Akşam karanlığında ve kalabalığında yürümeye çalışıyorum. Ve seni düşünüyorum durmaksızın. Acabalar, nedenler, niçinler, nasıllar uçuşuyor beynimin en ücra köşelerinde. Her şey anlamsız desem de her şey bırak(a)mıyor yakamı. Eyüp'ten yavaş yavaş yürüyerek gideceğim İstiklal'e. Sen olsan "Delisin sen." diyecek ve gülümseyecektin bana. Ama yoksun.
Senin yokluğunda dünya duracak gibi gelirdi bana. Oysa herkes olağan hayatını devam ettiriyor, benim gibi. Cep telefonundan erkek arkadaşıyla konuştuğunu her halinden anladığım liseli kız geçiyor yanımdan. Ona aşkın bir yalan olduğunu anlatsam anlar mı beni sence? Camiye yetişme telaşında adamlar geçiyor. Onlar mabetlerine gidiyor, peki ben nereye? Ya benim mabedim? Küçük bir çocuk var ileride. Pamuk şekeri için ağlıyor. Ona bir pamuk şekeri alıyorum, annesi bir garip bakıyor. Benim nasıl bir psikopat olduğumu anlamaya çalışıyor sanırım. Milletçe kafayı yedik ne de olsa. Bakıp anlam veremeyince kuru bir teşekkür edip zoraki bir gülümsemeyle uzaklaşıyor. Olsun. Önemli olan az önce susmacasına ağlayan o afacan annesine inat mütemadiyen gülümsüyor kafasını arkaya çevirip bana. Çocukluk işte.
Ben yoluma devam ediyorum Altın Boynuz'un kenarından ellerim ceplerimde. II. Mahmud'un Asâkir-i Mansûre-i Muhamediye'ye fes üretmek için kurdurduğu Feshane-i Âmire'nin yerinde yer alan Feshane heyulasının önünden geçiyorum. Hayat, ne garip değil mi? Sen olsan ne derdin acaba? "Boşver bunları, insanları, otomobilleri, geçmişi, geleceği. Tadını çıkar hayatın, nefes aldığın her anın. Daha Pano'ya çok yolumuz var." diyecektin. Oysa yoksun. Zamanında Sultan II.Abdülhamid Han'ın fermanıyla kurulmuş Or-Ahayim 'in, Hayat Işığı hastanesinin önünden geçiyorum. Oysa karanlık. Ve sen yoksun.
Uzun ve de kısa bir yol bu, Haliç'in kenarından. Ellerinde arpa sularıyla ademler çıkıyor karşıma. Kirli sakalları ve kıyafetlerine inat tertemiz bir geçmişleri var diye geçiyor içimden. Ne ülkeyi sattılar onlar, ne de sevdalarını.
Tepebaşı'na kadar geldim işte. Odakule'den girdim caddeye. O da her zamanki gibiydi. Değişmemişti. Varlığın dünyamı cennet yapmıştı, yokluğun cehennem olmalıydı ama olmadı işte. Gittiğin gün, nasıl da acımasızdın. Oysa bugün ben acımıyorum sana. Yokluğunla sevişiyorum. Varlığın uzak olsun.
"Sade olsun." dedim garsona hiç bakmadan, içeceğim yoktu zaten kahveyi. Hiçbir şey düşünemiyordum. Ne hissedeceğimi bil(e)miyordum. Aradan uzun yıllar geçmişti. Uzun yılların daha öncesi de vardı. Birden çalan bir telefon ve bitti denilen yarım kalan bir hikayeye geri dönüş. Her şey filmlerde olduğu gibi oluyordu sanki. Geri dönüşler yaşıyordum seyircilerin film kahramanının geçmişini öğrenip bugününe anlamlar yükleyebilmesi için. Garson kahvemi getirip sessizce uzaklaştı. Dün gece ne kadar eğlenceliydi oysa. Yeni bir kadın girmişti hayatıma. Eski karım diplomatın birisiyle evlenip yurtdışına gitmişti, sonunda kurtulmuştum. İşler de yolundaydı. Genel müdür yardımcısı olmuştum çalıştığım şirkette.
Ve bir cumartesi günü sabahın köründe çalmaya başlamıştı telefonum. Açtığımda kalın sesli ve emir verircesine konuşan bir adam ismimi söylüyordu ama anlam veremiyordum. Sabahın bu saatinde kimdi bu Allah'ın belası herif. Başkomiser dediğini duyunca gözlerim ve de uykum açılmıştı bir anda. Kaç yaşına geldik, ne mevkilere makamlara oturduk ama çocukluktan kalma o şartlı refklesle "Buyrun amirim" deyivermiştim bir anda. Böyle bir kaba ses tonuyla duymak tuhaf gelmişti, onun ismini bunca yıl sonra bir başkomiserden duyuyor olmanın garipliğinden önce. "Tanıyor musunuz?" diye soruyordu bana. Tanıyor muydum? Ne kadar tanıyabilmiştim onu? Sanmıyorum, tanıdığımı sandım bir zamanlar ama asla tanıyamadım gibi bir cevabın tatmin etmeyeceğini bildiğimden lafı uzatmadan "Tanıyorum" dedim. Sanırım bu yetmemişti, daha da deşmek istiyordu yıllar önce kabuk bağlayan yaramı. "Yakınınız mı?" diye sordu bu sefer. Bir zamanlar çok kısa bir süreliğine belki demek üzereyken, evet ve hayır arasında bir kaç saniye yaşadığım tereddüt çok garipti. "Evet" demek onu asla unutmamış olmayı kabul etmek demek olacaktı. "Hayır" demekse yıllardır kendimden bile gizlemeye çalıştığım aşkımı inkar etmek. Ama duygusal düşünmemem gerekiyordu. Benim gibi bir para cambazının yapması gerektiği gibi "Yo hayır, çok uzun yıllardır görmedim." diye cevapladım soğuk bir ses tonuyla.
Bu defa telefonun diğer ucunda başkomiser duraksadı kısa bir süre. Sonrasında... Saat onda adli tıbba teşhis için gelmemi istemişti. Yıllar önce öldü dediğim, uzun savaşlar vererek öldürdüğüm kadın gerçekten ölmüştü. Artık yoktu. Kimseye gülümsemiyor, şakalar yapmıyordu. İstiklal'de yürümüyor, vapura binmiyor, uyumuyor, sevişmiyordu kimseyle. Çok uzun yıllardır ağlamamıştım ben bu sabaha kadar. Telefonu kapatır kapatmaz ağlamaya başlamıştım. Hem de ne ağlamak! Kırkına merdiven dayamış bir erkek gibi değil annesinden koparılmış feryat figan ağlayan bir çocuk gibi. Yarım saate yakın yatağımın baş ucunda geceden kalma halimle salya sümük ağladım. Ne geçmişi, ne geleceği, ne de onu düşünmeden. Sadece ağladım. Yarım saatin sonunda isteri nöbeti etkisini azaltmaya başlamıştı ya da ben öyle olsun diye savaşıyordum kendimle. Kalkıp üzerimi değiştirip duş almam lazımdı. "Bu şekilde gidemezsin dimi?" diyordum kendime. Aynı anda aynada kendimi görmek iğrençti. "Ben bu adam olamam. Çaresizce ağlayan, yüzünü buruşturup gözyaşlarıyla yıkayan bir zavallı." diye söylendim kendi kendime. Küfürün bini bir para vaziyette, üstümü değiştirmek ve yıkanmak konusunu es geçerek evden çıkıp arabama bindim.
Direksiyon başında gözlerimi ovuşturdum önce, sonra tokatladım. Bir daha, bir daha, bir daha... İsteri nöbeti galip gelmişti, tekrar ağlıyordum. Yaklaşık on beş dakika da direksiyon başında ağladım, ne içinde bulunduğum durumun garipliğini, ne de onu düşünmeden. Bir süreliğine daha pes etmişti ve ben kendimi toparladım araba kullanabilecek kadar. Köşedeki apartmanın giriş katındaki kadınla göz göze geldik bir an. Yüzünü buruşturmuş, bir eli ağzında bana bakıyordu. Arabadan inip en az kullandığım, en özel küfürlerimi bağıra çağıra söylemeyi istedim dişlerimi sıkarak ama yıllar önce öldürdüğüm kadının ölüsüyle bir randevum vardı.
Kalın sesin sahibi iri yarı başkomiserle selamlaştık. Geceden kalma bir halde olduğum ve gözlerimin şişliği kendini belli ediyordu. "Yakının değildi demi beyfendi? Kusura kalma yani pat diye deyiverdim siz şey deyince yani" diye birşeyler geveliyordu, biraz nezaket bolca acıma duygusuyla. Cevap vermedim, yavaş adımlarla yıllar önce öldürdüğüm kadını görmeye gidiyordum.
İşte o yirmi otuz metrelik koridorda geçen sürede düşündüm onu. Tanıştığımız ilk günü. O zamanlar birisi bana şimdiki beni anlatsa en okkalı küfürlerle beraber güzel bir dayak atardım ona. O zamanlar hayallerimiz, ideallerimiz vardı. Ortak hayallerimiz, ideallerimiz. İnsanlık için değildi hayallerimiz sadece, ikimiz için de vardı düşlerimiz. Bir Avrupa seyahati hatta dünya seyahati. Hindistan'a gidecektik, keşişlerle meditasyon yapıp Nirvana'ya erecektik. Sonra dönüp aydınlık yarınları için savaşacaktık ülkemizin. Tanıştığımızın üçüncü gününde aşık olmuştum ona, üç hafta sonra evlenmekten söz etmeye başlamıştım. Üç ayın sonundaysa ayrılmıştık.
Herkesle arası iyiydi onun, bense herkesi kıskanır olmuştum. "Bana güven." diyordu bana. Güveniyordum ama gençtim, delikanlıydım. Bir sürü derdim, sıkıntım vardı. Param yoktu. Ve her şeyin hırsını ondan çıkarır olmuştum. Bir gün bir mektup bıraktı defterimin arasına. Uzun bir mektup diye düşünmüştüm ilk gördüğümde, oysa ki üç kelimeydi. "Seni seviyorum, hoşçakal." Sonra bir hafta görüş(e)medik. Aynı okulda aynı bölümde okuyup bir hafta nasıl görüşmemiştik hiç bilmiyorum. Acaba okula mı gelmemişti? O zamanlar düşünmemiştim bunları, o zamanlar da pek düşüncesizmişim. Bir hafta sonra İstiklal'de her zaman gittiğimiz kafede yanında arkadaşlarıyla gülüp eğlenirken karşılaştık. Göz göze geldik, yanıma gelecek gibi oldu. Bense köşedeki bir masaya doğru uzaklaştım. O arkadaşlarıyla konuşmaya devam etti, ben ona bakmaya. Müzik kutusuna gidip öldürücü darbeyi vuracak şarkıyı bulmuştum. "Gönlümle başbaşa düşündüm demin, artık bir sihirsiz nefes gibisin, şimdi kal içinde bomboş kalbimin, akisleri sönen bir ses gibisin" diye çalarken, biz son kez göz göze geldik ve ben çıkıp uzaklaştım. Bir daha da gitmedim o kafeye. Bir daha da görmedim onu.
Ve on beş yıl sonra adli tıp morgunda karşılaşıyorduk onunla. Son karşılaştığımızda ben buz gibiydim, şimdiyse o. Yıllar öncesinin intikamını mı alıyordu benden? Gözleri, yüzü, dudakları, uzun saçları... Sevdiğim kadın boylu boyunca yatıyordu, soğuktu, sessizdi, kimsesizdi. Evet, oydu işte. İsteri nöbetim her an galip gelebilirdi, bu adamların önünde olmamalıydı bu. "Evet, o" diyerek teşhis edip tuvalete koştum yavaş adımlarla. Rezil bir koku, olması gerektiği gibi boktan bir tuvaletti burası. Alaturka tuvalete girip kapıyı kapattım. Dişlerimi sıkıp, gözyaşlarımı akıttım. Fayanslara birkaç kafa darbesinden sonra kendime gelmiştim. Yüzümü yıkadım iyice. Ceketimin koluna sildim yüzümü, gözlerimi. Başkomiserin yanına gidince bir sigara ikram etti, hayır diyemezdim. Bu sefer konuşmaya gerek duymuyordu, gözlerim anlatıyordu sanırım tüm hikayeyi. "Başka kimsesi yok mu?" diye sordum gözlerim yere bakarken. "Valla ceketinin cebindeki kaatta senin adınla cebin yazıyordu kardaş. Çıkar herhalde birileri." diye cevapladı. Beni tanımıyordu ama zor zamanlarda kardeşlik kolay olurdu. Yüzüne bakmadan gözlerindeki acıyan bakışları görebiliyordum. "Nasıl olmuş?". Erkek ol biraz "Nasıl ölmüş?" diye sor, öldü o, yok artık. "İntahar etmiş haplan". İntihar mı? Bu o olamaz, benim tanıdığım o olamaz. "İşiniz varsa gidebilirsiniz, biz ararız sizi, başın sağolsun tekrar, mukadderat işte."
On beş yıl sonra, on beş yıl önce ayrıldığımız kafede bir öğlen vakti, geceden kalma, isteri nöbetleri içinde, içmediğim kahvemle, senin mutlak yokluğunda, seni düşünüyorum şimdi ben. İsmimin ve telefon numaramın olduğu o kağıdın ne işi vardı cebinde?