

"Kitabımızın ilk buyruğu: Kim olursa olsun, insanı sev! Salt insan olduğu için sev!" Hangi kitap yazıyor? Tüm kitaplı dinlerin kitapları mı? Sevme hakkım var, kabul. Peki sevme ödevim var mı? "Günde on vakit seveceksin!" sevmek buyrukla yerine getirilebilir mi? "Başüstüne, hemen seveyim!" "Emredersiniz, hemen seviyorum!" "Rahat, hazırol, hep birlikte insanlar sevilecek, sev!" Bedenimin hangi düğmesine basılınca seviyorum acaba? Hangi fişini çekince bitiveriyor sevgim?

Peki öğretilmez mi sevgi? "Çocuğum sevgi okulu üçüncü sınıfa gidiyor, bitirince sevmeyi öğrenecek, teyzesi". Peki teyze sormaz mı "nerede bu okul?", "kimdir sevgiyi öğretenler?", "hangi sevgiyi öğretiyorlar?", "sevgiyi neden hayatta, ilişkiler içinde öğrenmiyor da okula gidiyor, yoksa çocuğunuz sevgi özürlü mü?", "okulu bitirince iş bulabilecek mi?". Teyze bu, Sokrates'in Diotima'sı örneği, kendi adının Aşk Teyze olduğunu söylüyor; sevgiye soru soruyor, sevgiyle konuşuyor. Talim yapa yapa sevgi öğretilebilir mi? (Aşk Teyze, geçenlerde On Derste Sevme Sanatı diye kitap yazmış, kitapları yok satan ünlü bir psikoloğumuzu yakalasa bir güzel dövecekti!). çıkarın "akış çizelgesini", "yöntemlerini", "tekniğini", öğretiverin şu sevgiden anlamaz insanlara sevgiyi! Dünya da bunca beladan kurtulsun!

İki savın da özürleri var:

1. Bırak kendini, doğal ol, seversin! "Sev sev ki sevmek çok kolay!".

2. sevmeyeni, ruhu, sevgisizliği, karanlığı ile körelmiş olanı, kovacaksın bu toplumdan, cezalandıracaksın.

Sevgi, işlene işlene, dokuna dokuna, çalışıla çalışıla, sevgi oluyor. Cebir değildir: İki anlamıyla, matematiğin bir dalı ve zorlama anlamlarıyla. Bir duygudur, yoğun bir duygu: bağlanmayı ve yüksek bir değer vermeyi içeren. Bir eylemdir de, bir üretimdir. Ürünü paylaşılan anlamlı güzelliklerdir, değerlerdir.

İçten geliyor. Kendiliğinden. "Sev" denilince sevilmiyor. Ortam, çevre, dünyaya bakış biçimlerimiz, kim oluşumuz, kişiliğimiz, bilgimiz, ahlak ve estetik değerlerimiz sevgiyi, duygu olarak, ilişki olarak belirliyor.

Seviyoruz. Sevdiğimiz insan sevgili oluyor. Psikologlar "duygusal yatırım" sözünü kullanıyorlar. Sevgiliye duygu yatırımı: Sevme! Sevmek bir göze alma, bir açıdan, çeşitli tehlikeler içeriyor. Sevme hakkımı kullanıp seviyorum, sevgili hakkını kullanmıyor. Ona, "beni sevme ödevin" diyemiyorum. Sevgi, özgür. Buyrukların boyunduruğuna giremiyor. Yatırımım, yatıyor: Çöküyorum. Sevme hakkımız olduğu gibi sevmeme hakkımız da var. Sevgili bu hakkını kullanıyor, ben çökerken.

Okulu yok. En iyisi, sevgiyi, sevmeyi başaranlardan, ya da sevgiliden öğrenmek. Sevgiliden öğrenme tehlikeli. Yanabilir, çökebilir, oyulabiliriz. Yıllarca ruhumuz ağrıyabilir.

Sevgi çoktan bitmiş görünse de, sevgilinin bundan haberi olmasa da, bize şu ya da bu biçimde sevmeyi öğretmiş sevgiliyi, duygu olarak, sevmeme hakkımız yok!

Prof.Dr.Ahmet İnam