Son dönemde izlemekten en çok keyif aldığım filmlerden birisi oldu bu film. Tek kelimeyle bence harika bir film. Hemen yazının başında mutlaka izleyin diyerek başlamak istiyorum :)
Esas adamımız Harold Crick (Will Ferrell). Hayatı sayılarla, hesaplamalarla ve çok az konuşarak geçen, sıkıcı, sürekli aynı şeyleri tekrarlayan, son derece obsesif bir vergi denetmeni. Günün birinde bir kadın sesi duyuyor, sadece kendisi duyuyor. Kadın yaptıklarını, yapacaklarını söylüyor. Bu durum onun 'düzenini' altüst ediyor. Vergi kontrolü için gittiği pastanede Ana Pascal (Maggie Gyllenhaal) ile tanışıyor. Harold Crick ve Ana Pascal arasındaki zıtlık çok güzel olmuş filmde. Bir tarafta hayatı obsesif denecek kadar düzenli, sıkıcı, sıradan bir adam diğer tarafta kurabiyeleriyle çokça vakit geçirmesi nedeniyle üniversiteyi bırakan, vergi ödememekte direnen, düzen karşıtı, rahat, hayat dolu, son derece çekici ve güzel bir kadın. Olmayacak bir şey oluyor ve Harold aşık oluyor :) Ama bir gün duyduğu o ses öleceğini söyleyince Harold yaşamının kıymetini daha bir anlıyor. Kendisine yardımcı olması için Prof.Jules Hilbert'tan (Dustin Hoffman) yardım isteyince Karen Eiffel'in (Emma Thompson) fantastik bir şekilde romanının parçası olduğunu anlıyor.
Filmin hikayesi bu şekilde. Çok bile anlattım aslında :) Gerçi anlatmadığım pek çok şey var. Ama beni etkileyen bir kaç noktayı daha yazmak istiyorum. Bunlardan ilki yazarımızla yani Karen Eiffel ile ilgili. Bir kere Emma Thompson'un İngiliz aksanı kulağa çok hoş geliyor. En azından benim çok hoşuma gitti :) Ve çizdiği yazar profili. Kurgunun gücü burada sanırım. Kitap okumayı çok seviyorum. Tarih, araştırma, otobiyografi vs. her ne türde olursa olsun seviyorum ama kurgunun yeri apayrı. Kendi dünyanızı varediyorsunuz. Karakterleri, ilişkileri, hayatın akışını siz kontrol ediyorsunuz. İsterseniz dünyaya bir göktaşı çarpıp büyük bir felaket olabilir, uzaylılar gezegeni istila edebilir, büyük bir aşk yaşanabilir ya da birileri ölebilir. Her şey sizin hayalgücünüze kalıyor. Karen'in yazma konusundaki tutkusu harika bir şey. Filmde göründüğü ilk sahne, asistanı Penny Escher'la (Queen Latifah) ile olan diyalogları da yazmak konusunda insanı daha da motive ediyor. En son Adam Fawer'ın "Empati" adlı romanını okurken kurgunun gücünü bir kez daha anladım. Bazı kitapları, romanları okumakta zorlanıyor insan ama bu romanın yaklaşık 500 sayfasını bir gecede hiç durmadan okudum. İnsanın izleyeceği hiç bir film ya da tiyatro oyunu hayalgücüne bu derece hitap edemez.
Bir de Harold öleceğini duyunca yaşamının kıymetini anlıyor ve 'hayat' diye sürdürdüğü tüm o kurallardan, sayılardan, monotonluktan sıyrılıyor. Gerçekten yapmak istediklerini yapmaya başlıyor. Bu pek çoğumuz için geçerli sanırım. Bir şekilde 'bunları yapmam gerekiyor' diyerek, 'bunlar benim görevlerim', 'kariyerim', 'ailem' vs. diyerek gerçekten yapmak istediklerimizi hep sonraya erteliyoruz ve o sonra hiç bir zaman gelmiyor. İlla roman kahramanının (benim/sizin) öleceğini bilmesi mi gerekiyor istediklerini yapmak için? Bence ölmeden önce (yani bugün) gerçekten yapmak istedikleriniz için bir adım atın.
Tekrarlıyorum, bu eğlenceli filmi mutlaka izleyin ;)
ps. Bu Crick ismi bana nereden tanıdık geliyor acabaaa :P
Stranger Than Fiction
Blogun yeni hali :)
Uzun bir ara verdim biliyorum. Belki bu süre biraz daha uzayabilir. Ama yaz(a)madığım sürede blogla oynadım biraz. Bu kaçıncı blogun tasarımını değiştirmeye niyetlenişimdi hatırlamıyorum ama bu sefer gerçeğe dönüştü :)
Bahar geldi diye arka plan yeşillendi :) Ama ara sıra arka planı değiştirmeyi düşünüyorum. Aslında yapmayı istediğim bir kaç şey daha vardı ama bu değişim işini uzattığım takdirde bunu yapmaktan da vazgeçeceğimi bildiğimden onları iptal ettim. Blogun yeni şeklini beğenirsiniz umarım.
Bu arada Blog Ödülleri'nden haberdarsınızdır herhalde. Değilseniz bile girip bir bakın bence. Hatta bakarken çabucak üye olup bana oy bile verebilirsiniz :)
Benden şimdilik bu kadar. Yazmayı istediğim çok şey var. Kısa zaman sonra tekrar eskisi gibi yazmaya başlarım herhalde.
Herkese şimdiden güzel bir hafta sonu diliyorum.
İki film
Kara Afrika'nın kara talihi... Ne kadar klişe bir laf değil mi? Hotel Rwanda'yı izedikten sonra da bu hislere kapılmıştım. Macera arayan yeni mezun bir İskoç doktorun tesadüfen yolunun Uganda'ya düşmesi ve yine
tesadüfen İdi Amin'le tanışmasıyla başlıyor hikayemiz. Filmin ilk bölümünü izlerken her şeyin ne kadar güzel olduğunu düşünebilirsiniz tıpkı Dr.Garrigan gibi. Ama gerçek hayatta böyledir. Kötüler hep maskeler takarlar kendilerine. Kötülüklerini gizlerler bu maskelerin arkasında. Amin gibi diktatörler bunu yapmayı daha da severler. Filmin sonunda gerçekten insan sinir oluyor tüm bu yaşananlara. Çünkü filmde gösterilenlerin gerçekten yaşandığını biliyorsunuz ve gördüğünüz tüm o vahşet midenizi bulandırıyor. Ve sürekli olarak tekrarlanıyor bu. Forest Whitaker'ın oyunculuğu tek kelimeyle muhteşem. Mimikleri, konuşması, hareketleriyle gerçek bir diktatöre dönüşmüş. Özellikle köyde insanlara seslendiği sahnede gerçekten etkileyiciydi.
Filmin ismine aldanmayın, farklı bir bakış açısı yok aslında. Farklı bir çekim tekniği var o kadar. Daha önce denenmemiş bir şey de değil. Bir olayı farklı kişilerin gözünden görüyoruz önce. Olay, ABD başkanına suikast ve bombalama eylemi. Ama o kadar klasik bir şekilde bağlanmış ki senaryo. Sıradan bir filme dönüşmüş film. İyi yürekli başkanımız, süper koruması tarafından kurtarılıyor :) Neyse, gene de farklı çekim teknikleri, Dennis Quaid'in oyunculuğu, Forest Whitaker'ın varlığı filmi izlenir kılıyor. Klişelere başvurmasaydı daha güzel olurdu ama bu haliyle de idare eder ;)
Sapına kadar muhafazakarız!
Aşağıdaki yazı Melike İlgün'ün bugün Gazeteport haber sitesinde yayınlanan yazısıdır. Yazının orjinal hali için buraya tıklayabilirsiniz.
Uğraşılan saçmalıklar, büyütülen kinler ve düşmanlıklar..
Bir de bu ülkenin asıl korkunç gerçekleri...
Melike İlgün'ün bu yazısını siz de mutlaka okuyun.
Burası sapına kadar muhafazar olup da, muhafazakarlık hesabını “sap” üzerinden yapan bir ülke…
Burası “Batının ahlaksızlığını aldık” deyip, batıdan gelenlere ahlakın ne olduğunu Süleymaniye Camii’nin arka bahçesinde İspanyol bir turiste tecavüz ederek…
Yılbaşı gecesi Taksim’in göbeğinde Avusturalyalı turistleri taciz ederek…
Ve barış için otostopla yola çıkıp İtalya’dan Türkiye’ye kadar sorunsuz gelen bir performans sanatçısını Türkiye’ye girişinin daha üçyüzüncü kilometresinde tecavüz edip, öldürerek gösteren bir ülke…
Burası bütün bunların üstüne “Utanıyoruz” demekten, “Rezil Olduk” manşetleri atmaktan utanmayan bir ülke…
Kime rezil oldunuz, kimden utanıyorsunuz Allah aşkına?
Dönün de kendi ülkenizin vatandaşlarına bakın, kendi kadınlarınıza bakın illa ki utanacaksanız!
Ne çabuk unuttunuz, burası çarşaf üzerine düşmüş kanını evlendiğinin sabahına bayrak gibi asmayı şart koşan…
Namusunu temizlemek için kızlarını tecavüzcüsüyle nikahlayıp koynuna sokan…
Otostopla Türkiye’yi geçmeyi bırakın, bir kadın için bir sürü semtinde belediye otobüsüyle bir duraktan diğerine gitmek bile mucize olan bir ülke!
Ha eğer bunlar utandırmadıysa sizi, o zaman kendinize bakın!
Hangimiz İtalyan sanatçının kayıp olduğunu duyduğumuzda “Bugün hava çok güzel” der gibi bir tonla…Öyle alışıldık, bildik ve sıradan bir vurguyla… “Kesin tecavüz edip bir kenara atmışlardır” demedik ki…
Hangimiz “Gelinlikle ben de otostop çeksem ben de tecavüze uğrarım, ne işi varmış yollarda?” diyerek tedbirsiz davrandığını, tecavüze meydan verdiğini düşünmedik ki…
Hangimizin aklından o meşhur “Gösterelim anam” repliği geçmedi ki…
Hadi dürüst olalım, hangimiz hayatımızda bir kere bile Tecavüzcü Coşkun esprilerine gülmedik ki…
Pippa Bacca İtalyan olmasaydı, atıyorum Rus ya da Ukraynalı olsaydı yine utanacak mıydık?
Yoksa bıyık altından sırıtacak mıydık?
Pippa Bacca sanatçı olmasaydı, atıyorum Bodrum’a tek başına tatile gelen biri olsaydı yine utanacak mıydık?
Yoksa bıyık altından sırıtacak mıydık?
Bütün kiri tozu halının altına süpüren, sonra da temizlik yaptım diye övünen ev kadınları gibiyiz.
Öyle de zavallı ve patetiğiz!
Hadi, hadi avutun kendinizi, “Her ülkede olur böyle şeyler” deyin!
Sanki Türkiye’de tecavüz çok nadir olan bir şey-miş gibi davranın!
Türkiye internetten çocuk pornosu en çok indiren beş ülkeden biri değil-miş gibi yapın!
17 yaşındaki çocukların 80 yaşındaki kadınlara tecavüz ettiği haberlerinin ne kadar sık karşınıza çıktığını da görmezden gelin!
Son yıllarda cinsel suçların yüzde 300 arttığını da unutun!
Bir kadın için Türkiye’nin herhangi bir kentinde bir ara sokakta yürümenin giderek daha da, daha da zorlaştığına da boşverin!
Ama kafayı Almanya’daki “Ali bana sulanma” reklamlarına takın!
Oysa ne kadar doğru o reklamda denilenler, niye gocunuyoruz ki?
Burası Türkiye!
Yoldan geçen her kadına yan bakarız, sonra da bizimkine kimse bakmasın diye eve kaparız!
Sapına kadar muhafazakarız, muhafazakarlık hesabını da “sap” üstünden yaparız!
pazar akşamı ortaya karışık bir yazı
Bu aralar üzerimde bir isteksizlik ve garip bir sıkıntı var. Nedendir bil(e)miyorum. Gerçi geçen yıl Nisan ayında da az yazmışım. Sanırım doğum günümün de etkisiyle çok düşünüyorum her şeyi. Evet, 4 Nisan doğum günümdü. Hatırlayan, hatırlamayan, arayan, aramayan, e-mail gönderen, göndermeyen herkese teşekkürler. Nezaket icabı yazıyorum bunları elbette :P Hatırlayanlara kucak dolusu sevgiler :) Hatırlanmak güzel şey. Sevildiğimi biliyorum elbette :P Ama bunun hatırlatılması harika. Dün mesela taaa nerelerden bu yıl aldığım tek doğum günü hediyem geldi, çok mutlu oldum :))) Soulferrous harika bir kitap göndermiş bana, çok teşekkürler, iyi ki varsın :)

İstanbul'da Lale Festivali var :) Görüntü olarak çok hoşuma gidiyorlar. Ama bu lalelerin nasıl satın alındığını, neler yapıldığını düşünmeden, acabaları aklıma getirmeden de yapamıyorum. Su sorunumuz varken bu kadar lale ekmenin doğru bir şey olup olmadığını da düşünmek lazım. Neyse, karıştırmayalım şimdi bunları :)
Bu hafta sonu itiraf edeyim ki televizyon seyrettim :P
Dün akşam TRT 1'de "Altın Adımlar" isimli bir yarışma programı vardı. 13 hafta sürecek bir halk dansları yarışması. Büyük bir çoğunluk çocukluğunda haşır neşir olmuştur halk danslarıyla ama maalesef benim öyle bir anım yok. Neyse, blogunu da takip ettiğim sevgili Çilek Reçeli de bu yarışmada :) Dün akşam eve geldiğim esnada baktım. Üsküp oyunu oynayan bir grup vardı ben açtığımda ama o grup sizin grubunuz muydu, sen var mıydın tanıyamadım Saadet :)
Diğer yarışmaları da düşününce, hepsinden daha faydalı, kültürel zenginliğimizi ortaya koyan bir yarışma olmuş. Fırsat buldukça seyretmenizi tavsiye ederim, ben öyle yapacağım :) Bu arada eminim Saadet kendi blogunda daha detaylı yazacaktır yarışmayla ilgili, mutlaka takip edin ;)
Dün akşam ayrıca TRT 2'de sürgüne gönderilen hanedan üyeleriyle ilgili bir belgesel vardı. Çok ilginç geldi bana. Belgeselin sonuna doğru örneğin iki kişi Dolmabahçe sarayındaydı. Otuzlarının başında gösteren iki adam. Turist olarak gezdiğin sarayı dedelerinin yaptırdığını bilmek. Geçmişte büyükbabanın o sarayda büyüdüğünü, babanın çocukluk hatıralarının olduğunu bilmek. Çok ilginç gerçekten.
Hanedan üyeleriyle yapılan söyleşileri dinlediğimde büyük bir çoğunluğun nasıl bir vatan hasreti çektiğini gördüm. Bir kısmı elbette yaşadıkları yerlere iyice alışmışlardı. Özellikle hiç bu topraklarda yaşamamış olanlar yaşadıkları ülkeyi vatan olarak benimsemişlerdi doğal olarak. Yanlış hatırlamıyorsam 1952'de hanedanın bayanlarına yönelik bir af getirilmiş. Erkekler içinse ilk af 1974'te çıkarılmış. Bu aflardan önce hiç bir şekilde Türkiye'ye girememişler. Gerçi bir hanedan üyesi Amerikan askeri olduğundan bol bol gezmiş :) Ne garip dimi? Osmanlı soyundan gelip Amerikan askeri olmak. Bunu kınamak için yazmıyorum. Hayatın ironikliğini gösterdiği için yazıyorum sadece. Elbette bir şekilde yaşayacaklardı yeni vatanlarında. Büyük bir çoğunluğu Lübnan, Mısır, İngiltere, Fransa ve Amerika'ya gitmişler. Bir kısmı Türkçe konuşabilse bile aralarından çoğu Türkçe'yi unutmuşlardı. Fakirlik çekiyorlar, intihar ediyorlar bu sürgün zamanlarında.
İlginç bir anekdot daha. 1920'lerde Doğu Asya'ya hakim olmak isteyen Japonya, Doğu Türkistan'da kurmayı istediği devletin başına bir Osmanlı Şehzadesini oturtmaya karar vermişti. Bunun için de kinci Abdülhamid’in büyük oğlu Selim Efendi’nin çocuğu Şehzade Abdülkerim Efendi’yi seçmişlerdi. Japonya'ya giden Abdülkerim Efendi bir süre sonra işler planlandığı şekilde gitmeyince her şeyi bırakıp ABD'ye geçiyor. New York'ta bir otel odasında ölü bulunuyor. İntihar ettiği söyleniyor. Hatta belgeselde ölümünden bir sonraki gün New York Times gazetesinde çıkan haberi de gösterdiler. "Şehrimize gelen Türk Prensi yaşadığı aşk nedeniyle ailesinin adını lekelediği için intihar etti. Emniyet müdürüne yazdığı mektupta..." diye devam eden bir haberdi. İntihar eden birisi ne diye emniyet müdürüne mektup yazsın? Japonlar, Ruslar ya da Amerikalılar kendilerince nedenle öldürdüler büyük olasılıkla. Çünkü olayla ilgilenen dedektifin raporunda intihardan ya da mektuptan bahsedilmemiş olmasına rağmen bir gün sonraki gazetede böyle bir haber çıkmış.
Bir de şunu farkettim kanallar arasında gezinirken. Bir sürü dini kanal var. Hem de bir sürü. İnsanlar doğru yolu buluyorlar sanırım, bir ben bulamadım :P Ama beni içlerinde en çok eğlendiren, en çok güldüren bir taneydi. Gerçi dini bir kanalın böyle bir işlevi olması tartışılabilinir :P Neyse, şimdi kanalın adını unuttum ama siyahların olduğu bir dini kanaldı. İnsan bu kadar mı neşeli olur dini bir şeyleri anlatırken :) Sürekli olarak müzik, sürekli olarak kahkahalar, sürekli olarak gülümseyen, dans eden insanlar. Kilisede bile olsa bu insanlar eğlenmeyi iyi biliyorlar :)) Neyse, bu konuları pek girmeyelim. Aslında bununla ilintili bazı konularda da yazacaklarım var ama belki sonra. Siyasi gündemle de ilgili söyleceklerim var elbette HÜP genel başlanı olarak :P
Müzik kanallarına bakarken sanırım bir İtalyan müzik kanalında denk geldim bu şarkıya. Haftayı bu şarkıyla bitirip, yeni haftaya bu şarkıyla başlayalım. Allan duygusalı olarak bana yakışan bu şarkıyı herkese armağan ediyorum :))
Herkes için güzel bir hafta olması dileğiyle :)
Sevgilerimle,
u:
unutulmaz
söylediklerinizi
ya da
yaptıklarınızı
unutur,
ama onlara
neler hissettirdiğinizi
asla unutmaz.
Maya Angelou
Amazônia para Sempre
Yıllardır bizleri tarımcılıktan soğuttular. Artık tarımcılık geride kalmıştı, biz sanayileşmeliydik. Benim küçüklüğümden aklımda kalan Yerli Malı Haftası ve tarımda kendi kendine yeten ülke olduğumuz tatlı masallar haline geldiler. Artık Yerli Malı Haftası yok. Zaten artık böyle ayrımlar kalmamak üzere. Ama tarımda da kendi kendimize yetmiyoruz. Tohumları ithal eder olduk. Nerelerden mi? Örneğin çok geniş ve sulak arazilere sahip bir Ortadoğu ülkesinden? Tahmin etmeye çalışın. Evet, bildiniz İsrail'den :P
Neyse, bu biraz ilintili olsa bile bambaşka bir yazı konusu. Ormanlarımız peki? Kısa süre önce Orman Haftasıydı bilen var mı? Ben bilmiyordum ve sanırım asla öğrenemezdim. Ama işyerinin hemen yanındaki araziye Orman Haftası kutlaması nedeniyle Çevre ve Orman Bakanı geldi sanırım. Sanırım diyorum çünkü kim geldi bilmiyorum ama bu ülkede istendiği zaman ne kadar kısa sürede ne kadar çok iş yapılabileceğini gayet iyi gördüm. Bir kaç fidan dikip kutladılar haftalarını. O göstermelik fidanlar şimdi öyle duruyorlar. Kutlama sonrası her şey aynı şekilde devam ediyor yani.
Ormanlarımızın sürekli olarak yangın riskiyle burun buruna olması bir yana "2/B" diye anılan bir yasa var biliyorsunuz. Yoksa bilmiyor musunuz? TEMA'nın Orman Haftası dolayısıyla TBMM'ye seslendiği şu yazıyı okuyarak bişeyler öğrenebilirsiniz. Ve siz de "2/B Arazileri Satılmasın" diyerek TEMA'nın imza kampanyasına bu linke tıklayarak katılabilirsiniz.
Bu yazının asıl konusuna gelelim artık. Akciğerlerimiz ne işe yararlar? Nefes almamızı sağlarlar öyle değil mi? Yani hayatta kalmamızı :) Evet, dünyanın akciğerleri ölüyor. Yani Amazon ormanları. %16 'lık bölümü bugüne kadar yokedilmiş olan ormanların daha fazla zarar görmemesi hepimiz için hayati bir önem taşıyor diyebilirim. Umarım Brezilyalı yetkililer bu konuda biraz daha sorumlu ve duyarlı davranırlar.

Konuyla ilgili bulduğum bu siteye gözatabilirsiniz. Ve siz de oraya kendi imzanızı atabilirsiniz. (gene de siz siz olun, pasaport numaranızı girmeyin :)
İki film, iki şarkı
Güzel bir filmdi. Ama beklediğimden daha farklı çıkmıştı. Filmle ilgili hiç bir yorumu, eleştiriyi falan okumadan izledim. Filmin isminden, Will Smith'in filmde oluşundan vs. ben daha bol aksiyonlu bir film bekliyordum. Öyle olmamasına üzüldüm mü? Hayır. Filmi bu haliyle de çok sevdim. Filmle ilgili yorumlara, eleştirilere sinema sitelerinden bakabilirsiniz, ben yazmayacağım buraya çünkü :P Filmde en çok Sam'in koşarak binaya girdiği sahnede stres oldum. Bir de Bob Marley sahnesi var ki süper :) Anmışken çok sevdiğim bir şarkısını dinlettirmeden de olmaz :))
Bu filmi nasıl anlatmak lazım bilemiyorum. Evet, romantizm ve komedi var ama romantik komedi diyemeyiz. Heyecan ve aksiyon da var. Sıradışı bir aşk öyküsü, çocukluktan başlayan. Aşk mı yoksa meydan okuma tutkusu mu o da tartışılır. Belki ikisi de. Ya da ekşisözlük'te birisinin dediği gibi "iki tane ruh hastasının aşkını anlatan film." hehe :)) Yok ben bu kadar düşünmüyorum. Filmi izlediğime sevindim, güzel de buldum filmi. İzlenesi bir film. Ama bir şaheser olduğunu da düşünmüyorum. Filmdeki aşk hikayesiyle ilgili yorum yapmakta istemiyorum. Sonuçta sadece bir film bu. Neyse, filmde Edith Piaf'ın "La Vie En Rose" adlı şarkısı bol bol geçmekte. Ben de sizleri bu şarkının Louis Armstrong yorumuyla başbaşa bırakıyorum. Her şeyi bir kaç dakikalığına boşverin ve müziğin büyüsüne bırakın kendinizi...Herkes için güzel bir hafta olması dileğiyle.
Oyuna devam...

Hayat, tıpkı bir oyun gibi. Sürekli oynamaya devam ettiğimiz bir oyun. Temel kurallar asla değişmiyor. Oyunun başında farkına varmadan biz seçiyoruz ve farkında olmadan devam ettiriyoruz oyunu. Bazı küçük değişiklikler oluyor oyunun kurallarında o kadar. Kurallara isyan ettiğinizde diskalifiye oluyorsunuz :) İnsanlar, ön yargılar sizi diskalifiye ediyor.
Neyse, kafaları karıştırmaya, kafamı karıştırmaya, çok düşünmeye gerek yok, oyuna devam.
Doğum günü çocuğu olarak sevdiğim bir Ahmet Telli şiirini de eklemek istiyorum.
Kentin bulanık göğünde
Dumanlı bir uğultu
Uzayıp dururken sokaklarda
Ürküttü bütün kuşları da
Öfkeyi kollayarak sakin
Kalabilmenin zamanıdır
Biliriz ki bizimledir doğanın
Ve sevdanın gülümseyen sevinci
Ve onlar sahip çıkacaktır bize
Biz ki acılarla olgunlaştık
Biliriz kederi, kahrı ve zulmü
Aşkı ve hicranı da biliriz
Nice onmaz denilen yarayı
Acılarla sargılamadık mı
Ve ölesiye bağlıyızdır
Sevdamızı paylaşan
Uzak ve yakın dostlara
Ki ahde vefa denilen şey
Bizimle girmiştir kitaplara
Ama neler getireceğini yarının
Ve neler alacağını bizden
Hesaplamanın zamanıdır
Bel bağlayamayız çünkü
Feleğin ve zalimin insafına
