Günlüğüm - Anasayfa RSS ile kolayca takip edin ;) Aklınıza gelen neyse benimle paylaşın :)
Günlüğüm - Anasayfa
Türk Blog Yazarları

Deli Yusuf

Bira kokusunun parfüm kokularına, küfürlerin kahkahalara karıştığı sıradan bir Taksim akşamıydı. Havaların ısınmmasıyla insanların da kanı ısınıp İstiklal'e akın etmişlerdi. O ise bir köşede sessizdi, kimsesizdi. Kirli sakalı ve kıyafetleriyle yalın ayak halde, kepenk indirmiş bir mağazanın önünde oturup insanları seyretmekteydi. İnsanlar ona göz ucuyla bakıp yollarına devam ediyordu.

Mustafa komiser daha yeni tayin olmuştu bu değirmene. Ve tam da yerinde başlamıştı göreve. Kendi köyündeki Deli Yusuf geldi aklına onu görünce. Aç mı acaba diye düşündü. Yanına gidip "Aç mısın kardeş?" diye sordu. O ise önünden geçen insanlara bakmaya devam ediyordu. Polislerden birisini döner almaya gönderdi cevap beklemeden, ayran al demeyi unutmadan. Bir ona bakıyordu Mustafa komiser bir insanlara. Geçenlerin yüzlerindeki alay edercesine ifadeler, deliye bak başında polis var diyenler, iğrenircesine yüz buruşturanlar midesini bulandırmıştı hemen. Kafasını ona çevirdi. Sarhoş olmak için bir tomar para ödeyip, bol küfür ve bol alkollü bir gece geçiren bu insanlar mı deliydi yoksa o mu? Acaba adı neydi? Dahası derdi neydi?

O sırada yarım ekmek döneriyle ayranı gelmişti. Sormadan uzattı ona. Kısa bir tereddütten sonra elini uzatıp aldığı gibi yemeğe başladı. "Belliydi aç olduğu zaten." diyerek gülümsedi Mustafa. Hemen bitiriverdi. "İster misin bi tane daha?" diye sordu cevap vermeyeceğini bilse de. Konuşmasa da kafasını iki yana sallayarak istemediğini söyledi bu sefer. Ve yerinden fırlayıp Mustafa komiserin elini öpmeye çalıştı. Şaşırdı Mustafa. Önce elini çekti, sonra iki büklüm olmuş onu doğrultmaya çalıştı. "Gerek yok kardeşim, gerek yok. Afiyet olsun. Daha istiyosan söyle aldırayım." diye üsteledi. Sonra da "Adın ne senin?" diye sordu ama cevap yoktu gene. "Oğlum söylesene lan adını. Bak karakola götürürüm orada bülbül gibi şakıtırım seni." deyip güldü. Elini onun omzuna koydu. İlk defa yüzünde bir tebessüm belirtisi gördü o an. Ama konuşturamadı. "Oğlum yok mu kimin kimsen senin? Derdin ne bu halde oturuyon burada?" diye sormaya devam etti. O susmaya. Polislerden biri "Komserim Tamer başkomserim arıyor." diyerek telefonu uzatınca elini onun omzundan çekip konuşmaya başladı. Kafasını çevirdiğinde ara sokaklardan birisinde gözden kaybolmaktaydı.

Polislerden biri "Şerefsiz bi sağol demeden çekti gitti. Komserim siz bilmezsiniz bunları. İyiliğe gelmez bunlar." diye küfrün bini bir para saymaya başladı arkasından. Baba yadigarı Osmanlı tokadını yapıştırmayı ne kadar istedi o an. "Hadi gidiyoruz." diyebildi oysa sadece.

Acaba derdi neydi diye düşünmeyi bırakamadı. Serseriye benzer bir hali de yoktu aslında. Kimbilir neler gelmişti başına. Belki sevdalanmıştı, sevdiğini kaybetmişti. Belki ailesini. Evet evet, kesinlikle olan buydu. Deli Yusuf geldi gene aklına. Anası, babası, bacısı o kazada öldükten sonra garibim nasılda kaybetmişti kendini. Kir pis içinde dolaşır dururdu dağ taş demeden. Köylüler arada yıkardı onu. Yemek verirlerdi.

Niceleri gibi "Hey gidi koca İstanbul" dedi içinden Mustafa komiser.
"Kim deli, kim akıllı" diyerek İstiklal'in kalabalığına karıştı.

Mal varlığım

İlknur beni mimledi birkaç gün önce ama ben ancak yazabiliyorum. Mal varlığımı açıklamamı istiyor benden. Bu soruya nasıl bir cevap vermek gerekir acaba? Bir dikili ağacım bile yok mu desem yoksa Zeki Müren gibi dünya yansa yorganım yok içinde mi desem? Ne desem bil(e)miyorum.

Elbette atalarımız benim kadar kararsız insanlar değillermiş. Onlar mal canın yongası demişler. Bunu derken cana geleceğine mala gelsin diye ilave etmeyi unutmamışlar elbette. Uzun lafın kısası mal elbette gerekli ama sadece bir araçtır insan için, öyle olmalıdır. Mal derken her türlü taşınırı taşınmazı, Türk Lirasını, Amerikan dolarını, avroyu, bonoyu, tarlayı, arsayı, yatı, katı, arabayı, desktopu, laptopu bilumum şeyi dahil ederek söylüyorum :)

Hâlâ mal varlığım sorusuna yanıt vermediğimin farkındayım. Benim herhangi bir mal varlığım yok. Hiç birşey bilmediğim gibi hiç birşeyim de yok. Bir canım var diyesim geliyor, o da benim değil, bana emanet.

İnsanın en büyük mal varlığı nedir peki? Parası, zenginliği, şöhreti mi? Arkadaşları mı? Bilgisi mi? İnancı mı? Aşkı mı? Nedir en büyük mal varlığı insanın?

Özgürlüğü.

Kiminiz özgürlük yalanı diyecek belki acı bir tebessümle. "Hangimiz gerçekten özgürüz?" diye soracak kendi kendine.

Özgürlük en değerli mal varlığımız ve çok ağır bir bedeli var kesinlikle. Onu bu kadar değerli kılan şey de bu.

Sistem, siyaset, para, aile, aşk, inançlar, şartlar vs.. şu ya da bu şekilde kendimizi hapsettiğimiz ya da başkaları tarafından hapsedildiğimiz şeyleri aşıp özgürlüğümüze kavuşabiliyoruz ancak.

En değerli mal varlığınızın yani özgürlüğünüzün kıymetini bilmeniz ve özgürlüğünüzün keyfini sürmeniz dileğiyle...

Sevmek zamanı

Saat dörde geliyor. Dün gece de uyuyamadım. Çok uykum var. Ama bişeyler karalamam gerekiyor hemen şu an. Canım dostum, kardeşim bu akşam evlendi :) O kadar çok akraba, asker arkadaşım vs. evlendi ama onunki bir garip oldu benim için.

Dün akşam kına muhabbetine dayak yedik :P

Bu akşam çok önceden Karar No:1'da belirttiğim gibi bir düğün oldu ama o yazdığımdaki gibi bunalmadım. Arkadaşlar, muhabbetler, ortam çok iyiydi. Düğünden sonra Moda'da iyi geldi :)

Neyse, uyku daha ağır bastı :)) Bu kadar yazıp uyumakta fayda var.

İnşallah her şey istediğinizden de güzel olur, çok mutlu olursunuz :))

Dün gece İlknur'un blogunda gördüğüm ve ne zamandır dinlemediğimi yeni farkettiğim, çok sevdiğim bir şarkıyı armağan etmiş olayım buradan ikinize. Yeni evli bir çifte armağan etmek olur mu bilemiyorum ama ben çok seviyorum, siz de seversiniz umarım.

Aşkınız sonsuza dek sürsün ;)

Blog Konferansı & Blog Ödülleri 2008

Dün Blog Konferansı ve Blog Ödülleri 2008 ödül töreni vardı. Bence çok güzel bir etkinlik oldu ve bunun için Eray'a tüm blog camiasının bir teşekkür etmesi gerekiyor. Pek çok kişi bugüne kadar benzeri şeyleri aklından geçirmiştir. Ama hiç kimse bu kadar inanıp, bu kadar emek vermemiştir Türk blog dünyasında. Ben kendime adıma teşekkür ediyorum tüm yaptıkları için.

Konferans çok verimli geçti. Bir öncekine katılamamıştım o nedenle ikisi arasında bir kıyaslama yapamayacağım. Ama bu konferansın daha güzel geçtiğini düşünüyorum ben.

Blog Ödüllerini kimler aldı diye merak ediyorsanız şuradan bakabilirsiniz. Ben ödül aldım mı? Nayır :) Benim için en büyük ödül Mehmet Doğan'ı dinlemek oldu. BÖ'de ödül alan bazı bloglara gerçekten sevindim ama kişisel olarak bazılarının haketmediğini de düşündüm. Elbette bu benim kişisel görüşüm. Neyse, geçelim bunu.

Mehmet Doğan, Altı Üstü Tasarım gibi Altın Örümcek bile kazanmış ve gerçekten çok popüler olan bloguna yazmayı neden bıraktığını anlattı. Ben de çok severek takip ederdim blogunu.

Neden bıraktığını açıklamadan önce blog yazmaya neden başladığını anlattı. Türkiye'deki bir yöneticiyi etkileyip işe alınmak için :) Sonra genele yönelik olarak olası nedenleri sıraladı. Şöhret olmak, bir network oluşturmak, iş dünyasında tanınmak, bildiklerini paylaşmak ve elbette 'profesyonel' olma yolundaki pek çok blog yazarının ortak derdi olan para kazanmak. Ve ne kadar zaman harcadığını bloguna. Blog yazmakla bitmiyor. Ne yazacağını düşünmek, yazacağını araştırma süreci, sonra yazdığının üzerinden geçerek düzeltmelerini yapmak, gelen yorumlardan cevaplanması gerekenleri cevaplamak ve bunların dışında e-posta yoluyla iletişim kuranlara cevaplar yazmak. Çok zaman alan bir uğraş blog yazmak aslında. Bunu kabataslak olarak hesapladığında 110 güne denk geldiğini görmüş ilk yazmaya başladığından bu yana.

Sonra dünya güzeli kızlarının resmi yansıdı projeksiyondan :) Kızlarından büyük olanına öğretmeni ailenizle mutlu şekilde geçirdiğiniz bir hafta sonunun resmini çizin diye bir ödev vermiş. Kızı da annesini, kardeşini, kedilerini ve babasını çizmiş. Ama babasının hemen önüne de bir bilgisayar :)

Buradan şuraya geçiyoruz. Mehmet Doğan yazarını ve kitabın adını da söylemişti ama ben unuttum. Bir doktor yaptığı araştırmalar neticesinde şunu iddia ediyormuş. Diyelim ki 40 yaşındasınız. Ve 80 yaşınıza kadar 40 yıl daha yaşayacağınızı farzedelim. Ömrünüzün %50'sini yaşadığınız demek oluyor bu değil mi? İsmini hatırlayamadığım bilim insanı aksini iddia edip %71'ini yaşamış olduğunuzu savunuyormuş. Ne gibi bilimsel gerekçelere dayanarak bunu söylüyor bilemiyorum ama beni etkiledi ve inandım bu söylediğine bilimsel olmayan gerekçelerle :)

Sonra da şu soruyu sordu: "Günümüzde en değerli şey nedir?" Bu soruyu sorunca salondaki pek çok kişi ve ben de dahil sanırım zaman dedik. Ama kendisi hemen itiraz etti :) En değerli şey zaman değil dikkattir, ilgidir diyerek devam etti. "Hepimizin 24 saati var. Farkı bu 24 saatte neyle ilgilendiğimiz, nelere dikkat ettiğimiz belirliyor. Ve ben 36 yaşına gelmiş bir insan olarak ömrümün kalan %29'unda tüm ilgimi, dikkatimi kızlarıma, aileme vermek istiyorum." mealinde cümlelerle bitirdi diyebilirim konuşmasını.

Yazmayı bırakmasına üzülmüştüm ama nedenini öğrenince iyi ki yazmıyor diyorum kendi adıma :)

Tüm bu söylediklerini dinledikten sonra kendi adıma düşünmeye başladım. Ben blog yazmaya neden başladım ve beklentim ne? Birkaç yıl öncesinden blog denemelerim oldu ama hiç devam ettiremedim. Sonra bir gün o sıralar ilgi odağımda olan bir insanın ilgisini çekmek maksadıyla başladım diyebilirim :) Kısa zaman sonraysa artık sadece kendim için, yazmaktan keyif aldığım için yazmaya devam ettiğimi farkettim. Öyle teknik yazılar, büyük araştırmalar falan da olmadı yazdıklarım arasında ama çok zamanımı alan bir hobiye dönüştü benim için. Lakin hiç şikayetçi olmadım. Aksine büyük keyif aldım ve çok güzel arkadaşlar edindim. Şöhret olmak, iş anlamında bir fayda sağlamak ya da para kazanmak gibi bir düşüncem de hiç olmadı. Bildiklerimi paylaşmak konusuna gelince, teknik bilgiden daha çok okuduğum kitaplar, izlediğim filmler ve sevdiğim diğer şeyler oldu paylaştıklarım.

Neticede ilgimi ve dikkatimi aşırı derecede bloga verdiğime kanaat getirdim ve bazı değişiklikler yaptım. Bunlardan birisini farkedebilirsiniz yorum yaparsanız bloga. Artık yorum moderasyonu aktif durumda ve yapılan yorumlar da mail olarak gelmiyor. Çok sık kontrol etmek istemediğimden bu şekilde yaptım. Arada saçmasapan, gereksiz insanlardan gereksiz yorumlar da geliyor ama onları hızlıca sildiğimden pek gören olmuyordu. Dolayısıyla yorumlarınız biraz gecikmeli olarak yayınlanacak bundan sonra haberiniz olsun ;)

Ve daha seyrek yazmaya karar verdim. Belki de bir süre yazmamaya. Zaten son dönemde pek yazamıyordum, blogun şekliyle de oynamıştım bu arada. Dün o konuşmayı dinledikten sonra asıl sıkıntımın ilgimi ve dikkatimi gereğinden fazla buraya yönlendirmiş olmamdan kaynaklandığını daha iyi anladım. Bir de tabiki Statcounter gibi bir takıntı oluşmuştu ben de :)

Neyse, daha seyrek yazacağım derken gene uzun bir yazı yazdım :)

Burası benim kişisel blogum. Bir saat arayla, bir gün arayla ya da bir ay arayla yazabilirim istediğim gibi :)

Güzel günler geçirmeniz dileğiyle, sevgiler ;)

Lütfuna ermek içün

Punkçısı rockçısı, müslümanı hristiyanı, genci yaşlısı, erkeği kadını milletçe ortak karakteristik özelliklerimizden birisi sanırım Müzeyyen Senar'a eşlik etmek.

Gecenin şu saatinde diyebilirim ki

Benzemez kimse sana
tavrına hayran olayım

canto della terra

Yağmurlu ama güzel bir hafta sonu oldu. Cumartesi günü e-Fikrim gününe gittim. Panelistlerden birisinin söylediği Amerika'da sadece online ayakkabı satışlarının yıllık cirosunun 10 milyar doları bulduğu sözü yer etti aklımda. Bizim e-ticaret sektörünün toplam hacmi kaç yüz milyon dolardır acaba :)

Daha sonra kahve falı bakmakta ne kadar yeteneksiz olduğumu bir kez daha anladım :) Ayrıca Mado'da dondurmalı waffle yememem gerektiğini, beğen(e)medim çünkü.

Pazar günü çeyiz taşımak nasıl bişeymiş öğrendim Fatih sayesinde :))

Hafta sonu çok kısa bir özet olarak bu şekildeydi. Uzatmaya gerek yok zaten. Herşeyi de bilmeyin efenim :P

Son günlerde büyük bir keyifle dinlediğim bir albüm var. Andrea Bocelli'nin "Vivere - The Best Of" albümü. Albümde, bu yazıya ismini de veren aşağıdaki şarkıya takmış durumdayım. Dinleyin, seveceksiniz ;)

Bir şarkı ve bir şiirle kapatıyoruz bu haftayı. Dilerim önümüzdeki hafta her şey beklediğinizden de güzel olur. Sevgilerimle :)





güneş uzakta, sen daha uzakta,
deniz dalgalı, kalbim kasırgalı,
sesler geliyor kulağıma fısıldanan,
sözler var karalanan, tutulmayan,
özlemler var ama benimki gibi değil,
insanlar var sonsuz çeşitlilikte,
ama senin gibi değil...

Kehitystis


ps. Youtube gene kapandı. imeem'den Bocelli'nin Sarah Brightman'la söylediği bir versiyonunu buldum şarkının. O da çok hoşuma gitti. Eğer siz bu yazıyı okurken hala kapalıysa Youtube o versiyonunu dinleyebilirsiniz.

Empati

Arka kapaktan:

Yaşamınızın kontrolü sizde değil! Öyle olduğunu düşünebilirsiniz ama yanılıyorsunuz. Elbette ki kendi kararlarınızı kendiniz vermekte özgürsünüz. Bu kitabı kapatabilirsiniz. O sandalyede oturmaya devam edebilirsiniz. Ya da gözlerinizi oymak gibi çılgınca bir şey yapabilirsiniz. Ne isterseniz yapabilirsiniz. Ama sorun şurada: Ne isteyeceğinizi kontrol edemezsiniz. Her davranışınızı önceden belirleyen arzularınız ruhunuzun o kadar derinlerine işlemiştir ki, onlara dikkat bile etmezsiniz. Ve bu da sizi mükemmel bir köle yapar. Bu nedenle, hayatınızı yaşamaya devam edin. Ne isterseniz yapın. Sadece 'isteklerinizin' tümüyle sizin kontrolünüzde olmadığı gerçeği üzerine kafanızı çok fazla yormamaya çalışın. Edebiyat, bilim ve felsefe ruhunuza akacak, okudukça bağlanacak, bağlandıkça okuyacaksınız...

* * *

Pink Floyd'un "Animals" albümünün hangi romandan esinlendiğini biliyor musunuz? 405 ile 480 thz aralığının hangi rengi ifade ettiğini? Edison'un adiliklerini biliyor musunuz? Radyoyu kim icat etti? Fotonlar, elektromanyetik tayf, sinestezi, John Locke, deneycilik, Descartes, akılcılar... Elijah, Winter, Grimes, Laszlo, Dairan, Valentinus...

* * *

Olasılıksız'ı Megavizyon'da görüp daha ilk sayfasında yazılanlara göz attığımda bu romanı okumalıyım demiştim. Sağolsun Fatih hediye olarak almıştı bana kitabı :) Sonra gene bir gün Megavizyon'da 'Empati'yi görünce çok sevindim. 600 küsur sayfalık romanı çok kısa sürede büyük bir keyifle, hiç sıkılmadan okudum. Hatta 400 küsur sayfasını tek bir gecede hiç durmadan okudum :) 'Empati' ile ilgili size tavsiyem bir an önce alıp okumanız. Bir önceki romanı 'Olasılıksız'la ilgili yorumların olduğu bir sitede "bir kitap yazayım, best seller olsun, filme de çekilsin, para kazanayım zincirinin son halkasıdır. Bir ortalama Amerikalı okuru tatmin edecek her şey fazlasıyla vardır. Hatta kitap sırf bunlardan ibarettir. bu kitabı bir şeye benzetecek olursak en uygun şey 'patates cipsi'dir. kolay yenen, gereksiz, boş ve hatta zararlı..." şeklinde bir eleştiri gördüm geçende. Ben de 'ortalama Amerikalı okur' kategorisine mi giriyorum merak ettim. Adam Fawer'ın da yeni Tolstoy olmak gibi bir niyeti olduğunu sanmıyorum. Bu tip romanlar da gerekiyor ve 'gereksiz, boş ve hatta zararlı' olduğuna kesinlikle katılmıyorum. Bu tip yorumlara aldırış etmeyin.

* * *

1970 doğumlu Adam Fawer. İlk romanını bir yayınevine satana kadar daha önce hiç bir yerde profesyonel olarak yazmamış, sayılarla ve istatistikle arası iyi bir adam. 90'ların sonunda Stanford Business School'da MBA yaptıktan sonra About.com'da çalışmaya başlamış. Üç yılın sonunda COO (Chief Operating Officer - Uygulayıcı Genel Müdür denebilir.) olmuş. İstediği her şeye sahipmiş, gerçekten sevdiği bir iş dışında. Sonra bir gün en yakın arkadaşlarından birisinin kanser olduğunu öğrenmiş. Babasını da 49 yaşındayken kanser hastalığı nedeniyle kaybeden Adam hayatını babası gibi işinden nefret ederek geçirmek yerine işini bırakmaya karar vermiş. Küçük bir çocukken okuduğu, okuduğundan çok gözleriyle ilgili rahatsızlıkları nedeniyle geceleri dinlediği romanları yazanlar gibi yazar olmaya karar verip çocukluk hayalini gerçeğe dönüştürmüş birkaç yıl önce.

1 Mayıs

Söylenebilecek bir söz bulmak çok zor gerçekten bugün yaşananlar karşısında. Ne demişti sevgili valimiz hatırlayalım:

Kanuna riayet edenlere bizim karanfillerimiz hazırdır. Ancak uymayanlara uygulanacak kurallar bellidir. Polisimiz kendilerine verilen yetki çerçevesinde orantılı güç kullanacaktır.
Karanfilleri gören oldu mu? Ben yerde yatan bir kadının suratına koşarken tekme atan, arkasından başka bir polisin daha tekmelediği, bir tanesinin de copladığı bir kadın gördüm. Acaba karanfilleri o mu sakladı? Ya da yanlışlıkla hastaneye biber gazı atan polislere tepki gösteren hemşireyi tartaklamaya kalkan emniyet mensubuna sorsak bilir mi? Belki de Çorum'dan gelip Dolmabahçe'de sessiz sakin bir gün geçiren polislere sormak lazım. Ya da kimbilir Rize'den gelen polislere mi sorsak? Kaç uçak polis gelmişti sahi? Tüm bunlar olası bir kargaşayı önlemek içindi değil mi?

Yazılacak çok şey var ama yazının dayanılmaz ağırlığı var.
Bu fotoğraf her şeyi daha iyi anlatıyor.

Better In Time

Bugünlerde pek yazamıyorum. Aslında yazacak çok şey var yazmak istesem. Ama yaz(a)mıyorum. Yazar hastalığı sanırım benimkisi :P

Bu gece de yazmak gibi bir niyetim yoktu. Ama yattım, kalktım, bi daha yattım, bi daha kalktım. Tekrar bilgisayar başına oturunca biraz müzik dinledim, biraz bloglara göz attım. Ne zamandır bloga sevdiğim şarkılardan eklememişim dedim sonra kendi kendime. Son günlerde severek dinlediğim iki şarkı geldi aklıma.


İlki Leona Lewis'ten. Benden 5 yıl ve 1 gün küçük bu hem sesi hem kendi güzel kız 10 yaşından beri tanıdığı elektrikçi erkek arkadaşıyla evlenmek istiyormuş :)


İkinci şarkı Nilüfer'den. Biliyorsun, her şey bitecek bir gün!