Günlüğüm - Anasayfa RSS ile kolayca takip edin ;) Aklınıza gelen neyse benimle paylaşın :)
Günlüğüm - Anasayfa
Türk Blog Yazarları
şiir / yazı etiketine sahip yazılar gösteriliyor. Tüm yazıları göster
şiir / yazı etiketine sahip yazılar gösteriliyor. Tüm yazıları göster

canto della terra

Yağmurlu ama güzel bir hafta sonu oldu. Cumartesi günü e-Fikrim gününe gittim. Panelistlerden birisinin söylediği Amerika'da sadece online ayakkabı satışlarının yıllık cirosunun 10 milyar doları bulduğu sözü yer etti aklımda. Bizim e-ticaret sektörünün toplam hacmi kaç yüz milyon dolardır acaba :)

Daha sonra kahve falı bakmakta ne kadar yeteneksiz olduğumu bir kez daha anladım :) Ayrıca Mado'da dondurmalı waffle yememem gerektiğini, beğen(e)medim çünkü.

Pazar günü çeyiz taşımak nasıl bişeymiş öğrendim Fatih sayesinde :))

Hafta sonu çok kısa bir özet olarak bu şekildeydi. Uzatmaya gerek yok zaten. Herşeyi de bilmeyin efenim :P

Son günlerde büyük bir keyifle dinlediğim bir albüm var. Andrea Bocelli'nin "Vivere - The Best Of" albümü. Albümde, bu yazıya ismini de veren aşağıdaki şarkıya takmış durumdayım. Dinleyin, seveceksiniz ;)

Bir şarkı ve bir şiirle kapatıyoruz bu haftayı. Dilerim önümüzdeki hafta her şey beklediğinizden de güzel olur. Sevgilerimle :)





güneş uzakta, sen daha uzakta,
deniz dalgalı, kalbim kasırgalı,
sesler geliyor kulağıma fısıldanan,
sözler var karalanan, tutulmayan,
özlemler var ama benimki gibi değil,
insanlar var sonsuz çeşitlilikte,
ama senin gibi değil...

Kehitystis


ps. Youtube gene kapandı. imeem'den Bocelli'nin Sarah Brightman'la söylediği bir versiyonunu buldum şarkının. O da çok hoşuma gitti. Eğer siz bu yazıyı okurken hala kapalıysa Youtube o versiyonunu dinleyebilirsiniz.

1 Mayıs

Söylenebilecek bir söz bulmak çok zor gerçekten bugün yaşananlar karşısında. Ne demişti sevgili valimiz hatırlayalım:

Kanuna riayet edenlere bizim karanfillerimiz hazırdır. Ancak uymayanlara uygulanacak kurallar bellidir. Polisimiz kendilerine verilen yetki çerçevesinde orantılı güç kullanacaktır.
Karanfilleri gören oldu mu? Ben yerde yatan bir kadının suratına koşarken tekme atan, arkasından başka bir polisin daha tekmelediği, bir tanesinin de copladığı bir kadın gördüm. Acaba karanfilleri o mu sakladı? Ya da yanlışlıkla hastaneye biber gazı atan polislere tepki gösteren hemşireyi tartaklamaya kalkan emniyet mensubuna sorsak bilir mi? Belki de Çorum'dan gelip Dolmabahçe'de sessiz sakin bir gün geçiren polislere sormak lazım. Ya da kimbilir Rize'den gelen polislere mi sorsak? Kaç uçak polis gelmişti sahi? Tüm bunlar olası bir kargaşayı önlemek içindi değil mi?

Yazılacak çok şey var ama yazının dayanılmaz ağırlığı var.
Bu fotoğraf her şeyi daha iyi anlatıyor.

Sapına kadar muhafazakarız!

Aşağıdaki yazı Melike İlgün'ün bugün Gazeteport haber sitesinde yayınlanan yazısıdır. Yazının orjinal hali için buraya tıklayabilirsiniz.

Uğraşılan saçmalıklar, büyütülen kinler ve düşmanlıklar..

Bir de bu ülkenin asıl korkunç gerçekleri...

Melike İlgün'ün bu yazısını siz de mutlaka okuyun.



Burası sapına kadar muhafazar olup da, muhafazakarlık hesabını “sap” üzerinden yapan bir ülke…

Burası “Batının ahlaksızlığını aldık” deyip, batıdan gelenlere ahlakın ne olduğunu Süleymaniye Camii’nin arka bahçesinde İspanyol bir turiste tecavüz ederek…

Yılbaşı gecesi Taksim’in göbeğinde Avusturalyalı turistleri taciz ederek…

Ve barış için otostopla yola çıkıp İtalya’dan Türkiye’ye kadar sorunsuz gelen bir performans sanatçısını Türkiye’ye girişinin daha üçyüzüncü kilometresinde tecavüz edip, öldürerek gösteren bir ülke…

Burası bütün bunların üstüne “Utanıyoruz” demekten, “Rezil Olduk” manşetleri atmaktan utanmayan bir ülke…

Kime rezil oldunuz, kimden utanıyorsunuz Allah aşkına?

Dönün de kendi ülkenizin vatandaşlarına bakın, kendi kadınlarınıza bakın illa ki utanacaksanız!

Ne çabuk unuttunuz, burası çarşaf üzerine düşmüş kanını evlendiğinin sabahına bayrak gibi asmayı şart koşan…

Namusunu temizlemek için kızlarını tecavüzcüsüyle nikahlayıp koynuna sokan…

Otostopla Türkiye’yi geçmeyi bırakın, bir kadın için bir sürü semtinde belediye otobüsüyle bir duraktan diğerine gitmek bile mucize olan bir ülke!

Ha eğer bunlar utandırmadıysa sizi, o zaman kendinize bakın!

Hangimiz İtalyan sanatçının kayıp olduğunu duyduğumuzda “Bugün hava çok güzel” der gibi bir tonla…Öyle alışıldık, bildik ve sıradan bir vurguyla… “Kesin tecavüz edip bir kenara atmışlardır” demedik ki…

Hangimiz “Gelinlikle ben de otostop çeksem ben de tecavüze uğrarım, ne işi varmış yollarda?” diyerek tedbirsiz davrandığını, tecavüze meydan verdiğini düşünmedik ki…

Hangimizin aklından o meşhur “Gösterelim anam” repliği geçmedi ki…

Hadi dürüst olalım, hangimiz hayatımızda bir kere bile Tecavüzcü Coşkun esprilerine gülmedik ki…

Pippa Bacca İtalyan olmasaydı, atıyorum Rus ya da Ukraynalı olsaydı yine utanacak mıydık?

Yoksa bıyık altından sırıtacak mıydık?

Pippa Bacca sanatçı olmasaydı, atıyorum Bodrum’a tek başına tatile gelen biri olsaydı yine utanacak mıydık?

Yoksa bıyık altından sırıtacak mıydık?

Bütün kiri tozu halının altına süpüren, sonra da temizlik yaptım diye övünen ev kadınları gibiyiz.

Öyle de zavallı ve patetiğiz!

Hadi, hadi avutun kendinizi, “Her ülkede olur böyle şeyler” deyin!

Sanki Türkiye’de tecavüz çok nadir olan bir şey-miş gibi davranın!

Türkiye internetten çocuk pornosu en çok indiren beş ülkeden biri değil-miş gibi yapın!

17 yaşındaki çocukların 80 yaşındaki kadınlara tecavüz ettiği haberlerinin ne kadar sık karşınıza çıktığını da görmezden gelin!

Son yıllarda cinsel suçların yüzde 300 arttığını da unutun!

Bir kadın için Türkiye’nin herhangi bir kentinde bir ara sokakta yürümenin giderek daha da, daha da zorlaştığına da boşverin!

Ama kafayı Almanya’daki “Ali bana sulanma” reklamlarına takın!

Oysa ne kadar doğru o reklamda denilenler, niye gocunuyoruz ki?

Burası Türkiye!

Yoldan geçen her kadına yan bakarız, sonra da bizimkine kimse bakmasın diye eve kaparız!

Sapına kadar muhafazakarız, muhafazakarlık hesabını da “sap” üstünden yaparız!

unutulmaz

İnsanlar
söylediklerinizi
ya da
yaptıklarınızı
unutur,
ama onlara
neler hissettirdiğinizi
asla unutmaz.

Maya Angelou

Amazônia para Sempre

Yıllardır bizleri tarımcılıktan soğuttular. Artık tarımcılık geride kalmıştı, biz sanayileşmeliydik. Benim küçüklüğümden aklımda kalan Yerli Malı Haftası ve tarımda kendi kendine yeten ülke olduğumuz tatlı masallar haline geldiler. Artık Yerli Malı Haftası yok. Zaten artık böyle ayrımlar kalmamak üzere. Ama tarımda da kendi kendimize yetmiyoruz. Tohumları ithal eder olduk. Nerelerden mi? Örneğin çok geniş ve sulak arazilere sahip bir Ortadoğu ülkesinden? Tahmin etmeye çalışın. Evet, bildiniz İsrail'den :P

Neyse, bu biraz ilintili olsa bile bambaşka bir yazı konusu. Ormanlarımız peki? Kısa süre önce Orman Haftasıydı bilen var mı? Ben bilmiyordum ve sanırım asla öğrenemezdim. Ama işyerinin hemen yanındaki araziye Orman Haftası kutlaması nedeniyle Çevre ve Orman Bakanı geldi sanırım. Sanırım diyorum çünkü kim geldi bilmiyorum ama bu ülkede istendiği zaman ne kadar kısa sürede ne kadar çok iş yapılabileceğini gayet iyi gördüm. Bir kaç fidan dikip kutladılar haftalarını. O göstermelik fidanlar şimdi öyle duruyorlar. Kutlama sonrası her şey aynı şekilde devam ediyor yani.

Ormanlarımızın sürekli olarak yangın riskiyle burun buruna olması bir yana "2/B" diye anılan bir yasa var biliyorsunuz. Yoksa bilmiyor musunuz? TEMA'nın Orman Haftası dolayısıyla TBMM'ye seslendiği şu yazıyı okuyarak bişeyler öğrenebilirsiniz. Ve siz de "2/B Arazileri Satılmasın" diyerek TEMA'nın imza kampanyasına bu linke tıklayarak katılabilirsiniz.

Bu yazının asıl konusuna gelelim artık. Akciğerlerimiz ne işe yararlar? Nefes almamızı sağlarlar öyle değil mi? Yani hayatta kalmamızı :) Evet, dünyanın akciğerleri ölüyor. Yani Amazon ormanları. %16 'lık bölümü bugüne kadar yokedilmiş olan ormanların daha fazla zarar görmemesi hepimiz için hayati bir önem taşıyor diyebilirim. Umarım Brezilyalı yetkililer bu konuda biraz daha sorumlu ve duyarlı davranırlar.


Konuyla ilgili bulduğum bu siteye gözatabilirsiniz. Ve siz de oraya kendi imzanızı atabilirsiniz. (gene de siz siz olun, pasaport numaranızı girmeyin :)

Çocuklar

Aslı ve Burak mimlemiş beni. Bir banner kullanmam gerekiyor. Ayrıca çocukluğumdan hatırladığım ilk şarkıyı, şu an dinlerken neler hissettiğimi ve "Çocuk istismarını durdurun!" sloganını yazmam gerekiyor.

En eğlencelisi şarkıyla ilgili kısmı sanırım :)



Barış Manço - Arkadaşım Eşek
Bir şarkı insanı her dinlediğinde böyle gülümsetebilir, mutlu edebilir mi? Çocukluğumda dinlediğim ilk şarkının bu olduğunu sanmıyorum ama çocukluğum sözkonusu olunca bu şarkı geliyor aklıma her zaman :) Şu an neler hissediyorum peki? Küçük bir çocuk gibi hissediyorum elbette :)) Büyümek istemiyorummm :P

Çocuk İstismarını Durdurun !

Dünyada ve ülkemizde
ucuz işgücü olarak kullanılıyor ya da
cinsel istismara uğruyor çocuklarımız.

ÇOCUK İSTİSMARINI DURDURUN !

Ön yargı

Bir kimse veya bir şeyle ilgili olarak belirli şart, olay ve görüntülere dayanarak önceden edinilmiş olumlu veya olumsuz yargı, peşin yargı, peşin hüküm, peşin fikir.
TDK Güncel Türkçe Sözlük


Aslında gündemdeki bir konu hakkında yazıp siyasete bulaşacaktım bir miktar kadar :) Ama yazarken aklıma bambaşka şeyler geldi. Uzun zaman önce, kimle olduğunu hatırlayamadığım bir yazışma geldi aklıma. Yazışmayı yaptığımız tarihte bloga Necip Fazıl Kısakürek'in " Visal " adlı şiirini koymuştum. Bu şiirle beraber Ne ileri, Ne geri, Kaldırımlar (I, II, III), Karacaahmet gibi şiirlerini de çok severim. Türkçeyi en güzel kullanan şairlerden birisi olduğunu düşünüyorum. Aynı fikirleri paylaşmamak sanatına hayran olmama engel değil benim için. Neyse, konumuz Necip Fazıl değil. İşte o tarihte "Visal" en üstte görünüyordu blogta ve yazıştığımız kişi bir öğretmendi. Bloga baktıktan sonra bana ilk tepkisi "Sayfanızın en üstüne koyduğunuz şiir yanlış anlaşılabilir." olmuştu. Ona blog kavramını anlatmaya, o şiirin en son yazdığım olduğundan en üstte olduğunu anlatmaya çalıştıysam da aldığım tepki de bir değişiklik olmamıştı.

Sanat, siyaset, inanç vs. her konuda o kadar çok peşin hükümlüyüz ki. Kimimiz bunun farkında, kimimiz farkında bile değil. Ama her ne olursa olsun, aslında bireysel ve toplumsal olarak pek çok sorunumuzun kökeninde ön yargılarımız yatıyor. Ön yargıya farklı kılıflar yaratıyoruz. Genelleme diyerek, deneyim diyerek. Yaşadıklarımız, öğrendiklerimiz doğrultusunda belirli fikir kalıpları geliştirmemiz ve bunların ön yargı haline gelmesi normal ama bunların değiştirilemez, mutlak kurallara dönüşmesi anormaldir. Ben psikolojik rahatsızlıklarımızın yan etkisi olarak görüyorum katılaşmış ön yargılarımızı.

Aslolan insanlar ve olaylar hakkında bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmamak, ön yargılarımızın gözlerimizi kör etmemesi.

Ön yargıları olmadığını söyleyen bir insan bence ya yalan söylüyordur ya da farkında bile değildir ön yargılarının. Hepimiz aslında ön yargılarımızın mahkumlarıyız. Bundan kurtulmak mümkün değil ama onların esiri olmamak ta bizim elimizde. Farkında olmak ve tetikte olmak gerekiyor ön yargılara karşı.

ps. Unutmadan "ön yargı" kelimesini "önyargı" olarak yazan birisi olarak bu şekilde ayrı yazıldığını öğrenmek beni şaşırttı doğrusu. Sanırım bunu bilen pek kimse de yok. Çünkü internette yaptığım aramalarda hemen herkesin bitişik olarak kullandığını gördüm.

12 Mart

Sabah Açık Radyo'da, bundan 78 yıl önce Mohandas Karamçand Gandhi'nin ya da hepimizin bildiği adıyla Mahatma Gandhi'nin Tuz Yürüyüşüne başladığını dinledim. Tuz yürüyüşüde neyin nesi diyebilirsiniz? Tuz için de yürünür mü diye de sorabilirsiniz? Lakin tuz, sivil itaatsizliğin simgelerinden biri. Bugünün 'modern dünyası', dünün sömürgecileri (bugün değiller mi?) sömürdükleri insanların kullandıkları tuza bile vergi koyunca dayanamamış Mahatma ve yürümeye başlamış...

İşyerine gelince merak ettim, başka neler oldu bugün acaba diye. Ve Vikipedi'ye baktım. Coca-Cola ilk defa bugün 1894 tarihinde şişede satılmaya başlanmış. Bugün geldiği noktayı ve bu şirketin tepesindeki Muhtar'ı biliyorsunuzdur sanırım. Gerçi ben Pepsi'yi tercih ederim. Özellikle Pepsi Max :) Ama uzun zamandır onu da içmiyorum.

Bugün ayrıca 1971 muhtırasının yıldönümü. Acaba darbeci pardon devrimci danıştay başsavcımız bu konuda ne düşünüyor? Ya da "en az üç çocuk doğurun" diyerek kadınlara seslenen pek kıymetli(!) başbakanımız ne düşünüyor? Hale bakar mısınız? Darbeyi savunan hukukçular, nüfus planlamasını basit aritmetik işlemlere indirgeyen siyasetçiler. Başbakan söyler de sağlık bakanı devamını getirmez mi? O da desteklemiş. E tabi Tuzla tersanelerinde ölecek pardon çalışacak işçiler lazım bu ülkeye? Her ne halse, nasıldı sloganları? "her şey Türkiye için." Partinin internet sitesinde 'herşey' diye yazarak basit(!) bir imla hatası yapmışlar ama her şey bizim için. Gülüyorum bir tarafımla :)

ps. Can Dündar'ın "İki 12 Mart" başlıklı şu yazısını okumanızı tavsiye ederim.

her nasılsa yalnızsın

her nasılsa yalnızsın
bir giz gibi deliyor yüreğini
can sıkıntılarının burgusu
ve hep bir şeyler eksik gibi
bir şeyler bekler gibisin

yeni bozgunlar
yeni yenilgiler peşindesin
bir bozkır kuraklığına dönüşmüş için
oysa yalnız bir öpüştür
gurbeti türkülere dönüştüren

çoktandır su vermedin
çiçeklere ve yüreğinin çeliğine
zaman terkisine almış da öpücükleri
koşuyor sessizliğin ve yalnızlığın
iyotlu kıyılarına

bir yol ayrımı ki yanlışla doğru
hüzünlerle sevinçler kolkola
sen ki ey kalbim
yanlışları ve hüzünleri taşıdın
bunca zaman

taşıyamaz yüreğinin batık sandalı
bu yalnızlığı, bu can sıkıntılarını
yaşam gelincikler gibi beklerken seni
gecenin kapısını çalma
ey kalbim


Ahmet Telli

Hıyarlar devrim yapamaz !

Bu yazı Prof.Dr.Ahmet İnam'ın "Gönülden Bilime" adlı kitabında geçmektedir ve internet sitesinde bulunan yazısından alınmıştır. Yazının tamamını buradan okuyabilirsiniz.


Neden hıyarlar var dünyada? Yanıt basit: Dünya bir bostan. Peki, neden gülistân değil? Hiçbir zaman olmadı, belki. Kavga, güç elde etme savaşı, sahip olma kaygısı ile yaşanan çatışmalar. Ben merkezli, kültür merkezli, ırk merkezli dünya görüşleri... Yaşam kavgasının aman vermez zulmü altında ezilen insan, tarihi boyunca hıyarlığını inceltecek kültür ürünleri (sanat, bilim, din, düşünce alanlarında...) ortaya koysa da kendi yaşam alanını bostanların dışına çıkaramadı.

Giderek acımasız kapitalist düzenin yarışmalarla varolmaya çabalayan insanı, hıyarlığını geliştirdikçe daha başarılı olacağını düşünüyor. Hıyar olmayan 'yırtık' olmayan, atılımlar yapıp, yatırımlar geliştiremez. Hıyar değilseniz, bu düzende varolamazsınız. Hıyarlardan çıkıyor iş adamları. Hıyarlardan çıkıyor iktidarı ele geçiren insanlar. Saldırgan, atılımcı, iş bitiricilerin önemsendiği, değerli görüldüğü bir dünyada, hıyarlardan rahatsız olunmuyor. Hıyarlar el üstünde tutuluyor. Hıyarlar sınav kazanıyor. İşe giriyor. 'Yukarılara' doğru tırmanıyor. Politika, hıyarların oyun alanı olmuş. Dünya hıyarların dünyası. Çevresel koşullardan, toplumsal, ekonomik, kültürel nedenlerden dolayı. Kaba, kendi kabalığını kabul edemeyecek kadar vahim bir gaflet içinde! Karanlık yanlarını fark edebilecek duyarlılıktan yoksun. Entel, bilgi küpü ama bilgisi iç dünyasına sızmamış. İç üzerine kitap yazıp, kendisini içinde göremiyor. Sözcük şaklatıyor. Felsefe yuvarlıyor. Bilgi kumkuması. Kibrinden, yüksek perdeden konuşmasından yanına varılamıyor. Ruhu kanıyor. Bakımsızlıktan iç dünyasını yaban otları bürümüş. Toplumsal, politik, ekonomik, kültürel çözümlemeler yapıyor. İçinden gelen sesleri dinlemesini bilmiyor. Kabalığı, hıyarlığı, yüksek düşünsel gücünden ve bilgisinden geldiği sanılıyor. Oysa, bilgisi ve düşünsel gücü, iç dünyasına ulaşamıyor. Hıyar böylece narsist imgeler yaratıyor, kendisi hakkında. Bu imgeleri kendi sanıyor. Tapıyor bu imgelere. Bu, yarattığı kendi imgeleri 'beslemek' için, kendisini sevecek insanlar arıyor. Kimseyi sevemiyor.

Teknoloji ve bilimin hıyarlarla ilgisi var mı? Olmaz mı? Çağdaş bilim ve teknoloji, hıyarları besliyor. Model kurmaya, deney yapmaya, sınamaya, yanılmaya ayrılmış bir yaşamın gündeminde hıyarlık yok. Peki, kimin sorunudur, hıyarlar? Hepimizin. Hıyarlığını fark etmiş insanların.

Bütün dünya bostana dönmüş dediğimde elbette kendimi de azılı hıyarların arasında görüyorum. Sıkıntım, keskin Freudgillerden dostların sanabileceği gibi, bir 'yansıtma' sorunu değil. İçimin hıyarlığını dışa vurup, herkes hıyar demiyorum. (Biraz etkisi vardır elbette!)

Hıyarlık, çağımızın en büyük sorunlarından biri. İlim irfan yoluyla, 'hıyarsızlaştırma' kampanyaları ya da eğitimleriyle tez elden giderilebilir bir 'üst yapı' sorunu değil! Bir yaşama sorunu. İnsan olma sorunu.

'Sev' denmiş, 'say' denmiş. Bunların ince yaşam durumlarına nasıl uygulanacağı bilinmiyor. Nasıl seveceğim? Kendisi olabilen, kendi yaşamına sahip biri olarak nasıl seveceğim? Biricik bir insan olarak, biricik sevgilimi, yaşadığım biricik ortamlarda nasıl seveceğim? Biricikliğimizi yaşayabilme, genel ahlâk ilkelerinin özel durumlarda gerçekleştirilebilmesi, yaşama ustalığı burada. Yaşama ufukları dar; kendisiyle karşılaşmamış, giderek kendisine hiç rastlamamış insanların dünyasında hıyarlaşma hızlanıyor. Güçleniyor.

Hıyarları önce dostlarımda gördüm. Sağolsunlar, bu konuda benim gözümü açtılar. Hıyarân diye bir kitap yazdım. Hıyarca yazılmış bir kitaptır. Sonra anladım ki ben de az hıyar değilmişim. Hıyar olmayanlara (gül mü diyeyim onlara?) rastladıkça yüreğim burkuldu. Hem kıvanç duydum, şükrettim, içimdeki sonsuzluğa: Hâlâ güzel insanlar var. Bu çirkin yaşam çarkının kirletemediği. Biliyorum, insan, hâlâ onlar var diye insan. Dünyanın yönetiminde yerleri yok. Belli etmiyorlar kendilerini. (Eski deyimiyle, 'mahviyet mesleğine mensup'lar!) Hem içimin bir yerleri sızladı. Kalakaldım. Kendimin hamlığını görmekten.

Dostlarım, bana her gün bostanda yaşadığımı anımsatıyorlar: "Ahmet, sakın kendini gökyüzünde sanma, burası bostan. Burada gücü gücü yetene bir kavga, entrika, stratejik davranışlar, kullanma ve sömürme ilişkileri egemen. Burası, Platon'un göğü değil! Burası Epikür'ün bahçeleri, Stoa'nın aradığı 'âsûde bahar ülkesi' değil. Burası sana göre değil. Silâhların, ağır iş makinalarının, güneş gözlüklerinin arkasına ruhlarını gizleyebileceklerini sanan, kendine, dünyaya, geleceğe, doğaya, evrene karşı acımasız, kaba odunlaşmış insanların dünyası."

Elinde bastonu, iki büklüm yürüyen huysuz bir yaşlı adamın dünyadan yakınması değil bu söylediklerim. Teknoloji, birçok yaramızı sararken hıyar olma potansiyelimizi hızla arttırıyor. Bizden sonrakiler, belkide bizi şöyle anacaklar: "Yirminci yüzyılın sonları, yirmi birinci yüzyılın başları mı? Çok hıyar vardı dünyada, hem de çok". Bir zamanların 'Kahramanlar Çağı' gibi, çağımız belki de 'Hıyarlar Çağı' olarak anılacak.

GARİP, GARİP DURUYOR HAYATIMIZDA!

Garipler her çağda azdılar. Çağlarındaki haksızlığı, zulmü, kabalığı anladılar. Hıyarları tanıdılar, onlara tahammül ettiler, anladılar. Garipler, tuhaf insanları olarak kaldı, çağlarının. Smıflandırılamadılar. Saraydan da gelebiliyorlardı, sokaktan da. Bu dünyanın yabancılarıydılar; dikiş tutturamayanları. Elbette tutunamadılar. Her tutunamayan garip değildir ama, her garip, tutunamayandır. Zekâları, yetenekleri yetmediği için değil, yaşam mantıkları, bu dünyanın yaşam mantığına uymadığı için 'dışarıda' kaldılar. 'Marjinal' değillerdi. Marjinallik 'entelektüel' vıdı vıdıların kendilerine yakıştırdığı rütbeydi; entelektüel ise daha baştan garipliği yitirendir.

Garip, hasbî insandır, olduğu gibi olandır. Daha başka nasıl olunduğunu bilmeyen. Kendiliğinden. Öylece. Yalnızlığı belki ondandır. Yapayalnızdır. Çevresindeki insanlarla birlikte. İçine kapanık uyumsuz, suratsız biri gibi gelmez garip bana. İnsanlar arasında dolaşır. İşi gücü de vardır. Kravat bile takabilir. Kendini belli etmeyenlerdendir. Sıradan, basmakalıp görünür. (İsteyerek değil, görüntüsü makyaj değildir.) Bildiğini zorlanmadıkça söylemez. İkide bir kendini ileri sürmez.

Kendisiyle karşılaştığı için, kendisiyle diyaloğu, iletişimi, muhabbeti, hesaplaşması olduğu için hıyar insanın tam zıddıdır. Hıyarlar çoğaldıkça garipler azalır. Az oluşları elbette, hıyar nüfusunun artışı değildir, yalnızca. Garip, hıyarı, hıyar gibi göremez. Olgunlaşmamış, ham, sevilesi bir varlıktır hıyar. Garibin hıyarlarla bir zoru, bir derdi, bir alışverişi yoktur. Dünya bir gurbettir. İçinde gurbeti taşır garip. Hep yabanda, hep uzakta, hep bir başına, hep yapayalnızdır. İnsanları kırmamak için, istemediği görüntülere bürünebilir zaman zaman. Ticaretle uğraşabilir. Sporcu olabilir. Memurluk yapabilir. Hep iğreti durur, girdiği işlerde. Kendi gibi olanlara rastlarsa, yalnızlığını paylaşmak isteyebilir. Büyük beklentileri, hırsları, tutkuları olmadığı için, hayal kırıklıkları yaşamaz. Kendini terk eden, sözünde durmayıp onu aldatan dostlarının ardından ilenmez. Kızmanın anlamsızlığını bilir. "Bütün insanlar nankör", "Herkes hıyar", "Türkiye batıyor" demez. İyimserdir. Umudu, iyimserliği, ahlâkıdır onun. Evrenin, tüm çirkinlikleri, çelişkileri, haksızlıkları, sömürüleri, içine alıp, yeni soluklarla yeni canlar ortaya koyacak mucizeler taşıdığına inanır. İnsana güvenir. Güveni, çâresizliğinin son durağıdır. Evrendeki varoluş hırsının yarattığı hasarı bilir. Bilinçlidir. Bilinçsiz, garip olamaz.

Garip, elbette garip edebiyatı yapmaz. Açık oturumlarda, konferanslarda, televizyonlarda 'garip' üzerine konuşup, geçimini sağlamaz. Garip, garip olduğunu, 'kendiliğinden' bilir. Benim gibi entelektüel bozuntularının anlattığı gibi anlatmaz kendini. Çok satan kitapları imzalayan, ünlü insanlardan değildir.

Bu düzenin elinden nasıl kurtulmuştur? Kurtulmaya çalışarak! Düzenle, 'garip', bir uyuma girmiş göründükleri için, düzen onları fark edememiştir. Nara atıp, kavga etmedikleri; kendilerini, inançlarını, bilgilerini abartmadıkları; sevgilerin sıcaklığını duyup, hesabî yanlarını görmezden geldikleri; herkesi kendi farklılıkları içinde 'öyle' kabul ettikleri; içlerindeki sonsuzluğu keşfedebildikleri; sıradanlığı, basitliği, sığlığı, abartılmış bilgiçlikleri, kabalığı fark ederek, içlerindeki sonsuzluğu, dışlarındaki sonsuzlukla birleştirebil-dikleri; günlük tartışmaların, moda olmuş geçici görüşlerin, paranın (yoksuldur garip!), ünün, her türlü darlaştırıcı bağımlılığın uzağında kaldıkları için gariptirler.

Kendilerinden bakabilirler. Kendi pencerelerinden. Kendi varoluş zeminlerinden. Kavramlara bulanmış, yaşamda onlarla birlikte yaşamayan bilgileri, bilim adına, felsefe adına, teknoloji adına yapılan nice ukalâlıkları ince bir gülümsemeyle önemsemezler.

Garipler ne bankalarda yönetici ne yüksek düzeyde devlet memuru ne herhangi bir üniversitede akademisyen olabilir. Olmak istemezler. Elbette hiçbir gazetede köşe yazarı olmak akıllarından geçmemiştir.

Hiç garip gördünüz mü? Tarihte ve zamanımızda. Varlar. Belki bazılarımız onları uzaylı sanıp, taşlıyor olabilir.

Orhan Güvenen & Nano Teknoloji

Dün Web Seminerleri'ndeydim, Cuma akşamı ise TSEV'in düzenlediği bir seminerde. Biraz geç olacak ama yazmazsam da olmayacak.

Büyük bir hevesle gittiğim söylenemezdi itiraf etmek gerekirse. Seminerin konusu "İstatistik, Ölçme Teknikleri, Bilgi Sistemleri ve Karar Sistemleri Etkileşimi" olarak görünüyordu. Ve o kadar da ilgimi çeken bir konu olacağını düşünmüyordum. TSEV'e gidip etraftaki takım elbiseli, gayet resmi topluluğu görünce bir sürü formülün konuşulacağı bir seminer olacağını düşünmüştüm. Saat 18:00 olup, Prof.Dr.Orhan Güvenen konuşmaya başladıktan sonra bu fikrim tamamen değişti. Kendisini bu seminer vasıtasıyla tanıdığım ve dinlediğim için kendimi şanslı sayıyorum. Gazetelerde, televizyonlarda ismini duymuşumdur, köşe yazılarında ismini okumuşumdur belki çeşitli şekillerde ama konuşmasını dinlemeden ne denli değerli bir insan olduğunu anlayamazdım sanırım.

18:00-20:00 arası olan semineri boyunca tarih, siyaset, dünyadaki güç dengeleri ve hayatı boyunca yaşadıklarından anekdotlarla dolu harika bir konuşma yaptı. Yarım saatte uzadı konuşması ve sanırım imkan olsa sabaha kadar konuşabilirdi kendi deyimiyle :)

Bundan tam 20 yıl önce bir kamu görevlisi olarak dönemin siyasilerine uzaktan takip yani uydu teknolojileri konusunda atılım yapmak için elinden geleni yapan ama sözlerini dinletemeyen bir bilim adamı. Zülfü Livaneli'nin zamanında kendisi hakkında yazdığı yazıda dediği gibi "Osmanlı'da da Cumhuriyet döneminde de Türkiye'nin bir "değerli insan yok etme" sorunu var. Mustafa Kemal dönemi hariç hep böyle sürüp gitti bu."

Konuşmasında o kadar çok şey aktardı ki burada hepsini sizlerle paylaşmayı istesem de hafızamın beni yanıltmasından ve sizleri yanıltmaktan kortuğumdan size kendisiyle yapılmış şu röportajın linkini veriyorum. Hocamızın dediği gibi “Bugüne kadar tüm sanayi devrimlerini ya atladık ya da çok geciktik. Bu seferde atlarsak çok tatsız olacak. Çünkü Nano teknoloji tüm bunların üstünde ve her şeyi dönüştürecek en yeni ve en stratejik bilim alanıdır."

Türkiye'de 17 yıl önce nano teknoloji mikroskopu yapıldığını ve halen 4,000 dolara maledilen mikroskopun 140,000 dolara yurtdışında Massachusetts Institute of Technology, Tokyo University of Technology gibi üniversitelere, Toshiba, Hitachi gibi firmalara satıldığını biliyor muydunuz? Ben ilk defa öğrendim. Eğer imkan sağlanırsa bu ülkedeki bilim insanlarının yurtdışındaki meslektaşlarından çok daha iyi işler yapacağına inanıyorum ben. Ve tersine beyin göçüyle, yurtdışına gitmiş bilim insanlarımızın büyük bölümünün ülkelerine seve seve döneceklerine de inanıyorum.

Bedava kömür dağıtmak için 1,000,000,000 YTL harcayan iktidar nano teknoloji konusunda üniversitelerimize, bilim insanlarımıza, bu konuda araştırma yapan firma ve kurumlara da dilerim gerekli desteği sağlar. Bu konuda hepimiz elimizden gelen desteği sağlamalıyız diye düşünüyorum. Bu konunun öneminin anlaşılması için bir web sitesi, bir blog vs. açmak, bürokratları, askerleri, siyasileri ve halkı bilinçlendirmek, gerekli desteği sağlamak lazım.

google kullanıcılarına faydam dokunsun -3-

Evet, bir kez daha Google kullanıcılarına yardım edecek olmanın mutluluğunu yaşıyorum haftanın son mesai gününde. İşte Google'da aşağıdaki aramaları yapıp sayfama ulaşan kullanıcılara tavsiyeler. Google bana bu iş için para vermeli :P

tezkereye az kalmış ise

Çok feci :) Önce plakaya düşersin. Tek tek illerin plaka kodlarını öğrenmeye başlarsın. Plaka kodlarıyla beraber asker arkadaşlarının memleketlerini de öğrenmeye başlarsın. "Bugün Urfa, artık bişeyler ısmarlarsın" gibi diyaloglarla :) Bu işin eğlenceli tarafı. Ama son günler daha zor geçer gibi gelir. Çok fazla stres yapmamak ve oradaki arkadaşlığın tadını çıkartmak gerekiyor. Şöyle ya da böyle günler geçiyor.

aylardır işsizim

Çok kötü bir durum hakkaten. Türkiye ekonomisi büyüyor(muş) ama nasıl oluyor da büyümeyle işsizlik arasında bu derece bir dengesizlik oluyor anlamıyorum. Ekonomist değilim ama ekonominin büyümesinin işsizlik oranlarını azaltması gerektiğini söylüyor mantığım. Ama böyle bir gelişme malesef yok. Tam tersine herkes bir durgunluktan şikayetçi son dönemde. Peki büyüme nasıl oluyor? Bence büyümeyi sağlayan şey, özelleştirme adı altında ülkenin yarınlarının satılıp bugünlerinin sözüm ona kurtarılıyor olması. Satılacak bir şey kalmadığında neler olacak göreceğiz.

hollywood filmleri izlemek istiyorum

Bu aramayı yapan sevgili Google kullanıcısı, güldürme beni :) Sanki arayıp bulunamayan bir şeymiş gibi :)) Herhangi bir sinema salonuna gitmen, herhangi bir DVD satıcısına gitmen ya da en kolayı televizyonu açman yeterli olacaktır bunun için. Ama şimdi farkettim, belki de sen Bollywood filmleri izlemek istiyor olabilirsin :) Şu Hintlilerin filmleri, dansları ve müzikleriyle insanı eğlendiriyor dimi ;) Eğer öyleyse İstanbul Modern Sinema, 9-21 Şubat tarihleri arasında Bollywood filmleri gösteriyor. Detaylı bilgi için: http://www.istanbulmodern.org

nette ihanetler

Bak bu arama iyi denk geldi bir önceki yazıda bahsettiğim "sanal aş(ı)k" konusundan sonra. Demiştim ya bir önceki yazıda, geçici bir bilinç kaybı diye. Bu durumda aynı. Bazısı da kendi zaafları, psikolojik sorunları nedeniyle bu şekilde davranabiliyor. Ama ihanet kavramıyla internet kavramını birarada kullanmak pek mantıklı değil. Barda ihanetler, alışveriş merkezinde ihanetler, parkta ihanetler, plazada ihanetler, üniversitede ihanetler, lokantada ihanetler vs..vs.. diye de aramalar yapıyor musun Google kullanıcısı? İhanet, her ne şekilde yapılırsa yapılsın ihanettir.

benim salak günlügüm

Hor görme günlüğünü, salak bile olsa senin ne de olsa Google kullanıcısı :P

günlüğüme isim

Mesela geçen gün Erkan'ın alacağı kedisine "dekupe" ismini uygun görmüştük :) Gelelim senin günlüğüne. "Çukulata renkli günlüğüm" diyerek kahverengi tonların hakim olduğu, çok tatlı bir günlüğün olabilir. "Kaptanın seyir defteri" diyerek hayattaki tecrübelerini paylaşabilirsin. "Günden güne" diyerek güzel ülkemizin günden güne ilerlediği yolu yazabilirsin. Şimdi daha başka bir şey gelmedi aklıma. İdare ediver artık Google kullanıcısı ;)

nasıl yaşlanmadan durulur

Konuyla ilgili engin tecrübelerini seninle paylaşabilecek birisinin web sitesi için buraya tıklayabilirsin :P

siyasi partilerden istifa ne şekilde olur

Nasıl olacağı konusunda çok detaylı yardımcı olamayacağım ama istifa ederseniz valla billa güzel olur :) Gelin HÜP'e, sizleri partimize, Halkın Ümidi Partisine davet ediyorum :P

Seni küllüğünden bile kıskanıyorum

Mübarek Sevgililer gününüz hayırlara vesile olsun efendim, sizleri bu mübarek günde en kalbi duygularımla selamlıyorum :P Şaka bir yana diyeceğim ama her şey şaka gibi. İstanbul'da yaşıyorsanız İstinyePark'ın hazırlattığı reklam panolarını görmüşsünüzdür mutlaka. İstanbul'da yaşamıyorsanız bile Türkiye = İstanbul olduğundan mutlaka haberlerde falan görmüşsünüzdür. "Sevgilim bir odun" diyerek bayan müşterilerinin dikkatini çektiklerine eminim ama potansiyel odunların tepkisini de hesaplamışlardır umarım :) Reklam metini yazarı olmak için acaba belli bir kriter var mı? Yani Nike reklamını da düşününce insan sadece "yuh!" diyebiliyor. Hatırlıyorsunuz dimi o olayı? Unutmuş olamazsınız ya bu kadar kısa bir sürede? Nike yurtdışında "Annenin sana verdiklerini çalkalamaya evet" diye tercüme edilebilecek olan reklamı Türkiye'de "Yaradan’ın verdiklerini çalkalamaya evet" olarak yayınlayınca doğal olarak kimseye yaranamamıştı. İki hatta üç olasılık var. Birincisi bu absürdlüğü şirketin yurtdışındaki bir yöneticisi yapmış olabilir. İkincisi parlak(!) bir fikir bulduğunu düşünen bir şirket yöneticisini tebrik etmek gerekebilir. Üçüncüsü ve en kötüsü bunu yazan bir metin yazarı olabilir. Eğer öyleyse o arkadaşı özel olarak kutlamak lazım :)

Neyse, her şey gibi sevgiyi ve aşkı da ticari bir meta haline getiren kutsal medyamızı, serbest piyasa neferlerimizi bir kenara bırakalım. Başkaları uzun uzun yazmıştır, sizler de okumuşsunuzdur.

Sanal aş(ı)klar var bir de. Sanal kelimesini hiç sevmediğimi bilen bilir. Özellikle internetle ilgili her konuya "sanal alem" diyerek dalanlara dalasım geliyor :P Ama sanal aş(ı)k diye de bir gerçek var. İlköğretim çağındaki çocuklardan tutun da yaşını başını almış hasbelkader bilgisayarla, internetle tanışmış insanlara kadar da geniş bir de aşık portföyü var. Ama buradaki temel yanılsama şu, bu sanal aş(ı)klar durumu internet var diye yok, yaşadıkları şey geçici bir durum olduğu, sahte olduğu için var. Yani msn'de yazıştıkları, birbirlerine e-mail gönderdikleri, görüntülü sohbetler yaptıkları için sanal değil bu aşklar, gerçek olmadıkları için sanallar. Geçici bir bilinç kaybı diyebiliriz. Alkol almak, uyuşturucu kullanmak gibi. Belki o an mutlu olduğunu düşünüyorsun ama sonrasında başını ağrıtıyor, mideni bulandırıyor.

Ben ne niyetle yazdım bu yazının başlığını, nasıl başladım yazmaya ve ne çıktı ortaya :) Pek hoş bir sevgililer günü yazısı olmadı biliyorum ama sevgilisiz bu kadar oluyor :P

Yazının başlığına gelirsek eğer, insan sevdiğini bir küllükten bile kıskanabilir mi? Bu mümkün mü? Mantıklı mı? Doğru mu? Böyle bir şey gerçekten yaşanmış mıdır? Neden olmasın? Ben mi yaşadım? Asla :) Sigara bile içmiyorum! Kıskanılan kişiyi tanıyor olabilir miyim? Tanıyor olsam bile ismini buraya yazar mıyım :P

hehe :)))

Her gününüz sevdiklerinizle, sevgilinizle geçsin efendim,
sevgilerimle ;)

ps. Müziksiz olmaz diye düşünüyorum ve bu şarkıyı ekliyorum ;)


Sen bizim babamızsın :)


Aslında gündemi meşgul eden türban ve laiklik konularında yazmamak konusunda bir karar vermiştim. Ama bu dolaylı olarak ilgili, o nedenle yazılabilir :) Gerçi bu kararımdan da vazgeçebilirim, blog benim blogum istediğimi yazarım.

Yılmaz Özdil'in Hürriyet gazetesindeki bugünkü yazısını okuyunca kendimi gülmekten alamadım :)) Haber sitelerinde dün Baba'mızın ızdırap içinde olduğunu okuyunca derin bir üzüntüye gark olmuştum :P Sağolsun Yılmaz Özdil'de konuyla ilgili bir test yayınlamış, ben paylaşmış olayım, sizler de bilginizi ölçmüş olun :))



536 imam hatip lisesinin 327’sini tek başına açarak, erişilmesi adeta imkánsız bir rekor kıran kimdir?

a) Barack Obama.

b) Veli Küçük.

c) Maldonado.

d) Muhtar Kent.

e) Süleyman Demirel.

"Hákim kılınacak olan şeyler, İslam’ın getirdiği ana kaidelerdir, sünneti seniyyedir" diyen kim?

a) Sünnetçi Kemal Özkan.

b) John Rambo.

c) Hidayet Türkoğlu.

d) Bart Simpson.

e) Süleyman Demirel.

"İmam hatipler, imam yetiştirsin diye açılmadı. Dinini bilen doktorlar, avukatlar, mühendisler olsun diye açıldı" diyen toplum mühendisi kim?

a) Cemil İpekçi.

b) Jack Bauer.

c) Burhan Altıntop.

d) Çinturato Pirelli.

e) Süleyman Demirel.

"Müslüman bir ülkede, dinini bilen insanlardan niye korkuluyor ki" diye soran mütedeyyin isyankár kim?

a) Haile Selasiye.

b) Paris Hilton.

c) Memati.

d) Amy Winehouse.

e) Süleyman Demirel.

"Türkiye, laikliği dinsizlik olarak anlamış" diyen felsefe insanı kim?

a) Charles Bukowski.

b) Ayn Rand.

c) Alexandr Sergeyeviç Puşkin.

d) Acun.

e) Süleyman Demirel.

Türkiye’nin usul usul getirildiği "ıstıraplı" noktada, laikliği savunacak belki de en son kişi kimdir?

a) Justin Timberlake.

b) Recep İvedik.

c) Kostas Karamanlis.

d) Shrek.

e) Süleyman Demirel.

Haritadaki kayıp şehirdi kalbim


Haritadaki kayıp şehirdi kalbim
Hiç kimsenin meydanlarına gitmediği
Coşkuyla akan şelalerini gör(e)mediği
Gülümseyen gökkuşaklarını bilemediği
Ve dünyayı bil(e)meyenlerin mekanıydı
Güzelliklerini göremedi, kayıptı, ıssızdı
Bilmediğini öğrenmişti ve yalnızdı

Kehitystis

Sevme(me)k

en başına not: bugün web seminerlerinde sevgili Ömer Enis'le konuşurken "son yazdığın yazı çok güzeldi" gibi bir söz söyledi. Aslında yazının en sonunda koyu olaraktan yazının sahibinin Prof.Dr.Ahmet İnam olduğunu belirtmiştim ama sanırım yazı uzun olduğundan gözlerden kaçabiliyor. Sonuçta bu yazıların insanlığın ortak kültürel varlığı olduğunu düşündüğümden ve hocamız bu yazıları kendi internet sayfasında da yayınlıyor olduğundan gönül rahatlığıyla yayınlıyorum ben de. Bu sayede kendisini tanımayanlar ya da tanıyor olsa bile yazıyı gözünden kaçırmış olanlar da burada okuyabiliyorlar. Yayınlarken bazen bazı görseller ekliyorum, bazen sevdiğim cümlelere dikkati çekmeye çalışıyorum o kadar. Bu linkten kendisinin sayfasına ulaşabilirsiniz. Bu blogta daha önce de kendisine ait yazılardan yayınladıklarım oldu. Hiç yayınlamadığım ama benim yazdığım yazılara esin kaynağı olmuş yazıları da oldu. Henüz kitaplarından okuyamadım ama ikisini sipariş ettim. Yakında onları da okuyunca onlardan da bölümler yazacağıma eminim burada.


Sevmeme hakkı diye bir hak var mı? Olmalı mı?

Sevmemek ayıp mı? Günah mı? Yanlış mı?

İnsan, haklarıyla doğar bu gezegende. Sevmek hakkımdır. Kim alabilir elimden? Şöyle bir fermanı hangi ülkenin padişahı verebilir:

"Bu fermanın ilanından sonra, bu ülkede kimse çiçek tozlarını sevmeyecektir. Kelebeklerden tiksinecek, arılara acımayacak, karıncaları ezecektir..."

"Sana bu adamdan tiksinmeni buyuruyorum."


Kim kime böyle bir buyruk verebilir?

Belki çok anlamsız, saygısızca da olsa padişah, "Karıncaları ezin!" diyebilir, gerekçesi her ne ise. Eylemlerimiz konusunda buyruklar verebilir, kılık değiştirmiş biçimlerde de olsa, örneğin "lütfen"le başlayan, "rica ederim"le biten.

Ya duygularımız, duygu yoğun kararlarımıza bağlı tavırlarımız, tutumlarımız, bakış biçimlerimiz, yaklaşımlarımız? Buyruk konusu olabilir mi sevgimiz?

"Kitabımızın ilk buyruğu: Kim olursa olsun, insanı sev! Salt insan olduğu için sev!" Hangi kitap yazıyor? Tüm kitaplı dinlerin kitapları mı? Sevme hakkım var, kabul. Peki sevme ödevim var mı? "Günde on vakit seveceksin!" sevmek buyrukla yerine getirilebilir mi? "Başüstüne, hemen seveyim!" "Emredersiniz, hemen seviyorum!" "Rahat, hazırol, hep birlikte insanlar sevilecek, sev!" Bedenimin hangi düğmesine basılınca seviyorum acaba? Hangi fişini çekince bitiveriyor sevgim?

Peki öğretilmez mi sevgi? "Çocuğum sevgi okulu üçüncü sınıfa gidiyor, bitirince sevmeyi öğrenecek, teyzesi". Peki teyze sormaz mı "nerede bu okul?", "kimdir sevgiyi öğretenler?", "hangi sevgiyi öğretiyorlar?", "sevgiyi neden hayatta, ilişkiler içinde öğrenmiyor da okula gidiyor, yoksa çocuğunuz sevgi özürlü mü?", "okulu bitirince iş bulabilecek mi?". Teyze bu, Sokrates'in Diotima'sı örneği, kendi adının Aşk Teyze olduğunu söylüyor; sevgiye soru soruyor, sevgiyle konuşuyor. Talim yapa yapa sevgi öğretilebilir mi? (Aşk Teyze, geçenlerde On Derste Sevme Sanatı diye kitap yazmış, kitapları yok satan ünlü bir psikoloğumuzu yakalasa bir güzel dövecekti!). çıkarın "akış çizelgesini", "yöntemlerini", "tekniğini", öğretiverin şu sevgiden anlamaz insanlara sevgiyi! Dünya da bunca beladan kurtulsun!

İki savın da özürleri var:

1. Bırak kendini, doğal ol, seversin! "Sev sev ki sevmek çok kolay!".

2. sevmeyeni, ruhu, sevgisizliği, karanlığı ile körelmiş olanı, kovacaksın bu toplumdan, cezalandıracaksın.

Sevgi, işlene işlene, dokuna dokuna, çalışıla çalışıla, sevgi oluyor. Cebir değildir: İki anlamıyla, matematiğin bir dalı ve zorlama anlamlarıyla. Bir duygudur, yoğun bir duygu: bağlanmayı ve yüksek bir değer vermeyi içeren. Bir eylemdir de, bir üretimdir. Ürünü paylaşılan anlamlı güzelliklerdir, değerlerdir.

İçten geliyor. Kendiliğinden. "Sev" denilince sevilmiyor. Ortam, çevre, dünyaya bakış biçimlerimiz, kim oluşumuz, kişiliğimiz, bilgimiz, ahlak ve estetik değerlerimiz sevgiyi, duygu olarak, ilişki olarak belirliyor.

Seviyoruz. Sevdiğimiz insan sevgili oluyor. Psikologlar "duygusal yatırım" sözünü kullanıyorlar. Sevgiliye duygu yatırımı: Sevme! Sevmek bir göze alma, bir açıdan, çeşitli tehlikeler içeriyor. Sevme hakkımı kullanıp seviyorum, sevgili hakkını kullanmıyor. Ona, "beni sevme ödevin" diyemiyorum. Sevgi, özgür. Buyrukların boyunduruğuna giremiyor. Yatırımım, yatıyor: Çöküyorum. Sevme hakkımız olduğu gibi sevmeme hakkımız da var. Sevgili bu hakkını kullanıyor, ben çökerken.

Okulu yok. En iyisi, sevgiyi, sevmeyi başaranlardan, ya da sevgiliden öğrenmek. Sevgiliden öğrenme tehlikeli. Yanabilir, çökebilir, oyulabiliriz. Yıllarca ruhumuz ağrıyabilir.

Sevgi çoktan bitmiş görünse de, sevgilinin bundan haberi olmasa da, bize şu ya da bu biçimde sevmeyi öğretmiş sevgiliyi, duygu olarak, sevmeme hakkımız yok!

Prof.Dr.Ahmet İnam

Osho'dan

Plato'nun Sempozyum'unda Sokrat şöyle der:

Aşkın gizemlerini yaşayan birisi bir yansıma ile değil, gerçeğin ta kendisi ile temasta olacaktır. İnsan doğasının bu nimetinden faydalanmak için aşktan daha iyi bir yardımcı bulunamaz.

Ben hayatım boyunca binlerce değişik şekilde aşktan söz ettim ama mesaj hep aynı oldu. Tek bir temel gerçeğin hatırlanması gerekiyor: Aşk, sandığın gibi bir aşk değil. Ne Sokrat ne de ben o tür bir aşktan bahsetmiyoruz.

Senin bildiğin aşk biyolojik bir dürtüden ibaret; hormonlarınla kimyandan kaynaklanıyor. Kolaylıkla değişebilir, kimyandaki ufacık bir değişim "en yüce gerçek" sandığın o aşkın yokolmasına yetecektir. Sen tutkuya "aşk" diyorsun. Bu ayrımın hatırlanması gerekiyor.

Sokrat diyor ki "Aşkın gizemlerini yaşayan birisi..." Tutkunun gizemli bir tarafı yok. O biyolojik bir oyun; her hayvan, her kuş, her ağaç ne olduğunu bilir onun. Gizemleri olan aşk, senin normalde aşina olduğun aşktan elbette ki tamamen farklı olacak.

Aşkın gizemlerini yaşayan birisi bir yansıma ile değil, gerçeğin ta kendisi ile temasta olacaktır.

Gerçeğin ta kendisi ile temasa yol açabilen bu aşk sadece senin bilincinden doğabilir , bedeninden değil de en derindeki benliğinden. Tutku bedeninden kaynaklanır, aşk ise bilincinden. Ama insanlar kendi bilinçlerini tanımazlar ve yanlış anlamalar sürer gider, bedensel tutkular aşk sanılır.

Dünyada çok az kişi aşkı tanımıştır. Bunlar çok huzurlu ve sessiz kimselerdir. Ve o sessizlik ile huzur sayesinde en derindeki benlikleri, ruhları ile temasa geçerler. Ruhunla temasa geçtiğin zaman aşkın bir ilişkiye değil bir gölgeye dönüşür. Nereye gidersen git, kiminle gidersen git, seviyorsundur.

Şu an aşk dediğin şey tek bir kişiye odaklanmış ve sadece ona ait. Ama aşk ait olabilecek bir olgu değil. Onu avucuna alabilirsin ama sıkıştıramazsın. Ellerin kapandığı anda bomboş kalırlar. Açıldıkları anda da tüm evrenin kapıları sana açılır.

Sokrat haklı: Aşkı bilen gerçeği de bilir, çünkü onlar tek bir deneyimin değişik iki adıdır. Ve eğer sen gerçeği bilmiyorsan unutma ki bu aşkı da bilmediğin anlamına gelir.

İnsan doğasının bu nimetinden faydalanmak için aşktan daha iyi bir yardımcı bulunamaz.

Osho

Karlı kayın ormanında...

Yazsak ne olacak, yazmasak ne?

Sabahın ilk saatinde her zamanki gibi gazetelere, haber sitelerine bakarken Fatih Altaylı'nın bu yazısını gördüm ve benim duygularıma tercüman oldu. Sizlerle de paylaşayım istedim. Yazının linki burada ama ben yazının tamamını buraya da koymak istiyorum. Sudan'ın diktatör kılıklı devlet başkanının ziyareti biraz olsun anlam kazandı şimdi.



Aslına bakarsanız, bugün hiç yazasım yok.
Eminim ki, sizin de okuyasınız yoktur.
Sıkıldım.
Biliyorum siz de sıkıldınız.
Memlekete hiç bir faydası olmayacak anlamsız türban tartışmaları.
Yazsak ne olacak, yazmasak ne!
Ne değişecek ki! “Yahu bu memleketin en büyük sorunu bu mu?” diye kafalarına dank edeceğinimi zannediyoruz!
Unakıtan mikrofonu açık unutmuş. Atamalardan bahsetmiş. YÖK Başkanı da nasibini almış, Kilci “Güzel konuşuyor” diyor. Bakan Unakıtan “Hele bir konuşmasın” diyor. YÖK Başkanı adam olsa bir dakika durmaz istifa eder.
Yazsak şerefli bir davranış sergileyip istifa edecek mi?
Yoooo!
O zaman niye boşuna uğraşalım ki?
Sudan Devlet Başkanı damdan düşer gibi bir ziyaretle Türkiye’ye geldi. Türlü terbiyesizlik yaptı. Adam yüzbinlerin ölümünden sorumlu. Bizden başka adam muamelesi yapan yok.
Niye geldiğini bilen de yok.
Ben desem ki, “Sabah’ın yeni patronu Ahmet Çalık Sudan’da çok büyük ihaleler aldı. Eniştesi Sudan-Türk İş Konseyi Başkanı oldu. Bu ziyaretin ve birinci sınıf ağırlamanın nedeni bu” Bir şey mi olacak? Birileri umursayacak mı?
Asla.
Ee, o zaman niye elimi yorayım ki!
Desem ki, “Avrupa Birliği’ne üyeliğimiz masal oldu. Ekonomide tehlike çanları çalıyor. Siz nelerle uğraşıyorsunuz” birileri “Ya adam doğru söylüyor. Biz ne yapıyoruz” diye kendine çeki düzen mi verecek?
Tabii ki, hayır.
Ben niye bunları yazıp da kötü adam olayım. Deli miyim?
Deniz Baykal’a “Deniz Bey, Deniz Bey, yıllardır neleri yaptırmayacağınız üzerine siyaset yapıyorsunuz. Bırakın bunu da neler yapacağınız üzerine siyaset yapın” desem Deniz Baykal neler yapacağını anlatabilicek mi?
Anlatmayacak, anlatamayacak?
Cevabı olmayan soruyu niye sorayım ki!
Dediğim gibi bugün hiç yazasım yok.
Siz benim yerimde olsaydınız, yazmak ister miydiniz?

susarak...

güneş altında söylenmedik söz yokmuş...
bu yüzden geceleri söylüyorum sevdiğimi...
ne gece, ne gündüz yokmuş söylenmemiş söz...
ben de söylenmişleri söylüyorum yeni biçimde...
hiç bir biçim kalmamış dünyada denenmedik...
ben de susuyorum sevgimi saklayıp içimde...
duyuyorsun değil mi suskunluğumu nasıl haykırıyor...
susarak sevgisini ilan eden çok var sevgilim...
ama bir başka seven yok benim sustuğum biçimde...

Aziz Nesin