Günlüğüm - Anasayfa RSS ile kolayca takip edin ;) Aklınıza gelen neyse benimle paylaşın :)
Günlüğüm - Anasayfa
Türk Blog Yazarları

pazar akşamı

Cuma gününden başlamak lazım anlatmaya aslında. Öğleden sonra yoğun saatler geçirdik. Çok büyük olabilecek bir sorun bir kaç saat içinde halloldu. Bir an sabahlayacağımızı düşündüğümden tiyatroya gidemeyeceğim için üzülmüştüm ama gittim :)

Evet, cuma akşamı AKM Oda Tiyatrosu'nda "Savaş İkinci Perdede Çıkacak" adlı oyunu seyrettim. Oyun, Çek oyun yazarı Oldrich Danek'e ait. Tiyatro oyuncusu Vladimir Bendl'ın hayat hikayesi diyebiliriz oyun için. Yaşamının son günlerinde hastane odasında başlıyor ve ilk yıllarına dönüyoruz Bendl'ın. Babasıylayken panayırlarda soytarıların, seyyar satıcıların arasında oyuncu olmaya karar veren bir genç. Tiyatroyu yaşam kaynağı haline getiren bir insan. Tiyatro aşkına sevdiği kadından ayrılmayı göze alan, yoldaşlarını ihbar etmekten kaçınmayan, vatana ihanetten yargılanan, gestapoyla işbirliği yapan bir oyuncu. Bendl'ın yaptıklarına bu şekilde duyunca insan tepki gösterebiliyor ama oyunun bütününe bakınca insan ister istemez bir anlayış duyuyor bu yaptıklarına. Yine de şu soruyu sormadan edemiyorum kendime. Tiyatro, sinema, para, şöhret, başarı, din, bilim vs..vs... her ne olursa olsun, insanın hayatına böyle bir odak noktası yerleştirirseniz, onu çıkardığınız zaman geriye ne kalır peki? Koca bir hiç! İnsan hayatını değerli, anlamlı, yaşanır kılan şey sevgidir. Sevdiklerimizdir, bizi sevenlerdir. Gerisi sadece ayrıntı.

Oyunda müzikler gerçekten çok güzeldi. Özellikle Bendl karakterini canlandıran Hakan Meriçliler'in performansını çok beğendim ben. Eğer izlemediyseniz bu oyunu izlemenizi tavsiye ederim ;)

Neyse, bu cuma akşamı oluyor. Cumartesi akşamıysa yatak odası takımı kurmak konusunda fikir sahibi oldum. Sadece teoride değil pratikte de. Üç saatlik çabaya, bir usta ve üç adama rağmen dolap kapaklarının hizalanmamak konusunda ne kadar inat edebileceği, yatağı kurarken fazla parça artabileceği gibi detayları öğrendim :) Kardeşim ne gerek var yatak odası takımına falan? Yer yatağı en güzeli :P

Gecede pek uyuyamadım zaten nedendir bilmem. Biraz bilgisayar başında, biraz kitap okuyarak, biraz müzik dinleyerek saati üç yaptım. Sonra yatağa uzanıp müzik dinlerken uyurum ben kesin dedim ama bir baktım saat dört buçuk olmuş :) En son baktığımda beşti ve ben hala uyanıktım. O saatten sonra kaçta uyudum bilmiyorum ama sabah erken kalktım. Ve şu an uykum var biraz(cık) :))

Dilerim bu hafta herkese güzellikler getirir, sevgilerimle.

ps. Bir de şarkı eklemek istiyorum bu yazıya rahmetli Barış Manço'dan.

bazen durur bakarım bu ibret tablosuna
kimi tatlı peşinde, kimininse tuzu yok




para pula, ihtişama aldanıp kanma dostum
içi boş insanların bu dünyada yeri yok

Ceplerimde kül vardı ve yanıyordu



Akşam karanlığında ve kalabalığında yürümeye çalışıyorum. Ve seni düşünüyorum durmaksızın. Acabalar, nedenler, niçinler, nasıllar uçuşuyor beynimin en ücra köşelerinde. Her şey anlamsız desem de her şey bırak(a)mıyor yakamı. Eyüp'ten yavaş yavaş yürüyerek gideceğim İstiklal'e. Sen olsan "Delisin sen." diyecek ve gülümseyecektin bana. Ama yoksun.

Senin yokluğunda dünya duracak gibi gelirdi bana. Oysa herkes olağan hayatını devam ettiriyor, benim gibi. Cep telefonundan erkek arkadaşıyla konuştuğunu her halinden anladığım liseli kız geçiyor yanımdan. Ona aşkın bir yalan olduğunu anlatsam anlar mı beni sence? Camiye yetişme telaşında adamlar geçiyor. Onlar mabetlerine gidiyor, peki ben nereye? Ya benim mabedim? Küçük bir çocuk var ileride. Pamuk şekeri için ağlıyor. Ona bir pamuk şekeri alıyorum, annesi bir garip bakıyor. Benim nasıl bir psikopat olduğumu anlamaya çalışıyor sanırım. Milletçe kafayı yedik ne de olsa. Bakıp anlam veremeyince kuru bir teşekkür edip zoraki bir gülümsemeyle uzaklaşıyor. Olsun. Önemli olan az önce susmacasına ağlayan o afacan annesine inat mütemadiyen gülümsüyor kafasını arkaya çevirip bana. Çocukluk işte.

Ben yoluma devam ediyorum Altın Boynuz'un kenarından ellerim ceplerimde. II. Mahmud'un Asâkir-i Mansûre-i Muhamediye'ye fes üretmek için kurdurduğu Feshane-i Âmire'nin yerinde yer alan Feshane heyulasının önünden geçiyorum. Hayat, ne garip değil mi? Sen olsan ne derdin acaba? "Boşver bunları, insanları, otomobilleri, geçmişi, geleceği. Tadını çıkar hayatın, nefes aldığın her anın. Daha Pano'ya çok yolumuz var." diyecektin. Oysa yoksun. Zamanında Sultan II.Abdülhamid Han'ın fermanıyla kurulmuş Or-Ahayim 'in, Hayat Işığı hastanesinin önünden geçiyorum. Oysa karanlık. Ve sen yoksun.

Uzun ve de kısa bir yol bu, Haliç'in kenarından. Ellerinde arpa sularıyla ademler çıkıyor karşıma. Kirli sakalları ve kıyafetlerine inat tertemiz bir geçmişleri var diye geçiyor içimden. Ne ülkeyi sattılar onlar, ne de sevdalarını.

Tepebaşı'na kadar geldim işte. Odakule'den girdim caddeye. O da her zamanki gibiydi. Değişmemişti. Varlığın dünyamı cennet yapmıştı, yokluğun cehennem olmalıydı ama olmadı işte. Gittiğin gün, nasıl da acımasızdın. Oysa bugün ben acımıyorum sana. Yokluğunla sevişiyorum. Varlığın uzak olsun.

my dream is to fly



my dream is to fly
over the rainbow so high

Modern Times


1936 yılında yapılmış dahi olsa bugün bile sanayileşmiş modern dünyaya en güzel tepkilerden biridir sanırım bu film. Fabrika müdürünün kamerayla personeli izlemesi, tuvalette sigara içmeye yeltenen Charlie'yi kameradan görüp dev ekrandan seslenerek "hemen işine dön" demesi, mekanik pazarlamacı, otomatik yemek yeme makinesi komedisi, vardiyalı çalışma sistemi, komünist liderliği, işsizlik, yoksulluk. Fabrika işçimizin yeni girdiği işinde ustası makine çarkları arasında sıkışıp kalmışken çalan paydos ziliyle her şeyi bir kenara bırakıp yemeğine başlaması da güzel bir ironiydi :)

İnsanı hem bol güldüren hem de bol düşündüren bir film.

İzlemediyseniz, tavsiye ederim ;)

Alfabemiz :)


Moonsun beni mimlemiş, harflerin neler çağrıştırdığını yazmalıyım :))



A - Aşk tabiki :)

B - Balıkesir. Gitmesem de görmesem de İstanbul'luyum lafını kabul ettiremediğim ve illaki memleketimi öğrenmek isteyenlere söylediğim güzel şehir :)

C - Ceviz geldi aklıma ilk. Ne alaka yaaa :P

Ç - Çikolataaaaa :)))

D - Dünyamız! Savaşlardan, yıkımlardan önce kirlettiğimiz dünyamız intikamını alacak bizden çok acı şekilde.

E - Eylül... Hem bu ismi çok seviyorum, hem de bu mevsimi ;)

F - F klavye geldi ilk aklıma :))

G - Gülümseme. İnsanı ne kadar da mutlu eder içten bir gülümseyiş :)

Ğ - Bebekler, küçük çocuklar geliyor bu harfte aklıma :)

H - Hastalık. Sağlıklıyken sağlığımızın kıymetini bilmeliyiz!

I - Işık. Tüm karanlıkları yok edecek bir ışık olsun. Ve bir şiir geliyor aklıma Özdemir Asaf'tan.

Ben yoksam, biliyorum, ben sende yokuz..
Sen yoksan, biliyorum, sen bende yokuz..
Ve de gözlerimizde bir o ışık.. ki..
O yoksa, biliyorum, biz bizde yokuz.


İ - İstanbul elbette :))

J - Jandarma. Candarma da diyebilirsiniz :P

K - Kitaplar... Her kitapçıya yolum düştüğünde ve okuyamadığım binlerce kitabı gördüğümde hayıflanıyorum ne kadar az okuduğum için kendi kendime.

L - Lavaş geldi aklıma, acıktım mı ne :P

M - Meg Ryan :))

N - Nevet, nayır, nolamaz :P Eski Türk filmleri :))

O - Ordinary Day - Dolores O'Riordian geldi aklıma. Ne zamandır dinlemedim ne Dolores'i ne de The Cranberries'i.

Ö - Öksürük. Bu aralar bol bol öksürdüğümden olsa gerek :)

P - Para, para, para :P

R - Rüzgâr... Bana esmeyi anlat, esip geçmeyi anlat :)

S - Sözler... Verilen sözler, uçup giden sözler, söylen(e)memiş sözler...

Ş - Şınanayda yavrum şına şınanay :)))

T - Tolstoy. Çok severim okumasını.

U - Umut dünyası bu dünya, herkes kendi dünyasında, herkes kendi hülyasında :))

Ü - Ümit'inizi yitirmeyin :P

V - Vallahi aklıma bişey gelmedi :)))

Y - Yağmur... yağmuuur... geri verecek buharlaşan sevgimizi... yağmur... yağmuuur... sessizce silecek kibirimizi...

Z - Zaman = Hayat.




Sonunda bitti yaaa :)))

Ben de Yeşim 'i mimliyorum ;)

hafta sonu

Uzun zamandır İstanbul'dan uzaklaşmamıştım. Çok iyi geldi bu hasretlik her ikimiz için de :) Harika bir hafta sonu geçirdim, biraz yorgunum o kadar. Bu yorgunluktan kurtulmak için erkenden uyumaya niyetliyim ;)

Yokluğumda mimlenmişim :)) Üzerinde düşünmek için değil (ilk aklıma gelenleri yazacağım çünkü :) ama yazmak için vakte ihtiyaç var, bu yorgunlukla düzgün şeyler yazamam sanırım ama en kısa zamanda yazacağım. Yazarken eğleneceğime de eminim :)


Bu arada dart konusunda ne kadar yetenekli olduğum yukarıda görülüyor :)) Korkmayın yayalara kapalı bir mekanda oynadım ve kimse zarar görmedi :P

Sevginin kabugunu bilmeyenler



lutfen biraz sussunlar :)

* * *

seninle yaşamak hiç kolay değil
yaşayamamak gibi
sana dokundukça duyduklarım
tutkularım ve suçlarım

bırak gün doğsun ve gün batsın
korkanlar hiç gelmesin
sevginin kabuğunu bilmeyenler
lütfen biraz sussunlar

bütün sokaklarım sana doğru
bütün sokaklarım

bana hep kendin gibi göründün
hiç oynamadık sanki
zamanı delmiş kişilere soyunmuşuz
bu bir dans değil mi

bırak gün doğsun ve gün batsın
korkanlar hiç gelmesin
sevginin kabuğunu duymayanlar
lütfen biraz dinlesinler

bütün sokaklarım sana doğru
bütün sokaklarım

kafam eşyasız boş oda gibi
duvarlardan sesim dökülür
pencelerimi daha henüz açtım
dışarıdan kimin sesi gelir

bırak gün doğsun ve gün batsın
korkanlar hiç gelmesin
sevginin kabuğunu bilmeyenler
lütfen biraz sussunlar

bütün sokaklarım sana doğru
bütün sokaklarım

Çocuklar

Aslı ve Burak mimlemiş beni. Bir banner kullanmam gerekiyor. Ayrıca çocukluğumdan hatırladığım ilk şarkıyı, şu an dinlerken neler hissettiğimi ve "Çocuk istismarını durdurun!" sloganını yazmam gerekiyor.

En eğlencelisi şarkıyla ilgili kısmı sanırım :)



Barış Manço - Arkadaşım Eşek
Bir şarkı insanı her dinlediğinde böyle gülümsetebilir, mutlu edebilir mi? Çocukluğumda dinlediğim ilk şarkının bu olduğunu sanmıyorum ama çocukluğum sözkonusu olunca bu şarkı geliyor aklıma her zaman :) Şu an neler hissediyorum peki? Küçük bir çocuk gibi hissediyorum elbette :)) Büyümek istemiyorummm :P

Çocuk İstismarını Durdurun !

Dünyada ve ülkemizde
ucuz işgücü olarak kullanılıyor ya da
cinsel istismara uğruyor çocuklarımız.

ÇOCUK İSTİSMARINI DURDURUN !

Ön yargı

Bir kimse veya bir şeyle ilgili olarak belirli şart, olay ve görüntülere dayanarak önceden edinilmiş olumlu veya olumsuz yargı, peşin yargı, peşin hüküm, peşin fikir.
TDK Güncel Türkçe Sözlük


Aslında gündemdeki bir konu hakkında yazıp siyasete bulaşacaktım bir miktar kadar :) Ama yazarken aklıma bambaşka şeyler geldi. Uzun zaman önce, kimle olduğunu hatırlayamadığım bir yazışma geldi aklıma. Yazışmayı yaptığımız tarihte bloga Necip Fazıl Kısakürek'in " Visal " adlı şiirini koymuştum. Bu şiirle beraber Ne ileri, Ne geri, Kaldırımlar (I, II, III), Karacaahmet gibi şiirlerini de çok severim. Türkçeyi en güzel kullanan şairlerden birisi olduğunu düşünüyorum. Aynı fikirleri paylaşmamak sanatına hayran olmama engel değil benim için. Neyse, konumuz Necip Fazıl değil. İşte o tarihte "Visal" en üstte görünüyordu blogta ve yazıştığımız kişi bir öğretmendi. Bloga baktıktan sonra bana ilk tepkisi "Sayfanızın en üstüne koyduğunuz şiir yanlış anlaşılabilir." olmuştu. Ona blog kavramını anlatmaya, o şiirin en son yazdığım olduğundan en üstte olduğunu anlatmaya çalıştıysam da aldığım tepki de bir değişiklik olmamıştı.

Sanat, siyaset, inanç vs. her konuda o kadar çok peşin hükümlüyüz ki. Kimimiz bunun farkında, kimimiz farkında bile değil. Ama her ne olursa olsun, aslında bireysel ve toplumsal olarak pek çok sorunumuzun kökeninde ön yargılarımız yatıyor. Ön yargıya farklı kılıflar yaratıyoruz. Genelleme diyerek, deneyim diyerek. Yaşadıklarımız, öğrendiklerimiz doğrultusunda belirli fikir kalıpları geliştirmemiz ve bunların ön yargı haline gelmesi normal ama bunların değiştirilemez, mutlak kurallara dönüşmesi anormaldir. Ben psikolojik rahatsızlıklarımızın yan etkisi olarak görüyorum katılaşmış ön yargılarımızı.

Aslolan insanlar ve olaylar hakkında bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmamak, ön yargılarımızın gözlerimizi kör etmemesi.

Ön yargıları olmadığını söyleyen bir insan bence ya yalan söylüyordur ya da farkında bile değildir ön yargılarının. Hepimiz aslında ön yargılarımızın mahkumlarıyız. Bundan kurtulmak mümkün değil ama onların esiri olmamak ta bizim elimizde. Farkında olmak ve tetikte olmak gerekiyor ön yargılara karşı.

ps. Unutmadan "ön yargı" kelimesini "önyargı" olarak yazan birisi olarak bu şekilde ayrı yazıldığını öğrenmek beni şaşırttı doğrusu. Sanırım bunu bilen pek kimse de yok. Çünkü internette yaptığım aramalarda hemen herkesin bitişik olarak kullandığını gördüm.

Osho'dan İlişkilerde Çözüm

Siz başlığa aldanmayın, yok çözümü bu işlerin :P

Osho'nun "Aşk / Özgürlük / Tekbaşınalık" adındaki kitabından bahsetmek istiyorum. Buradaki üçüncü madde konusunda oldukça başarılıyım, ikinci madde tartışmaya açık ve ilk madde en başarısız olduğum konu sanırım :) Bana mı öyle geliyor yoksa. Neyse, biz kitaptan bahsedecektik. Osho'yu seviyorum. Her söylediği olmasa bile söylediklerinin büyük çoğunluğuna katıldığımı ve katılmasam bile aykırı fikirlerinin ilgi çekici geldiğini söylemeliyim.

Ben anlatacağıma, bırakayım kitap anlatsın kendi cümleleriyle kendisini size.

Eğer çevrendeki herkes mutsuzsa sen mutlu olamazsın çünkü insan bir ada değildir. İnsan büyük bir kıtanın bir parçasıdır. Mutlu olmayı istiyorsan etrafındakilerin mutlu olmalarına yardımcı olman gerekiyor. O zaman -ve ancak o zaman- sen de mutlu olabilirsin.

* * *

Sevince benlik yokolur. Kendini severken benlik diye bir şey kalmaz. İşte bu bir paradoks: Kendine duyulan sevgi, egodan tamamen arınmış oluyor. Bu bencillik değil çünkü ışık olunca karanlık kalmıyor ve ne zaman sevgi olsa ego da kalmıyor. Aşk donmuş benliği eritiyor. Benlik bir buz kütlesi gibi, aşk da sabah güneşi.

* * *

Aşk acı veriyor çünkü mutluluk yolunu açıyor. Aşk acı veriyor çünkü değişime yol açıyor; aşk bir mutasyon. Her türlü değişim acı verir çünkü yeni uğruna eski geride bırakılır. Eski olan tanıdıktır, güvenlidir, korunaklıdır, yeni olan ise tamamen bir bilinmezdir.

* * *

Aşk acısı çekmek yaratıcıdır, seni daha üstün bir bilinç düzeyine taşır.

* * *

İlişki bir aynadır, ve aşk ne kadar safsa, aşk ne kadar yüceyse, ayna da o kadar iyi ve temiz olur. Ama böyle yüce bir aşk senden açık olmanı bekler. Zırhını çıkarman gerekir; bu acı verir. Devamlı tetikte olmaman gerekir. Durmadan hesap yapmayı bırakmalısın. Risk almalısın. Tehlike içinde yaşamalısın. Karşındaki seni incitebilir; kırılgan olunca korku olacaktır. Karşındaki seni reddebilir; aşık olunca bu korku olacaktır.

* * *

Çok az insan birdenbire kendini öldürür. Diğerleri yavaş bir intiharı seçiyor, zamanla ölüyorlar. Ama intihar eğilimi neredeyse evrensel hale geldi.

* * *

Yanlış yokuş aşağı, doğru ise yokuş yukarı gidiyor. Yokuş yukarı çıkmak zor ve zahmetli; ve yükseldikçe daha zorlaşıyor. Ama aşağı inmek çok kolay. Hiçbir şey yapman gerekmiyor, yerçekimi senin adına çalışıyor.

* * *

Özgürlük bir merdivendir. Bir ucu cehenneme, diğeri cennete uzanır. Aynı merdivendir; seçim senindir; yönü sen belirleyeceksin.

* * *

Gerçek müzik sessizlik ile ses arasındaki sentezdir. Bu sentez ne kadar başarılı olursa müzik de o kadar derin olur. Ses, sessizlik yaratır ve bu böyle sürer gider. Ses daha fazla müzik sevgisi, daha çok sessizlik kapasitesi yaratır. İyi müzik dinlerken içinde yüce duygular oluşur. Bütünleşirsin. Özüne dönersin. Yer ve gök birleşir, artık birbirinden ayrı değildirler. Bedenle ruh karşılaşıp birleşir, tek bir bütün olurlar.

Bunlar ve buraya yazamadığım daha pek çok katıldığım düşüncesi var. Daha fazla yazsaydım zaten kitabı buraya geçirmiş olacaktım :P Katılmadıklarım da var elbette ama onları yazmıyorum birisi hariç. Osho der ki:

... ben aile yerine herkesin dost olduğu bir komün görmek isterim... Bir komünde insanlar sırf birlikte olmaktan keyif aldıkları için yaşarlar. O keyif bitince ayrılırlar... Ailenin şimdiye kadar uygulandığı şekliyle biçimi ile hiçbir geleceği yok...

Ve bunu destekleyici daha pek çok cümle sarfediyor. Aslında tepkisini anlıyorum ama bir ağaca kızıp ormanı yakmak gibi bir şey bu. Evet, her ne kadar dışarıdan her şey güllük gülistanlık gözükse de her ailenin kendi içinde problemleri var. İstisnasız bu şekilde. Kimisi azdır, kimisi çoktur orası ayrı. Her ne halse, aslolan günümüzde sorun aile kurumunun kendisi değil, giderek bu kurumun zayıflaması bana göre. Yoksa Osho'nun dediği gibi aile yerine komünler olacak, çocuklar komünde yaşayanlar tarafından yetiştirilecek dönemsel olarak, anne babalarını seçecekler, evlilik olmayacak vs... gibi şeyler bana kalırsa saçma şeyler. Aile kurumu sorunlu insanlarla sorunlu bir hale geliyor yoksa kendisinde bir sorun olduğunu düşünmüyorum. Osho aile sözkonusu olduğunda herkesi ve her şeyi dramatize ederken komün sözkonusu olduğunda herkes birden yüce ruhlu varlıklar haline geliyorlar neredeyse :) İnsanların ne evlilik ne de aile bağlarının olmadığı bir komünde birbirleriyle olan ilişkileri şu an olduğundan çok daha kötü duruma gelecektir. Böyle bir şeyin olacağına da inanmıyorum zaten ben.

Neyse, katıl(a)madığım fikirleri olsa da Osho okumayı seviyorum.

Aşk Özgürlük Tekbaşınalık - Osho

Pazar Yazısı


Bir ay önceki İstiklal Caddesi. Bir de bugünkü halini düşünün :) Bir ayda yaz mevsimine geçtik neredeyse :))

* * *

Bugün gazeteleri okurken Emre Aköz'ün yazısında bahsettiği 55 kelimeyi geçmeyen öykülere takıldı aklım. Acaba ben nasıl bir şey yazardım diye düşündüm bir an ve spontane bir şeyler karaladım:

Taşlarla çevreli, çok güzel ağaçların olduğu bir yere gitmişlerdi ama babası yoktu. Annesine "Babam nerede?" diye sordu. Kadın ağlamamak için zorlarken kendini "Uzaklarda." dedi. Belki küçüktü ama hissetmişti. Oyuncağını kaybetmiş yüz ifadesiyle ve mırıldanarak "Bir daha gelmeyecek mi?" dedi ve kadın ağlamaya başladı. Babasının artık gelmeyeceğini ona anlatamazdı ki. Sıkıca sarıldı ve ağladı.

Ve şimdi sizlerin 55 kelimeyi geçmeyecek öykülerinizi okumak istiyorum :)

Tunç, Crick, Figen, Moounsun, Anıl, Mahallenin Delisi, Buket, Safa, Volkan, Persona, Esin ve İlknur'u mimliyorum ;)

* * *

Bir insanın yaşamında hakkaniyet anlamını kaybederse, zamanla o insanın yaşamındaki her şey anlamını kaybeder.

Korku Kültürü Niçin 'Mış Gibi' Yaşıyoruz? / Sf.154

* * *

Seni soluyorum.
Yokluğumla avutuyorum seni.
Işığın kardeşliğiyle
uyuşturuyorum seni.
Yıkımın kalıntılarıyla
emziriyorum seni.

Gökyüzü, göçebe bir yıldız
iğneliyor göğsüme. Bir tanık
gibi görüyorum rüzgârı,
uzaklarda
meşelerin labirentinde kaybolmuş,
bir kule gibi yükselen gece.

Acının eşiğinde
işkence ediyorum sana.
Gücünü sağıyorum.
Sana meydan okuyorum,
Sana tapıyorum
hiçliğe tapar gibi,
hiç kimseye.

Çaresiz ve en sert
ardılına dönüşüyorum senin.

Eski Gölgeler - Paul Auster

* * *



* * *

Herkes için güzel bir hafta olması dileğiyle :)

Boya badana :)

Bu işler bana göre değil(miş) mirim :) Gerçi ben bişey yaptım sayılmaz. Ama bu bile yetti bana. Anladım ki evlenmek zor iş :) Fatih'in düğünü yaklaştıkça bu konuda daha çok yazacağım kesin. Ev bile tuttu, boyası badanası itina ile yapıldı. İnşallah güzel günler geçirecekler evlerinde.

Yazacak o kadar çok şey var ki. Almodóvar filmleri var, arka arkaya izlenen üç film. Okunan kitaplar var, daha başka izlenen filmler var. Bunu da yazmalıyım diyerek alınan notlar, karalanan taslaklar var. Bugünden bile yazılacak detaylar var ama yazacak halim yok :)

Herkese iyi geceler ve şimdiden iyi pazarlar.

Bu şarkı benden bana...

73ncü gün

2008 yılının 73ncü günündeyiz. Geriye 292 gün kaldı. Eminim bu 73 gün gibi geriye kalan günler de çok çabuk şekilde geçecek. Zaman dediğimiz şey zaten hayatın ta kendisi. Zaman çabuk geçiyor ve siz bir şeyleri kaçırdığınızı düşünüyorsanız, durup düşünün ve daha dolu dolu geçirmeye çalışın zamanınızı/hayatınızı.

Sabah Mutlu Kum Taneleri'nin şu yazısını görünce gülümsedim, hasta olmamak adına :P Ben de farklı bir görselle farklı bir şekilde koyuyorum kendi bloguma. Hasta olmamak adına uygulamamız lazım mutlaka :)


Dr.Drauzio Varella ne güzel söylemiş değil mi?

Sonra Fikir Atölyesi'nde Tunç'un, Pazarlama Dünyası'ndan Mustafa Duran'ın kendisiyle yaptığı söyleşiyi yayınladığı yazısında "İnovatif bir şirket ve inovatif bir insan olmak için neler yapmak gerek?" sorusuna verdiği yanıtı çok sevdim. Sizlerle de paylaşmak istiyorum burada.

Yenilikçi olmak gerekiyor.
Olandan rahatsız olmak, sorgulamak.

Bir şeyleri değiştirmek istemek,
risk almaktan muazzam bir keyif duymak.

Bu değişim için önce kendine inanmak,
sonra da bol öğrenme tutkusu..

Harekete geçmek için de disiplinli, azimli
ve planlı çalışma. Sabahlara kadar…


Söyleşinin tamamını bu linke tıklayarak okuyabilirsiniz.

Siz siz olun, mutlu olun,
sevgiler, selamlar :)


ps. Yazmadan olmayacak! Outlook 2007'de HTML render ayarlarını değiştirdiği için Microsoft'ta konuyla ilgili herkese en derin sevgilerimi gönderiyorum. Gerçi sabahtan beri gönderiyorum :P Bir yazıda okuduğum gibi "Welcome to 1999." :))

12 Mart

Sabah Açık Radyo'da, bundan 78 yıl önce Mohandas Karamçand Gandhi'nin ya da hepimizin bildiği adıyla Mahatma Gandhi'nin Tuz Yürüyüşüne başladığını dinledim. Tuz yürüyüşüde neyin nesi diyebilirsiniz? Tuz için de yürünür mü diye de sorabilirsiniz? Lakin tuz, sivil itaatsizliğin simgelerinden biri. Bugünün 'modern dünyası', dünün sömürgecileri (bugün değiller mi?) sömürdükleri insanların kullandıkları tuza bile vergi koyunca dayanamamış Mahatma ve yürümeye başlamış...

İşyerine gelince merak ettim, başka neler oldu bugün acaba diye. Ve Vikipedi'ye baktım. Coca-Cola ilk defa bugün 1894 tarihinde şişede satılmaya başlanmış. Bugün geldiği noktayı ve bu şirketin tepesindeki Muhtar'ı biliyorsunuzdur sanırım. Gerçi ben Pepsi'yi tercih ederim. Özellikle Pepsi Max :) Ama uzun zamandır onu da içmiyorum.

Bugün ayrıca 1971 muhtırasının yıldönümü. Acaba darbeci pardon devrimci danıştay başsavcımız bu konuda ne düşünüyor? Ya da "en az üç çocuk doğurun" diyerek kadınlara seslenen pek kıymetli(!) başbakanımız ne düşünüyor? Hale bakar mısınız? Darbeyi savunan hukukçular, nüfus planlamasını basit aritmetik işlemlere indirgeyen siyasetçiler. Başbakan söyler de sağlık bakanı devamını getirmez mi? O da desteklemiş. E tabi Tuzla tersanelerinde ölecek pardon çalışacak işçiler lazım bu ülkeye? Her ne halse, nasıldı sloganları? "her şey Türkiye için." Partinin internet sitesinde 'herşey' diye yazarak basit(!) bir imla hatası yapmışlar ama her şey bizim için. Gülüyorum bir tarafımla :)

ps. Can Dündar'ın "İki 12 Mart" başlıklı şu yazısını okumanızı tavsiye ederim.

geyik :)


Hande mi yener Funda mı arar.. hayır Seray sever. Bu üçüne önce Nejat işler sonra da Ahmet çakar. Bu geyik Celal'i Bayar bu geyiğe dayanamayan Ferhat göçer. Yıllar sonra bunlar tarih olur, o tarihi Gönül yazar Mehmet okur. Bu mesajı 10 kişiye gönderirsen dileklerin kabul olur.Buna da anca Kadir inanır

hahahahaha :))


ps. Biliyorum saçma ama beni güldürdü :))

her nasılsa yalnızsın

her nasılsa yalnızsın
bir giz gibi deliyor yüreğini
can sıkıntılarının burgusu
ve hep bir şeyler eksik gibi
bir şeyler bekler gibisin

yeni bozgunlar
yeni yenilgiler peşindesin
bir bozkır kuraklığına dönüşmüş için
oysa yalnız bir öpüştür
gurbeti türkülere dönüştüren

çoktandır su vermedin
çiçeklere ve yüreğinin çeliğine
zaman terkisine almış da öpücükleri
koşuyor sessizliğin ve yalnızlığın
iyotlu kıyılarına

bir yol ayrımı ki yanlışla doğru
hüzünlerle sevinçler kolkola
sen ki ey kalbim
yanlışları ve hüzünleri taşıdın
bunca zaman

taşıyamaz yüreğinin batık sandalı
bu yalnızlığı, bu can sıkıntılarını
yaşam gelincikler gibi beklerken seni
gecenin kapısını çalma
ey kalbim


Ahmet Telli

7nci Geleneksel Türk Blog Yazarları Buluşması

7nci buluşmamızı da gerçekleştirdik bugün :)

Bence güzel bir buluşma oldu. Son iki buluşmada olduğu gibi Taxim Hill Hotel'in toplantı salonunda değil, daha öncekilerde olduğu gibi Taksimoda Cafe'de toplandık. Çok büyük bir topluluk olmadı belki ama güzel bir topluluk oldu. 15-20 kişi arası bir katılım oldu bu buluşmaya. Son hafta birkaç gün önce duyurduğumuzu, üyelere toplu e-mail gönderemediğimizi, herhangi bir sunum, özel bir konu olmadığını vs. düşünecek olursak katılım gene de güzeldi. Güzel olmayan cafedeki garsonun garip tavırlarıydı, neyse tatsız bir detay o kadar. Önümüzdeki ay daha güzel bir buluşmada buluşmak dileğiyle ;)

Toplantıların resmi fotoğrafçısı olmaya aday Ömer Enis bol bol fotoğraf çekti :) Sanırım ning'te bunları yayınlayacaktır kendi fotoğrafları arasında, oradan bakabilirsiniz.

Eray, Bloglama ve Blog Ödülleri hakkında bilgilendirdi, bu konularda konuştuk. Bu toplantıya Eda 'da geldi, özlemişim :) Eda Suner ve Ömer Suner'den bahsediyorum. Volkan da geldi. Mustafa, Fikret, Yavuz, İlyas abi, Fatih, Selçuk vardı. Ki bu ekiple toplantı sonrası bişeyler yiyerek çok güzel bir muhabbet yaptık yaklaşık bir saat kadar. Burak katıldı toplantıya, öğrenci olmasına rağmen o kadar yoldan geldi gene. İstanbul'daki blog yazarları da onun gibi davransa keşke. Web Soldier'da toplantıya katılanlar arasındaydı. İsmini unuttuğumdan yazamıyorum, kusura bakma lütfen.

İsmini buraya yazmayı unuttuğum diğer arkadaşlar da kusura bakmasınlar lütfen, isterlerse yorumlarıyla katkıda bulunabilirler :)

Hıyarlar devrim yapamaz !

Bu yazı Prof.Dr.Ahmet İnam'ın "Gönülden Bilime" adlı kitabında geçmektedir ve internet sitesinde bulunan yazısından alınmıştır. Yazının tamamını buradan okuyabilirsiniz.


Neden hıyarlar var dünyada? Yanıt basit: Dünya bir bostan. Peki, neden gülistân değil? Hiçbir zaman olmadı, belki. Kavga, güç elde etme savaşı, sahip olma kaygısı ile yaşanan çatışmalar. Ben merkezli, kültür merkezli, ırk merkezli dünya görüşleri... Yaşam kavgasının aman vermez zulmü altında ezilen insan, tarihi boyunca hıyarlığını inceltecek kültür ürünleri (sanat, bilim, din, düşünce alanlarında...) ortaya koysa da kendi yaşam alanını bostanların dışına çıkaramadı.

Giderek acımasız kapitalist düzenin yarışmalarla varolmaya çabalayan insanı, hıyarlığını geliştirdikçe daha başarılı olacağını düşünüyor. Hıyar olmayan 'yırtık' olmayan, atılımlar yapıp, yatırımlar geliştiremez. Hıyar değilseniz, bu düzende varolamazsınız. Hıyarlardan çıkıyor iş adamları. Hıyarlardan çıkıyor iktidarı ele geçiren insanlar. Saldırgan, atılımcı, iş bitiricilerin önemsendiği, değerli görüldüğü bir dünyada, hıyarlardan rahatsız olunmuyor. Hıyarlar el üstünde tutuluyor. Hıyarlar sınav kazanıyor. İşe giriyor. 'Yukarılara' doğru tırmanıyor. Politika, hıyarların oyun alanı olmuş. Dünya hıyarların dünyası. Çevresel koşullardan, toplumsal, ekonomik, kültürel nedenlerden dolayı. Kaba, kendi kabalığını kabul edemeyecek kadar vahim bir gaflet içinde! Karanlık yanlarını fark edebilecek duyarlılıktan yoksun. Entel, bilgi küpü ama bilgisi iç dünyasına sızmamış. İç üzerine kitap yazıp, kendisini içinde göremiyor. Sözcük şaklatıyor. Felsefe yuvarlıyor. Bilgi kumkuması. Kibrinden, yüksek perdeden konuşmasından yanına varılamıyor. Ruhu kanıyor. Bakımsızlıktan iç dünyasını yaban otları bürümüş. Toplumsal, politik, ekonomik, kültürel çözümlemeler yapıyor. İçinden gelen sesleri dinlemesini bilmiyor. Kabalığı, hıyarlığı, yüksek düşünsel gücünden ve bilgisinden geldiği sanılıyor. Oysa, bilgisi ve düşünsel gücü, iç dünyasına ulaşamıyor. Hıyar böylece narsist imgeler yaratıyor, kendisi hakkında. Bu imgeleri kendi sanıyor. Tapıyor bu imgelere. Bu, yarattığı kendi imgeleri 'beslemek' için, kendisini sevecek insanlar arıyor. Kimseyi sevemiyor.

Teknoloji ve bilimin hıyarlarla ilgisi var mı? Olmaz mı? Çağdaş bilim ve teknoloji, hıyarları besliyor. Model kurmaya, deney yapmaya, sınamaya, yanılmaya ayrılmış bir yaşamın gündeminde hıyarlık yok. Peki, kimin sorunudur, hıyarlar? Hepimizin. Hıyarlığını fark etmiş insanların.

Bütün dünya bostana dönmüş dediğimde elbette kendimi de azılı hıyarların arasında görüyorum. Sıkıntım, keskin Freudgillerden dostların sanabileceği gibi, bir 'yansıtma' sorunu değil. İçimin hıyarlığını dışa vurup, herkes hıyar demiyorum. (Biraz etkisi vardır elbette!)

Hıyarlık, çağımızın en büyük sorunlarından biri. İlim irfan yoluyla, 'hıyarsızlaştırma' kampanyaları ya da eğitimleriyle tez elden giderilebilir bir 'üst yapı' sorunu değil! Bir yaşama sorunu. İnsan olma sorunu.

'Sev' denmiş, 'say' denmiş. Bunların ince yaşam durumlarına nasıl uygulanacağı bilinmiyor. Nasıl seveceğim? Kendisi olabilen, kendi yaşamına sahip biri olarak nasıl seveceğim? Biricik bir insan olarak, biricik sevgilimi, yaşadığım biricik ortamlarda nasıl seveceğim? Biricikliğimizi yaşayabilme, genel ahlâk ilkelerinin özel durumlarda gerçekleştirilebilmesi, yaşama ustalığı burada. Yaşama ufukları dar; kendisiyle karşılaşmamış, giderek kendisine hiç rastlamamış insanların dünyasında hıyarlaşma hızlanıyor. Güçleniyor.

Hıyarları önce dostlarımda gördüm. Sağolsunlar, bu konuda benim gözümü açtılar. Hıyarân diye bir kitap yazdım. Hıyarca yazılmış bir kitaptır. Sonra anladım ki ben de az hıyar değilmişim. Hıyar olmayanlara (gül mü diyeyim onlara?) rastladıkça yüreğim burkuldu. Hem kıvanç duydum, şükrettim, içimdeki sonsuzluğa: Hâlâ güzel insanlar var. Bu çirkin yaşam çarkının kirletemediği. Biliyorum, insan, hâlâ onlar var diye insan. Dünyanın yönetiminde yerleri yok. Belli etmiyorlar kendilerini. (Eski deyimiyle, 'mahviyet mesleğine mensup'lar!) Hem içimin bir yerleri sızladı. Kalakaldım. Kendimin hamlığını görmekten.

Dostlarım, bana her gün bostanda yaşadığımı anımsatıyorlar: "Ahmet, sakın kendini gökyüzünde sanma, burası bostan. Burada gücü gücü yetene bir kavga, entrika, stratejik davranışlar, kullanma ve sömürme ilişkileri egemen. Burası, Platon'un göğü değil! Burası Epikür'ün bahçeleri, Stoa'nın aradığı 'âsûde bahar ülkesi' değil. Burası sana göre değil. Silâhların, ağır iş makinalarının, güneş gözlüklerinin arkasına ruhlarını gizleyebileceklerini sanan, kendine, dünyaya, geleceğe, doğaya, evrene karşı acımasız, kaba odunlaşmış insanların dünyası."

Elinde bastonu, iki büklüm yürüyen huysuz bir yaşlı adamın dünyadan yakınması değil bu söylediklerim. Teknoloji, birçok yaramızı sararken hıyar olma potansiyelimizi hızla arttırıyor. Bizden sonrakiler, belkide bizi şöyle anacaklar: "Yirminci yüzyılın sonları, yirmi birinci yüzyılın başları mı? Çok hıyar vardı dünyada, hem de çok". Bir zamanların 'Kahramanlar Çağı' gibi, çağımız belki de 'Hıyarlar Çağı' olarak anılacak.

GARİP, GARİP DURUYOR HAYATIMIZDA!

Garipler her çağda azdılar. Çağlarındaki haksızlığı, zulmü, kabalığı anladılar. Hıyarları tanıdılar, onlara tahammül ettiler, anladılar. Garipler, tuhaf insanları olarak kaldı, çağlarının. Smıflandırılamadılar. Saraydan da gelebiliyorlardı, sokaktan da. Bu dünyanın yabancılarıydılar; dikiş tutturamayanları. Elbette tutunamadılar. Her tutunamayan garip değildir ama, her garip, tutunamayandır. Zekâları, yetenekleri yetmediği için değil, yaşam mantıkları, bu dünyanın yaşam mantığına uymadığı için 'dışarıda' kaldılar. 'Marjinal' değillerdi. Marjinallik 'entelektüel' vıdı vıdıların kendilerine yakıştırdığı rütbeydi; entelektüel ise daha baştan garipliği yitirendir.

Garip, hasbî insandır, olduğu gibi olandır. Daha başka nasıl olunduğunu bilmeyen. Kendiliğinden. Öylece. Yalnızlığı belki ondandır. Yapayalnızdır. Çevresindeki insanlarla birlikte. İçine kapanık uyumsuz, suratsız biri gibi gelmez garip bana. İnsanlar arasında dolaşır. İşi gücü de vardır. Kravat bile takabilir. Kendini belli etmeyenlerdendir. Sıradan, basmakalıp görünür. (İsteyerek değil, görüntüsü makyaj değildir.) Bildiğini zorlanmadıkça söylemez. İkide bir kendini ileri sürmez.

Kendisiyle karşılaştığı için, kendisiyle diyaloğu, iletişimi, muhabbeti, hesaplaşması olduğu için hıyar insanın tam zıddıdır. Hıyarlar çoğaldıkça garipler azalır. Az oluşları elbette, hıyar nüfusunun artışı değildir, yalnızca. Garip, hıyarı, hıyar gibi göremez. Olgunlaşmamış, ham, sevilesi bir varlıktır hıyar. Garibin hıyarlarla bir zoru, bir derdi, bir alışverişi yoktur. Dünya bir gurbettir. İçinde gurbeti taşır garip. Hep yabanda, hep uzakta, hep bir başına, hep yapayalnızdır. İnsanları kırmamak için, istemediği görüntülere bürünebilir zaman zaman. Ticaretle uğraşabilir. Sporcu olabilir. Memurluk yapabilir. Hep iğreti durur, girdiği işlerde. Kendi gibi olanlara rastlarsa, yalnızlığını paylaşmak isteyebilir. Büyük beklentileri, hırsları, tutkuları olmadığı için, hayal kırıklıkları yaşamaz. Kendini terk eden, sözünde durmayıp onu aldatan dostlarının ardından ilenmez. Kızmanın anlamsızlığını bilir. "Bütün insanlar nankör", "Herkes hıyar", "Türkiye batıyor" demez. İyimserdir. Umudu, iyimserliği, ahlâkıdır onun. Evrenin, tüm çirkinlikleri, çelişkileri, haksızlıkları, sömürüleri, içine alıp, yeni soluklarla yeni canlar ortaya koyacak mucizeler taşıdığına inanır. İnsana güvenir. Güveni, çâresizliğinin son durağıdır. Evrendeki varoluş hırsının yarattığı hasarı bilir. Bilinçlidir. Bilinçsiz, garip olamaz.

Garip, elbette garip edebiyatı yapmaz. Açık oturumlarda, konferanslarda, televizyonlarda 'garip' üzerine konuşup, geçimini sağlamaz. Garip, garip olduğunu, 'kendiliğinden' bilir. Benim gibi entelektüel bozuntularının anlattığı gibi anlatmaz kendini. Çok satan kitapları imzalayan, ünlü insanlardan değildir.

Bu düzenin elinden nasıl kurtulmuştur? Kurtulmaya çalışarak! Düzenle, 'garip', bir uyuma girmiş göründükleri için, düzen onları fark edememiştir. Nara atıp, kavga etmedikleri; kendilerini, inançlarını, bilgilerini abartmadıkları; sevgilerin sıcaklığını duyup, hesabî yanlarını görmezden geldikleri; herkesi kendi farklılıkları içinde 'öyle' kabul ettikleri; içlerindeki sonsuzluğu keşfedebildikleri; sıradanlığı, basitliği, sığlığı, abartılmış bilgiçlikleri, kabalığı fark ederek, içlerindeki sonsuzluğu, dışlarındaki sonsuzlukla birleştirebil-dikleri; günlük tartışmaların, moda olmuş geçici görüşlerin, paranın (yoksuldur garip!), ünün, her türlü darlaştırıcı bağımlılığın uzağında kaldıkları için gariptirler.

Kendilerinden bakabilirler. Kendi pencerelerinden. Kendi varoluş zeminlerinden. Kavramlara bulanmış, yaşamda onlarla birlikte yaşamayan bilgileri, bilim adına, felsefe adına, teknoloji adına yapılan nice ukalâlıkları ince bir gülümsemeyle önemsemezler.

Garipler ne bankalarda yönetici ne yüksek düzeyde devlet memuru ne herhangi bir üniversitede akademisyen olabilir. Olmak istemezler. Elbette hiçbir gazetede köşe yazarı olmak akıllarından geçmemiştir.

Hiç garip gördünüz mü? Tarihte ve zamanımızda. Varlar. Belki bazılarımız onları uzaylı sanıp, taşlıyor olabilir.

Var mısın yok musun ?



Daha önce de birkaç satır yazmıştım bu yarışmayla ilgili. Bu karikatürü görünce halkımın büyük bölümünün hâletiruhiyesini yansıtmasından sebep, eklemeden olmaz diye düşündüm :)

geçip giden zamanları bir yerlerde bulsam...



sonra üzülsem, üzüldüğüme üzülsem...

Senelerce Senelerce Evveldi

Yazar, Edgar Allan Poe hayranı bir karakter devşirmek istiyordu; üç dört sayfa görünüp romanın dışına çıksın ve diğer karakterleri kukla gibi oynatsın. O, yazarı da yönetmeye kalkınca bir düello kaçınılmazdı.

Selçuk Altun'ın romanlarını bana bu kadar sevdiren nedir? Bu kadar kolay okumamı, her daim okumamı sağlayan şey nedir? Bil(e)miyorum. Ama okumaktan büyük bir keyif alıyorum onun romanlarını. Belki içinde Dolores bir şekilde geçtiğinden :)

Romanın anlatıcısı, İstanbul-Buenos Aires hattı hüzünzadelerinin aşk öykülerini dinlerken sanki spiral bir merdivenin basamaklarından tırmanıyordu.

Eğer hiç okumadıysanız (yazık!) Selçuk Altun romanları hakkında yanlış bir izlenime kapılabilirsiniz. Bu romanda elbette aşk var ama fazlası (da) var. Ama şu satırları paylaşmak istiyorum sizlerle.

"Şimdi ağzımdan dökülecekleri ben senden çok merak ediyorum" diyerek başladım. "On günlüğüne konuğum oldun, ardından on yıllık hasret bıraktın; gözlerin kapalı diye sana yaşama sevinci aşılayacaktım, gözlerime rengarenk bakmayı öğrettin; yürürken sağımda sıcaklığının, bedenimde bir parçanın eksikliğini duyumsar oldum; kentte hangi kareye baksam onu sana renk renk anlatasım geliyor, yokluğunu fark edince içim parçalanıyor. Vivaldi ve Bach ile aramı bozdun; gözlerin açılmasa da dünyanın en ahu gözleri; seni seviyorum demiyorsam sıradan bulduğumdandır; ve yanına gelmeme izin verirsen, bir daha seni asla bırakmam Sim!"

"Hemen gel" dediğini duyduğumda, içimde patlayan havai fişeklerin şiddetine dayanamayıp yere çöktüm. Gözlerimi açtığımda ben bir garip kuş idim. Yürümeye başladığımda bir büyülü nota silsilesiydim; sav-ru-la sav-ru-la evime döndüm...


Yolun sonunda onu bir soru karşılayacak;
Göz gör(e)meden gönül sever mi?


Selçuk Altun - Senelerce Senelerce Evveldi

thinking about you

Orhan Güvenen & Nano Teknoloji

Dün Web Seminerleri'ndeydim, Cuma akşamı ise TSEV'in düzenlediği bir seminerde. Biraz geç olacak ama yazmazsam da olmayacak.

Büyük bir hevesle gittiğim söylenemezdi itiraf etmek gerekirse. Seminerin konusu "İstatistik, Ölçme Teknikleri, Bilgi Sistemleri ve Karar Sistemleri Etkileşimi" olarak görünüyordu. Ve o kadar da ilgimi çeken bir konu olacağını düşünmüyordum. TSEV'e gidip etraftaki takım elbiseli, gayet resmi topluluğu görünce bir sürü formülün konuşulacağı bir seminer olacağını düşünmüştüm. Saat 18:00 olup, Prof.Dr.Orhan Güvenen konuşmaya başladıktan sonra bu fikrim tamamen değişti. Kendisini bu seminer vasıtasıyla tanıdığım ve dinlediğim için kendimi şanslı sayıyorum. Gazetelerde, televizyonlarda ismini duymuşumdur, köşe yazılarında ismini okumuşumdur belki çeşitli şekillerde ama konuşmasını dinlemeden ne denli değerli bir insan olduğunu anlayamazdım sanırım.

18:00-20:00 arası olan semineri boyunca tarih, siyaset, dünyadaki güç dengeleri ve hayatı boyunca yaşadıklarından anekdotlarla dolu harika bir konuşma yaptı. Yarım saatte uzadı konuşması ve sanırım imkan olsa sabaha kadar konuşabilirdi kendi deyimiyle :)

Bundan tam 20 yıl önce bir kamu görevlisi olarak dönemin siyasilerine uzaktan takip yani uydu teknolojileri konusunda atılım yapmak için elinden geleni yapan ama sözlerini dinletemeyen bir bilim adamı. Zülfü Livaneli'nin zamanında kendisi hakkında yazdığı yazıda dediği gibi "Osmanlı'da da Cumhuriyet döneminde de Türkiye'nin bir "değerli insan yok etme" sorunu var. Mustafa Kemal dönemi hariç hep böyle sürüp gitti bu."

Konuşmasında o kadar çok şey aktardı ki burada hepsini sizlerle paylaşmayı istesem de hafızamın beni yanıltmasından ve sizleri yanıltmaktan kortuğumdan size kendisiyle yapılmış şu röportajın linkini veriyorum. Hocamızın dediği gibi “Bugüne kadar tüm sanayi devrimlerini ya atladık ya da çok geciktik. Bu seferde atlarsak çok tatsız olacak. Çünkü Nano teknoloji tüm bunların üstünde ve her şeyi dönüştürecek en yeni ve en stratejik bilim alanıdır."

Türkiye'de 17 yıl önce nano teknoloji mikroskopu yapıldığını ve halen 4,000 dolara maledilen mikroskopun 140,000 dolara yurtdışında Massachusetts Institute of Technology, Tokyo University of Technology gibi üniversitelere, Toshiba, Hitachi gibi firmalara satıldığını biliyor muydunuz? Ben ilk defa öğrendim. Eğer imkan sağlanırsa bu ülkedeki bilim insanlarının yurtdışındaki meslektaşlarından çok daha iyi işler yapacağına inanıyorum ben. Ve tersine beyin göçüyle, yurtdışına gitmiş bilim insanlarımızın büyük bölümünün ülkelerine seve seve döneceklerine de inanıyorum.

Bedava kömür dağıtmak için 1,000,000,000 YTL harcayan iktidar nano teknoloji konusunda üniversitelerimize, bilim insanlarımıza, bu konuda araştırma yapan firma ve kurumlara da dilerim gerekli desteği sağlar. Bu konuda hepimiz elimizden gelen desteği sağlamalıyız diye düşünüyorum. Bu konunun öneminin anlaşılması için bir web sitesi, bir blog vs. açmak, bürokratları, askerleri, siyasileri ve halkı bilinçlendirmek, gerekli desteği sağlamak lazım.

Web Seminerleri

Yoğun ve güzel bir gün oldu bugün. Web Seminerleri vardı oraya gittim. Yavaş yavaş burayı bir teknoloji bloguna çevireceğim :P

Yok canım mümkün değil öyle bir şey :) Yalnız şöyle bir durum var. Bu seminerler her ayın ilk cumartesi günü yapılıyor İTÜ Maçka Kampüsü'ndeki Sosyal Tesisler'de. Ve ben iki aydır ilk oturumu kaçırıyorum :) İlk oturum saat 12:00'de başlıyor ve ben geç kalıyorum. Hadi geçen ay geç uyandım itiraf ediyorum :) Ama bu sefer sabah 07:30'da uyandım. Makyaj falan ancak hazırlanıyorum :P Uyanır uyanmaz kitabımı bitirdim, sonra yatakta biraz da müzik dinledim. Erkenden kalktım, kahvaltımı yaptım. Biraz bilgisayar başında vakit geçireyim derken saat oldu on. Sonra berbere gideceğim aklıma geldi. Oraya da uğrayıp oyalanınca yetişemeyeceğimi anlayıp gümüş atölyesine uğradım.

Bu arada bir sene önceydi sanırım. Bindiğim bir minibüste KarmaTurka dinleyen şoförden bahsetmiştim. Benzeri bir olay bindiğim takside yaşadım. Ben taksiye binerken Türk Sanat Müziği çalıyordu radyoda ve daha radyo frekansına bakmadan KarmaTurka dinlediğini anlamıştım. Ben binince şoför radyonun sesini kıstı. O sırada da telsizinden birileri bişeyler söylüyordu, ben de herhalde onunla alakalı diye düşündüm. Ama baktım açmıyor sesini "Biraz sesini açar mısınız?" diye sordum, "Rahatsız olmayın diye kıstım." dedi. Bu şekilde başladık konuşmaya. Aslında bu şekilde diyalogları çok fazla sevmem. Genelde dinlemeyi tercih ederim. Ama bu taksi şoförü gayet efendi, şık giyimli, tipinden ve konuşmasından Balkan göçmeni olduğu belli olan birisiydi, güzel de bir sohbet oldu. Zaten öyle uzun mesafe değildi gideceğim yer. Trafikte yaşananlar, evli misin diye başlayan konuşmalarla geçen bir sohbet oluyordu ki biz konuşurken Yıldırım Gürses hicaz makamı bir besteyi söylemeye başlayınca şoför duygulandı. Zamanında gittikleri bir camide karşılaşmışlar kendisiyle ve bizim bir derneğimiz var, bir gün gelir misiniz diye sormuşlar. O da adresini almış, gelirim elbette demiş. Günlerden bir gün çıkagelmiş derneğe habersiz. "Görsen Mercedes'inden bir indi, bir de baktık Yıldırım Gürses. Dernekte toplasan 4-5 kişiyiz. Oturduk, çay kahve ikram ettik, o sırada aradım arkadaşları. Gene 50 kişi falan toplandık. Ne güzel sohbet etti, ne güzel şarkılar söyledi bize bir görsen. Adam kalkıp Bayrampaşa'da derneğimize geldi, giderken de bize teşekkür etti. O gün bugündür Fatiha eksik etmem ne zaman sesini duysam." diye anlattı taksici abimiz.

Ben bu blogu teknoloji bloguna ömrü billah çevir(e)mem arkadaş :))

Neyse, seminerler güzeldi. İlkine yetişemesem de ikinci oturumda mobil internet konusundan bahsedildi. Üçüncü oturumda Webrazzi'den tanıdığımız Arda Kutsal Web 2.0 girişimleri ve Internet yatırımları konulu bir sunum yaptı ki, bence güzel oldu. Ki herkes böyle düşünmüş olmalı ki normalde 45 dakika kadar süren oturum 1 saat 45 dakikaya uzadı :) Detaylarını başkaları yazar zaten, benim yazmama gerek yok :)

Oradan çıkınca da Taksim Anıt Büfe'de waffle yiyerek bloglar hakkında hoş bir sohbet gerçekleştirdik. Ve bugünü de bitirmiş olduk bu şekilde ;)

Bizler daha Mart ayından ısınan havayla yaza hazırlansak bile ismini zikretmişken Yıldırım Gürses'ten bir Sonbahar Rüzgarını dinleyelim ;)