Acaba ne düşünüyor?

İnsanın içini kemiren bir sorudur bu her daim.

Yeni tanıştığımız bir insanın düşüncelerini bilmek istemez miyiz hiç? Acaba ne düşünüyor? Yeni yaşadığımız bir olay ve yeni bir durum olduğunda karşımızdaki insanın neler hissettiğini merak etmez miyiz? Acaba ne yapıyor?

Gün geçtikçe garipleşen ve yamuklaşan bir ilişkiler yumağı haline gelen yaşantılarımızda çoğu zaman sor(a)mayız bu soruyu, dökülemez dudaklarımızdan "ne düşünüyorsun?" şeklinde iki kelime. Bunun elbette farklı farklı sebepleri var.

Bu nedenlerden birisi, her türden ilişkinin gittikçe yüzeyselleşiyor olması çağımızda. Hiçbirimizin zamanı yok ve hepimizin yetiştirecek işleri, her zaman katılacağı aktiviteler var sürekli olarak. Arkadaş, akraba, sevgili ya da eş... Hayatındaki insanın rolü ve değeri ne olursa olsun, artık büyük bir çoğunluğun davranış modeli her şeye karşı yüzeysel bir tavır sergilemek ve kişisel faydasını ön planda tutarak hareket etmek. En klişe sorulardan birisi haline gelen nasılsın sorusu örneğin. Gerçekten nasılsın diye kaç kez soruyoruz çevremizdekilere? Çevremizdeki onlarca, yüzlerce insanı bir kenara bırakın, gerçekten sevdiğimizi söylediklerimize peki?

Bir de sor(a)madıklarımız vardır, bazen cevaplarını bildiğimiz ve bazen bil(e)mediğimiz ama bir türlü sor(a)madığımız... Sormak, boynuna yağlı ilmeği geçirmek gibidir, boğulacak gibi olursun. Ölmekten korkmak gibidir sormak bazen, sorarsın ve ölürsün. Sen yaşasan da bir şeyler ölür, bilirsin.

Oysaki sormanın kötücül bir tarafı yoktur. Sormak, bilmek yolunda bir adımdır. İnsan sevdiklerini sadece kalbiyle değil aklıyla da sever. Onlara sadece inanmaz, bilir de.

Sor(a)madıklarınız, sizi karanlığa götürür yavaş yavaş.

Sormak, incitmek değildir, sorduklarınız incitse dahi.

Gönlü Geniş Ve Ruhu Gezgin Sufi Meşreplilerin Kırk Kuralı'ndan birisinde ne demişti:Yepyeni bir yaşama doğmak için ölmeden önce ölmeli! Ve unutma: "Bu sistem karşılıklar esasına göre işler. Ne bir katre hayır karşılıksız kalır, ne bir katre şer."

Aslında sormak, sorgulamak gereken o kadar çok şey var ki, lakin yazının girdiği yön çok karanlık bir noktaya doğru ilerliyor, henüz vakit aydınlık iken noktalamak, bitirmeyi bilmek gerek.

Meramım sor(a)madıklarımız ve bir şekilde herhangi birisiyle ilgili her vakit sorduğumuz bir soruyu sormaktı, sorgulamaktı kendi kendime ama adım Ümit'tir, elimden gelen budur diyorum. Sor(a)madığım bir şeyler kaldıysa tamamlamak bu yazıyı hasbelkader okuyan ve iki satır bir şeyler karalama zahmetine katlanabileceklere kalsın.

Sevgilerimle,
u:

ps. Bitirmeden önce son bir şey daha. Yazarken aklıma Zülfü Livaneli'nin şarkısı daha doğrusu Nazım Hikmet'in Piraye için yazdığı dizeleri geldi. Okumanızı ve Zülfü Livaneli'nden dinlemenizi tavsiye ederim, bu linki ya da bu linki tıklayarak.

O şimdi ne yapıyor
şu anda şimdi, şimdi?
Evde mi, sokakta mı,
çalışıyor mu, uzanmış mı, ayakta mı?
Kolunu kaldırmış olabilir,
- hey gülüm,
beyaz, kalın bileğini nasıl da çırçıplak eder bu hareketi!...-

O şimdi ne yapıyor,
şu anda, şimdi, şimdi?
Belki dizinde bir kedi yavrusu var,
okşuyor.
Belki de yürüyordur, adımını atmak üzredir,
- her kara günümde onu bana tıpış tıpış getiren
sevgili, canımın içi ayaklar!...-
Ve ne düşünüyor
beni mi?
Yoksa
ne bileyim
fasulyanın neden bir türlü pişmediğini mi?
Yahut, insanların çoğunun
neden böyle bedbaht olduğunu mu?

O şimdi ne düşünüyor,
şu anda, şimdi, şimdi?...


0 yorum:

Yorum Gönder

Lütfen isimsiz yorum bırakmayın.