Dün Blog Konferansı ve Blog Ödülleri 2008 ödül töreni vardı. Bence çok güzel bir etkinlik oldu ve bunun için Eray'a tüm blog camiasının bir teşekkür etmesi gerekiyor. Pek çok kişi bugüne kadar benzeri şeyleri aklından geçirmiştir. Ama hiç kimse bu kadar inanıp, bu kadar emek vermemiştir Türk blog dünyasında. Ben kendime adıma teşekkür ediyorum tüm yaptıkları için.
Konferans çok verimli geçti. Bir öncekine katılamamıştım o nedenle ikisi arasında bir kıyaslama yapamayacağım. Ama bu konferansın daha güzel geçtiğini düşünüyorum ben.
Blog Ödüllerini kimler aldı diye merak ediyorsanız şuradan bakabilirsiniz. Ben ödül aldım mı? Nayır :) Benim için en büyük ödül Mehmet Doğan'ı dinlemek oldu. BÖ'de ödül alan bazı bloglara gerçekten sevindim ama kişisel olarak bazılarının haketmediğini de düşündüm. Elbette bu benim kişisel görüşüm. Neyse, geçelim bunu.
Mehmet Doğan, Altı Üstü Tasarım gibi Altın Örümcek bile kazanmış ve gerçekten çok popüler olan bloguna yazmayı neden bıraktığını anlattı. Ben de çok severek takip ederdim blogunu.
Neden bıraktığını açıklamadan önce blog yazmaya neden başladığını anlattı. Türkiye'deki bir yöneticiyi etkileyip işe alınmak için :) Sonra genele yönelik olarak olası nedenleri sıraladı. Şöhret olmak, bir network oluşturmak, iş dünyasında tanınmak, bildiklerini paylaşmak ve elbette 'profesyonel' olma yolundaki pek çok blog yazarının ortak derdi olan para kazanmak. Ve ne kadar zaman harcadığını bloguna. Blog yazmakla bitmiyor. Ne yazacağını düşünmek, yazacağını araştırma süreci, sonra yazdığının üzerinden geçerek düzeltmelerini yapmak, gelen yorumlardan cevaplanması gerekenleri cevaplamak ve bunların dışında e-posta yoluyla iletişim kuranlara cevaplar yazmak. Çok zaman alan bir uğraş blog yazmak aslında. Bunu kabataslak olarak hesapladığında 110 güne denk geldiğini görmüş ilk yazmaya başladığından bu yana.
Sonra dünya güzeli kızlarının resmi yansıdı projeksiyondan :) Kızlarından büyük olanına öğretmeni ailenizle mutlu şekilde geçirdiğiniz bir hafta sonunun resmini çizin diye bir ödev vermiş. Kızı da annesini, kardeşini, kedilerini ve babasını çizmiş. Ama babasının hemen önüne de bir bilgisayar :)
Buradan şuraya geçiyoruz. Mehmet Doğan yazarını ve kitabın adını da söylemişti ama ben unuttum. Bir doktor yaptığı araştırmalar neticesinde şunu iddia ediyormuş. Diyelim ki 40 yaşındasınız. Ve 80 yaşınıza kadar 40 yıl daha yaşayacağınızı farzedelim. Ömrünüzün %50'sini yaşadığınız demek oluyor bu değil mi? İsmini hatırlayamadığım bilim insanı aksini iddia edip %71'ini yaşamış olduğunuzu savunuyormuş. Ne gibi bilimsel gerekçelere dayanarak bunu söylüyor bilemiyorum ama beni etkiledi ve inandım bu söylediğine bilimsel olmayan gerekçelerle :)
Sonra da şu soruyu sordu: "Günümüzde en değerli şey nedir?" Bu soruyu sorunca salondaki pek çok kişi ve ben de dahil sanırım zaman dedik. Ama kendisi hemen itiraz etti :) En değerli şey zaman değil dikkattir, ilgidir diyerek devam etti. "Hepimizin 24 saati var. Farkı bu 24 saatte neyle ilgilendiğimiz, nelere dikkat ettiğimiz belirliyor. Ve ben 36 yaşına gelmiş bir insan olarak ömrümün kalan %29'unda tüm ilgimi, dikkatimi kızlarıma, aileme vermek istiyorum." mealinde cümlelerle bitirdi diyebilirim konuşmasını.
Yazmayı bırakmasına üzülmüştüm ama nedenini öğrenince iyi ki yazmıyor diyorum kendi adıma :)
Tüm bu söylediklerini dinledikten sonra kendi adıma düşünmeye başladım. Ben blog yazmaya neden başladım ve beklentim ne? Birkaç yıl öncesinden blog denemelerim oldu ama hiç devam ettiremedim. Sonra bir gün o sıralar ilgi odağımda olan bir insanın ilgisini çekmek maksadıyla başladım diyebilirim :) Kısa zaman sonraysa artık sadece kendim için, yazmaktan keyif aldığım için yazmaya devam ettiğimi farkettim. Öyle teknik yazılar, büyük araştırmalar falan da olmadı yazdıklarım arasında ama çok zamanımı alan bir hobiye dönüştü benim için. Lakin hiç şikayetçi olmadım. Aksine büyük keyif aldım ve çok güzel arkadaşlar edindim. Şöhret olmak, iş anlamında bir fayda sağlamak ya da para kazanmak gibi bir düşüncem de hiç olmadı. Bildiklerimi paylaşmak konusuna gelince, teknik bilgiden daha çok okuduğum kitaplar, izlediğim filmler ve sevdiğim diğer şeyler oldu paylaştıklarım.
Neticede ilgimi ve dikkatimi aşırı derecede bloga verdiğime kanaat getirdim ve bazı değişiklikler yaptım. Bunlardan birisini farkedebilirsiniz yorum yaparsanız bloga. Artık yorum moderasyonu aktif durumda ve yapılan yorumlar da mail olarak gelmiyor. Çok sık kontrol etmek istemediğimden bu şekilde yaptım. Arada saçmasapan, gereksiz insanlardan gereksiz yorumlar da geliyor ama onları hızlıca sildiğimden pek gören olmuyordu. Dolayısıyla yorumlarınız biraz gecikmeli olarak yayınlanacak bundan sonra haberiniz olsun ;)
Ve daha seyrek yazmaya karar verdim. Belki de bir süre yazmamaya. Zaten son dönemde pek yazamıyordum, blogun şekliyle de oynamıştım bu arada. Dün o konuşmayı dinledikten sonra asıl sıkıntımın ilgimi ve dikkatimi gereğinden fazla buraya yönlendirmiş olmamdan kaynaklandığını daha iyi anladım. Bir de tabiki Statcounter gibi bir takıntı oluşmuştu ben de :)
Neyse, daha seyrek yazacağım derken gene uzun bir yazı yazdım :)
Burası benim kişisel blogum. Bir saat arayla, bir gün arayla ya da bir ay arayla yazabilirim istediğim gibi :)
Güzel günler geçirmeniz dileğiyle, sevgiler ;)
Blog Konferansı & Blog Ödülleri 2008
Lütfuna ermek içün
Gecenin şu saatinde diyebilirim ki
tavrına hayran olayım
canto della terra
Yağmurlu ama güzel bir hafta sonu oldu. Cumartesi günü e-Fikrim gününe gittim. Panelistlerden birisinin söylediği Amerika'da sadece online ayakkabı satışlarının yıllık cirosunun 10 milyar doları bulduğu sözü yer etti aklımda. Bizim e-ticaret sektörünün toplam hacmi kaç yüz milyon dolardır acaba :)
Daha sonra kahve falı bakmakta ne kadar yeteneksiz olduğumu bir kez daha anladım :) Ayrıca Mado'da dondurmalı waffle yememem gerektiğini, beğen(e)medim çünkü.
Pazar günü çeyiz taşımak nasıl bişeymiş öğrendim Fatih sayesinde :))
Hafta sonu çok kısa bir özet olarak bu şekildeydi. Uzatmaya gerek yok zaten. Herşeyi de bilmeyin efenim :P
Son günlerde büyük bir keyifle dinlediğim bir albüm var. Andrea Bocelli'nin "Vivere - The Best Of" albümü. Albümde, bu yazıya ismini de veren aşağıdaki şarkıya takmış durumdayım. Dinleyin, seveceksiniz ;)
Bir şarkı ve bir şiirle kapatıyoruz bu haftayı. Dilerim önümüzdeki hafta her şey beklediğinizden de güzel olur. Sevgilerimle :)
güneş uzakta, sen daha uzakta,
deniz dalgalı, kalbim kasırgalı,
sesler geliyor kulağıma fısıldanan,
sözler var karalanan, tutulmayan,
özlemler var ama benimki gibi değil,
insanlar var sonsuz çeşitlilikte,
ama senin gibi değil...
Kehitystis
ps. Youtube gene kapandı. imeem'den Bocelli'nin Sarah Brightman'la söylediği bir versiyonunu buldum şarkının. O da çok hoşuma gitti. Eğer siz bu yazıyı okurken hala kapalıysa Youtube o versiyonunu dinleyebilirsiniz.
Blogun yeni hali :)
Uzun bir ara verdim biliyorum. Belki bu süre biraz daha uzayabilir. Ama yaz(a)madığım sürede blogla oynadım biraz. Bu kaçıncı blogun tasarımını değiştirmeye niyetlenişimdi hatırlamıyorum ama bu sefer gerçeğe dönüştü :)
Bahar geldi diye arka plan yeşillendi :) Ama ara sıra arka planı değiştirmeyi düşünüyorum. Aslında yapmayı istediğim bir kaç şey daha vardı ama bu değişim işini uzattığım takdirde bunu yapmaktan da vazgeçeceğimi bildiğimden onları iptal ettim. Blogun yeni şeklini beğenirsiniz umarım.
Bu arada Blog Ödülleri'nden haberdarsınızdır herhalde. Değilseniz bile girip bir bakın bence. Hatta bakarken çabucak üye olup bana oy bile verebilirsiniz :)
Benden şimdilik bu kadar. Yazmayı istediğim çok şey var. Kısa zaman sonra tekrar eskisi gibi yazmaya başlarım herhalde.
Herkese şimdiden güzel bir hafta sonu diliyorum.
pazar akşamı ortaya karışık bir yazı
Bu aralar üzerimde bir isteksizlik ve garip bir sıkıntı var. Nedendir bil(e)miyorum. Gerçi geçen yıl Nisan ayında da az yazmışım. Sanırım doğum günümün de etkisiyle çok düşünüyorum her şeyi. Evet, 4 Nisan doğum günümdü. Hatırlayan, hatırlamayan, arayan, aramayan, e-mail gönderen, göndermeyen herkese teşekkürler. Nezaket icabı yazıyorum bunları elbette :P Hatırlayanlara kucak dolusu sevgiler :) Hatırlanmak güzel şey. Sevildiğimi biliyorum elbette :P Ama bunun hatırlatılması harika. Dün mesela taaa nerelerden bu yıl aldığım tek doğum günü hediyem geldi, çok mutlu oldum :))) Soulferrous harika bir kitap göndermiş bana, çok teşekkürler, iyi ki varsın :)

İstanbul'da Lale Festivali var :) Görüntü olarak çok hoşuma gidiyorlar. Ama bu lalelerin nasıl satın alındığını, neler yapıldığını düşünmeden, acabaları aklıma getirmeden de yapamıyorum. Su sorunumuz varken bu kadar lale ekmenin doğru bir şey olup olmadığını da düşünmek lazım. Neyse, karıştırmayalım şimdi bunları :)
Bu hafta sonu itiraf edeyim ki televizyon seyrettim :P
Dün akşam TRT 1'de "Altın Adımlar" isimli bir yarışma programı vardı. 13 hafta sürecek bir halk dansları yarışması. Büyük bir çoğunluk çocukluğunda haşır neşir olmuştur halk danslarıyla ama maalesef benim öyle bir anım yok. Neyse, blogunu da takip ettiğim sevgili Çilek Reçeli de bu yarışmada :) Dün akşam eve geldiğim esnada baktım. Üsküp oyunu oynayan bir grup vardı ben açtığımda ama o grup sizin grubunuz muydu, sen var mıydın tanıyamadım Saadet :)
Diğer yarışmaları da düşününce, hepsinden daha faydalı, kültürel zenginliğimizi ortaya koyan bir yarışma olmuş. Fırsat buldukça seyretmenizi tavsiye ederim, ben öyle yapacağım :) Bu arada eminim Saadet kendi blogunda daha detaylı yazacaktır yarışmayla ilgili, mutlaka takip edin ;)
Dün akşam ayrıca TRT 2'de sürgüne gönderilen hanedan üyeleriyle ilgili bir belgesel vardı. Çok ilginç geldi bana. Belgeselin sonuna doğru örneğin iki kişi Dolmabahçe sarayındaydı. Otuzlarının başında gösteren iki adam. Turist olarak gezdiğin sarayı dedelerinin yaptırdığını bilmek. Geçmişte büyükbabanın o sarayda büyüdüğünü, babanın çocukluk hatıralarının olduğunu bilmek. Çok ilginç gerçekten.
Hanedan üyeleriyle yapılan söyleşileri dinlediğimde büyük bir çoğunluğun nasıl bir vatan hasreti çektiğini gördüm. Bir kısmı elbette yaşadıkları yerlere iyice alışmışlardı. Özellikle hiç bu topraklarda yaşamamış olanlar yaşadıkları ülkeyi vatan olarak benimsemişlerdi doğal olarak. Yanlış hatırlamıyorsam 1952'de hanedanın bayanlarına yönelik bir af getirilmiş. Erkekler içinse ilk af 1974'te çıkarılmış. Bu aflardan önce hiç bir şekilde Türkiye'ye girememişler. Gerçi bir hanedan üyesi Amerikan askeri olduğundan bol bol gezmiş :) Ne garip dimi? Osmanlı soyundan gelip Amerikan askeri olmak. Bunu kınamak için yazmıyorum. Hayatın ironikliğini gösterdiği için yazıyorum sadece. Elbette bir şekilde yaşayacaklardı yeni vatanlarında. Büyük bir çoğunluğu Lübnan, Mısır, İngiltere, Fransa ve Amerika'ya gitmişler. Bir kısmı Türkçe konuşabilse bile aralarından çoğu Türkçe'yi unutmuşlardı. Fakirlik çekiyorlar, intihar ediyorlar bu sürgün zamanlarında.
İlginç bir anekdot daha. 1920'lerde Doğu Asya'ya hakim olmak isteyen Japonya, Doğu Türkistan'da kurmayı istediği devletin başına bir Osmanlı Şehzadesini oturtmaya karar vermişti. Bunun için de kinci Abdülhamid’in büyük oğlu Selim Efendi’nin çocuğu Şehzade Abdülkerim Efendi’yi seçmişlerdi. Japonya'ya giden Abdülkerim Efendi bir süre sonra işler planlandığı şekilde gitmeyince her şeyi bırakıp ABD'ye geçiyor. New York'ta bir otel odasında ölü bulunuyor. İntihar ettiği söyleniyor. Hatta belgeselde ölümünden bir sonraki gün New York Times gazetesinde çıkan haberi de gösterdiler. "Şehrimize gelen Türk Prensi yaşadığı aşk nedeniyle ailesinin adını lekelediği için intihar etti. Emniyet müdürüne yazdığı mektupta..." diye devam eden bir haberdi. İntihar eden birisi ne diye emniyet müdürüne mektup yazsın? Japonlar, Ruslar ya da Amerikalılar kendilerince nedenle öldürdüler büyük olasılıkla. Çünkü olayla ilgilenen dedektifin raporunda intihardan ya da mektuptan bahsedilmemiş olmasına rağmen bir gün sonraki gazetede böyle bir haber çıkmış.
Bir de şunu farkettim kanallar arasında gezinirken. Bir sürü dini kanal var. Hem de bir sürü. İnsanlar doğru yolu buluyorlar sanırım, bir ben bulamadım :P Ama beni içlerinde en çok eğlendiren, en çok güldüren bir taneydi. Gerçi dini bir kanalın böyle bir işlevi olması tartışılabilinir :P Neyse, şimdi kanalın adını unuttum ama siyahların olduğu bir dini kanaldı. İnsan bu kadar mı neşeli olur dini bir şeyleri anlatırken :) Sürekli olarak müzik, sürekli olarak kahkahalar, sürekli olarak gülümseyen, dans eden insanlar. Kilisede bile olsa bu insanlar eğlenmeyi iyi biliyorlar :)) Neyse, bu konuları pek girmeyelim. Aslında bununla ilintili bazı konularda da yazacaklarım var ama belki sonra. Siyasi gündemle de ilgili söyleceklerim var elbette HÜP genel başlanı olarak :P
Müzik kanallarına bakarken sanırım bir İtalyan müzik kanalında denk geldim bu şarkıya. Haftayı bu şarkıyla bitirip, yeni haftaya bu şarkıyla başlayalım. Allan duygusalı olarak bana yakışan bu şarkıyı herkese armağan ediyorum :))
Herkes için güzel bir hafta olması dileğiyle :)
Sevgilerimle,
u:
Oyuna devam...

Hayat, tıpkı bir oyun gibi. Sürekli oynamaya devam ettiğimiz bir oyun. Temel kurallar asla değişmiyor. Oyunun başında farkına varmadan biz seçiyoruz ve farkında olmadan devam ettiriyoruz oyunu. Bazı küçük değişiklikler oluyor oyunun kurallarında o kadar. Kurallara isyan ettiğinizde diskalifiye oluyorsunuz :) İnsanlar, ön yargılar sizi diskalifiye ediyor.
Neyse, kafaları karıştırmaya, kafamı karıştırmaya, çok düşünmeye gerek yok, oyuna devam.
Doğum günü çocuğu olarak sevdiğim bir Ahmet Telli şiirini de eklemek istiyorum.
Kentin bulanık göğünde
Dumanlı bir uğultu
Uzayıp dururken sokaklarda
Ürküttü bütün kuşları da
Öfkeyi kollayarak sakin
Kalabilmenin zamanıdır
Biliriz ki bizimledir doğanın
Ve sevdanın gülümseyen sevinci
Ve onlar sahip çıkacaktır bize
Biz ki acılarla olgunlaştık
Biliriz kederi, kahrı ve zulmü
Aşkı ve hicranı da biliriz
Nice onmaz denilen yarayı
Acılarla sargılamadık mı
Ve ölesiye bağlıyızdır
Sevdamızı paylaşan
Uzak ve yakın dostlara
Ki ahde vefa denilen şey
Bizimle girmiştir kitaplara
Ama neler getireceğini yarının
Ve neler alacağını bizden
Hesaplamanın zamanıdır
Bel bağlayamayız çünkü
Feleğin ve zalimin insafına
pazar akşamı
Cuma gününden başlamak lazım anlatmaya aslında. Öğleden sonra yoğun saatler geçirdik. Çok büyük olabilecek bir sorun bir kaç saat içinde halloldu. Bir an sabahlayacağımızı düşündüğümden tiyatroya gidemeyeceğim için üzülmüştüm ama gittim :)
Evet, cuma akşamı AKM Oda Tiyatrosu'nda "Savaş İkinci Perdede Çıkacak" adlı oyunu seyrettim. Oyun, Çek oyun yazarı Oldrich Danek'e ait. Tiyatro oyuncusu Vladimir Bendl'ın hayat hikayesi diyebiliriz oyun için. Yaşamının son günlerinde hastane odasında başlıyor ve ilk yıllarına dönüyoruz Bendl'ın. Babasıylayken panayırlarda soytarıların, seyyar satıcıların arasında oyuncu olmaya karar veren bir genç. Tiyatroyu yaşam kaynağı haline getiren bir insan. Tiyatro aşkına sevdiği kadından ayrılmayı göze alan, yoldaşlarını ihbar etmekten kaçınmayan, vatana ihanetten yargılanan, gestapoyla işbirliği yapan bir oyuncu. Bendl'ın yaptıklarına bu şekilde duyunca insan tepki gösterebiliyor ama oyunun bütününe bakınca insan ister istemez bir anlayış duyuyor bu yaptıklarına. Yine de şu soruyu sormadan edemiyorum kendime. Tiyatro, sinema, para, şöhret, başarı, din, bilim vs..vs... her ne olursa olsun, insanın hayatına böyle bir odak noktası yerleştirirseniz, onu çıkardığınız zaman geriye ne kalır peki? Koca bir hiç! İnsan hayatını değerli, anlamlı, yaşanır kılan şey sevgidir. Sevdiklerimizdir, bizi sevenlerdir. Gerisi sadece ayrıntı.
Oyunda müzikler gerçekten çok güzeldi. Özellikle Bendl karakterini canlandıran Hakan Meriçliler'in performansını çok beğendim ben. Eğer izlemediyseniz bu oyunu izlemenizi tavsiye ederim ;)
Neyse, bu cuma akşamı oluyor. Cumartesi akşamıysa yatak odası takımı kurmak konusunda fikir sahibi oldum. Sadece teoride değil pratikte de. Üç saatlik çabaya, bir usta ve üç adama rağmen dolap kapaklarının hizalanmamak konusunda ne kadar inat edebileceği, yatağı kurarken fazla parça artabileceği gibi detayları öğrendim :) Kardeşim ne gerek var yatak odası takımına falan? Yer yatağı en güzeli :P
Gecede pek uyuyamadım zaten nedendir bilmem. Biraz bilgisayar başında, biraz kitap okuyarak, biraz müzik dinleyerek saati üç yaptım. Sonra yatağa uzanıp müzik dinlerken uyurum ben kesin dedim ama bir baktım saat dört buçuk olmuş :) En son baktığımda beşti ve ben hala uyanıktım. O saatten sonra kaçta uyudum bilmiyorum ama sabah erken kalktım. Ve şu an uykum var biraz(cık) :))
Dilerim bu hafta herkese güzellikler getirir, sevgilerimle.
ps. Bir de şarkı eklemek istiyorum bu yazıya rahmetli Barış Manço'dan.
kimi tatlı peşinde, kimininse tuzu yok
para pula, ihtişama aldanıp kanma dostum
içi boş insanların bu dünyada yeri yok
Alfabemiz :)

Moonsun beni mimlemiş, harflerin neler çağrıştırdığını yazmalıyım :))
A - Aşk tabiki :)
B - Balıkesir. Gitmesem de görmesem de İstanbul'luyum lafını kabul ettiremediğim ve illaki memleketimi öğrenmek isteyenlere söylediğim güzel şehir :)
C - Ceviz geldi aklıma ilk. Ne alaka yaaa :P
Ç - Çikolataaaaa :)))
D - Dünyamız! Savaşlardan, yıkımlardan önce kirlettiğimiz dünyamız intikamını alacak bizden çok acı şekilde.
E - Eylül... Hem bu ismi çok seviyorum, hem de bu mevsimi ;)
F - F klavye geldi ilk aklıma :))
G - Gülümseme. İnsanı ne kadar da mutlu eder içten bir gülümseyiş :)
Ğ - Bebekler, küçük çocuklar geliyor bu harfte aklıma :)
H - Hastalık. Sağlıklıyken sağlığımızın kıymetini bilmeliyiz!
I - Işık. Tüm karanlıkları yok edecek bir ışık olsun. Ve bir şiir geliyor aklıma Özdemir Asaf'tan.
Sen yoksan, biliyorum, sen bende yokuz..
Ve de gözlerimizde bir o ışık.. ki..
O yoksa, biliyorum, biz bizde yokuz.
İ - İstanbul elbette :))
J - Jandarma. Candarma da diyebilirsiniz :P
K - Kitaplar... Her kitapçıya yolum düştüğünde ve okuyamadığım binlerce kitabı gördüğümde hayıflanıyorum ne kadar az okuduğum için kendi kendime.
L - Lavaş geldi aklıma, acıktım mı ne :P
M - Meg Ryan :))
N - Nevet, nayır, nolamaz :P Eski Türk filmleri :))
O - Ordinary Day - Dolores O'Riordian geldi aklıma. Ne zamandır dinlemedim ne Dolores'i ne de The Cranberries'i.
Ö - Öksürük. Bu aralar bol bol öksürdüğümden olsa gerek :)
P - Para, para, para :P
R - Rüzgâr... Bana esmeyi anlat, esip geçmeyi anlat :)
S - Sözler... Verilen sözler, uçup giden sözler, söylen(e)memiş sözler...
Ş - Şınanayda yavrum şına şınanay :)))
T - Tolstoy. Çok severim okumasını.
U - Umut dünyası bu dünya, herkes kendi dünyasında, herkes kendi hülyasında :))
Ü - Ümit'inizi yitirmeyin :P
V - Vallahi aklıma bişey gelmedi :)))
Y - Yağmur... yağmuuur... geri verecek buharlaşan sevgimizi... yağmur... yağmuuur... sessizce silecek kibirimizi...
Z - Zaman = Hayat.
Sonunda bitti yaaa :)))
Ben de Yeşim 'i mimliyorum ;)
hafta sonu
Uzun zamandır İstanbul'dan uzaklaşmamıştım. Çok iyi geldi bu hasretlik her ikimiz için de :) Harika bir hafta sonu geçirdim, biraz yorgunum o kadar. Bu yorgunluktan kurtulmak için erkenden uyumaya niyetliyim ;)
Yokluğumda mimlenmişim :)) Üzerinde düşünmek için değil (ilk aklıma gelenleri yazacağım çünkü :) ama yazmak için vakte ihtiyaç var, bu yorgunlukla düzgün şeyler yazamam sanırım ama en kısa zamanda yazacağım. Yazarken eğleneceğime de eminim :)
Bu arada dart konusunda ne kadar yetenekli olduğum yukarıda görülüyor :)) Korkmayın yayalara kapalı bir mekanda oynadım ve kimse zarar görmedi :P
Sevginin kabugunu bilmeyenler
lutfen biraz sussunlar :)
* * *
seninle yaşamak hiç kolay değil
yaşayamamak gibi
sana dokundukça duyduklarım
tutkularım ve suçlarım
bırak gün doğsun ve gün batsın
korkanlar hiç gelmesin
sevginin kabuğunu bilmeyenler
lütfen biraz sussunlar
bütün sokaklarım sana doğru
bütün sokaklarım
bana hep kendin gibi göründün
hiç oynamadık sanki
zamanı delmiş kişilere soyunmuşuz
bu bir dans değil mi
bırak gün doğsun ve gün batsın
korkanlar hiç gelmesin
sevginin kabuğunu duymayanlar
lütfen biraz dinlesinler
bütün sokaklarım sana doğru
bütün sokaklarım
kafam eşyasız boş oda gibi
duvarlardan sesim dökülür
pencelerimi daha henüz açtım
dışarıdan kimin sesi gelir
bırak gün doğsun ve gün batsın
korkanlar hiç gelmesin
sevginin kabuğunu bilmeyenler
lütfen biraz sussunlar
bütün sokaklarım sana doğru
bütün sokaklarım
Pazar Yazısı
Bir ay önceki İstiklal Caddesi. Bir de bugünkü halini düşünün :) Bir ayda yaz mevsimine geçtik neredeyse :))
Bugün gazeteleri okurken Emre Aköz'ün yazısında bahsettiği 55 kelimeyi geçmeyen öykülere takıldı aklım. Acaba ben nasıl bir şey yazardım diye düşündüm bir an ve spontane bir şeyler karaladım:
Taşlarla çevreli, çok güzel ağaçların olduğu bir yere gitmişlerdi ama babası yoktu. Annesine "Babam nerede?" diye sordu. Kadın ağlamamak için zorlarken kendini "Uzaklarda." dedi. Belki küçüktü ama hissetmişti. Oyuncağını kaybetmiş yüz ifadesiyle ve mırıldanarak "Bir daha gelmeyecek mi?" dedi ve kadın ağlamaya başladı. Babasının artık gelmeyeceğini ona anlatamazdı ki. Sıkıca sarıldı ve ağladı.
Ve şimdi sizlerin 55 kelimeyi geçmeyecek öykülerinizi okumak istiyorum :)
Tunç, Crick, Figen, Moounsun, Anıl, Mahallenin Delisi, Buket, Safa, Volkan, Persona, Esin ve İlknur'u mimliyorum ;)
Bir insanın yaşamında hakkaniyet anlamını kaybederse, zamanla o insanın yaşamındaki her şey anlamını kaybeder.
Korku Kültürü Niçin 'Mış Gibi' Yaşıyoruz? / Sf.154
Seni soluyorum.
Yokluğumla avutuyorum seni.
Işığın kardeşliğiyle
uyuşturuyorum seni.
Yıkımın kalıntılarıyla
emziriyorum seni.
Gökyüzü, göçebe bir yıldız
iğneliyor göğsüme. Bir tanık
gibi görüyorum rüzgârı,
uzaklarda
meşelerin labirentinde kaybolmuş,
bir kule gibi yükselen gece.
Acının eşiğinde
işkence ediyorum sana.
Gücünü sağıyorum.
Sana meydan okuyorum,
Sana tapıyorum
hiçliğe tapar gibi,
hiç kimseye.
Çaresiz ve en sert
ardılına dönüşüyorum senin.
Eski Gölgeler - Paul Auster
* * *
Herkes için güzel bir hafta olması dileğiyle :)
Boya badana :)
Bu işler bana göre değil(miş) mirim :) Gerçi ben bişey yaptım sayılmaz. Ama bu bile yetti bana. Anladım ki evlenmek zor iş :) Fatih'in düğünü yaklaştıkça bu konuda daha çok yazacağım kesin. Ev bile tuttu, boyası badanası itina ile yapıldı. İnşallah güzel günler geçirecekler evlerinde.
Yazacak o kadar çok şey var ki. Almodóvar filmleri var, arka arkaya izlenen üç film. Okunan kitaplar var, daha başka izlenen filmler var. Bunu da yazmalıyım diyerek alınan notlar, karalanan taslaklar var. Bugünden bile yazılacak detaylar var ama yazacak halim yok :)
Herkese iyi geceler ve şimdiden iyi pazarlar.
Bu şarkı benden bana...
73ncü gün
2008 yılının 73ncü günündeyiz. Geriye 292 gün kaldı. Eminim bu 73 gün gibi geriye kalan günler de çok çabuk şekilde geçecek. Zaman dediğimiz şey zaten hayatın ta kendisi. Zaman çabuk geçiyor ve siz bir şeyleri kaçırdığınızı düşünüyorsanız, durup düşünün ve daha dolu dolu geçirmeye çalışın zamanınızı/hayatınızı.
Sabah Mutlu Kum Taneleri'nin şu yazısını görünce gülümsedim, hasta olmamak adına :P Ben de farklı bir görselle farklı bir şekilde koyuyorum kendi bloguma. Hasta olmamak adına uygulamamız lazım mutlaka :)

Dr.Drauzio Varella ne güzel söylemiş değil mi?
Sonra Fikir Atölyesi'nde Tunç'un, Pazarlama Dünyası'ndan Mustafa Duran'ın kendisiyle yaptığı söyleşiyi yayınladığı yazısında "İnovatif bir şirket ve inovatif bir insan olmak için neler yapmak gerek?" sorusuna verdiği yanıtı çok sevdim. Sizlerle de paylaşmak istiyorum burada.
Olandan rahatsız olmak, sorgulamak.
Bir şeyleri değiştirmek istemek,
risk almaktan muazzam bir keyif duymak.
Bu değişim için önce kendine inanmak,
sonra da bol öğrenme tutkusu..
Harekete geçmek için de disiplinli, azimli
ve planlı çalışma. Sabahlara kadar…
Söyleşinin tamamını bu linke tıklayarak okuyabilirsiniz.
sevgiler, selamlar :)
ps. Yazmadan olmayacak! Outlook 2007'de HTML render ayarlarını değiştirdiği için Microsoft'ta konuyla ilgili herkese en derin sevgilerimi gönderiyorum. Gerçi sabahtan beri gönderiyorum :P Bir yazıda okuduğum gibi "Welcome to 1999." :))
7nci Geleneksel Türk Blog Yazarları Buluşması
7nci buluşmamızı da gerçekleştirdik bugün :)
Bence güzel bir buluşma oldu. Son iki buluşmada olduğu gibi Taxim Hill Hotel'in toplantı salonunda değil, daha öncekilerde olduğu gibi Taksimoda Cafe'de toplandık. Çok büyük bir topluluk olmadı belki ama güzel bir topluluk oldu. 15-20 kişi arası bir katılım oldu bu buluşmaya. Son hafta birkaç gün önce duyurduğumuzu, üyelere toplu e-mail gönderemediğimizi, herhangi bir sunum, özel bir konu olmadığını vs. düşünecek olursak katılım gene de güzeldi. Güzel olmayan cafedeki garsonun garip tavırlarıydı, neyse tatsız bir detay o kadar. Önümüzdeki ay daha güzel bir buluşmada buluşmak dileğiyle ;)
Toplantıların resmi fotoğrafçısı olmaya aday Ömer Enis bol bol fotoğraf çekti :) Sanırım ning'te bunları yayınlayacaktır kendi fotoğrafları arasında, oradan bakabilirsiniz.
Eray, Bloglama ve Blog Ödülleri hakkında bilgilendirdi, bu konularda konuştuk. Bu toplantıya Eda 'da geldi, özlemişim :) Eda Suner ve Ömer Suner'den bahsediyorum. Volkan da geldi. Mustafa, Fikret, Yavuz, İlyas abi, Fatih, Selçuk vardı. Ki bu ekiple toplantı sonrası bişeyler yiyerek çok güzel bir muhabbet yaptık yaklaşık bir saat kadar. Burak katıldı toplantıya, öğrenci olmasına rağmen o kadar yoldan geldi gene. İstanbul'daki blog yazarları da onun gibi davransa keşke. Web Soldier'da toplantıya katılanlar arasındaydı. İsmini unuttuğumdan yazamıyorum, kusura bakma lütfen.
İsmini buraya yazmayı unuttuğum diğer arkadaşlar da kusura bakmasınlar lütfen, isterlerse yorumlarıyla katkıda bulunabilirler :)
Orhan Güvenen & Nano Teknoloji
Dün Web Seminerleri'ndeydim, Cuma akşamı ise TSEV'in düzenlediği bir seminerde. Biraz geç olacak ama yazmazsam da olmayacak.
Büyük bir hevesle gittiğim söylenemezdi itiraf etmek gerekirse. Seminerin konusu "İstatistik, Ölçme Teknikleri, Bilgi Sistemleri ve Karar Sistemleri Etkileşimi" olarak görünüyordu. Ve o kadar da ilgimi çeken bir konu olacağını düşünmüyordum. TSEV'e gidip etraftaki takım elbiseli, gayet resmi topluluğu görünce bir sürü formülün konuşulacağı bir seminer olacağını düşünmüştüm. Saat 18:00 olup, Prof.Dr.Orhan Güvenen konuşmaya başladıktan sonra bu fikrim tamamen değişti. Kendisini bu seminer vasıtasıyla tanıdığım ve dinlediğim için kendimi şanslı sayıyorum. Gazetelerde, televizyonlarda ismini duymuşumdur, köşe yazılarında ismini okumuşumdur belki çeşitli şekillerde ama konuşmasını dinlemeden ne denli değerli bir insan olduğunu anlayamazdım sanırım.
18:00-20:00 arası olan semineri boyunca tarih, siyaset, dünyadaki güç dengeleri ve hayatı boyunca yaşadıklarından anekdotlarla dolu harika bir konuşma yaptı. Yarım saatte uzadı konuşması ve sanırım imkan olsa sabaha kadar konuşabilirdi kendi deyimiyle :)
Bundan tam 20 yıl önce bir kamu görevlisi olarak dönemin siyasilerine uzaktan takip yani uydu teknolojileri konusunda atılım yapmak için elinden geleni yapan ama sözlerini dinletemeyen bir bilim adamı. Zülfü Livaneli'nin zamanında kendisi hakkında yazdığı yazıda dediği gibi "Osmanlı'da da Cumhuriyet döneminde de Türkiye'nin bir "değerli insan yok etme" sorunu var. Mustafa Kemal dönemi hariç hep böyle sürüp gitti bu."
Konuşmasında o kadar çok şey aktardı ki burada hepsini sizlerle paylaşmayı istesem de hafızamın beni yanıltmasından ve sizleri yanıltmaktan kortuğumdan size kendisiyle yapılmış şu röportajın linkini veriyorum. Hocamızın dediği gibi “Bugüne kadar tüm sanayi devrimlerini ya atladık ya da çok geciktik. Bu seferde atlarsak çok tatsız olacak. Çünkü Nano teknoloji tüm bunların üstünde ve her şeyi dönüştürecek en yeni ve en stratejik bilim alanıdır."
Türkiye'de 17 yıl önce nano teknoloji mikroskopu yapıldığını ve halen 4,000 dolara maledilen mikroskopun 140,000 dolara yurtdışında Massachusetts Institute of Technology, Tokyo University of Technology gibi üniversitelere, Toshiba, Hitachi gibi firmalara satıldığını biliyor muydunuz? Ben ilk defa öğrendim. Eğer imkan sağlanırsa bu ülkedeki bilim insanlarının yurtdışındaki meslektaşlarından çok daha iyi işler yapacağına inanıyorum ben. Ve tersine beyin göçüyle, yurtdışına gitmiş bilim insanlarımızın büyük bölümünün ülkelerine seve seve döneceklerine de inanıyorum.
Bedava kömür dağıtmak için 1,000,000,000 YTL harcayan iktidar nano teknoloji konusunda üniversitelerimize, bilim insanlarımıza, bu konuda araştırma yapan firma ve kurumlara da dilerim gerekli desteği sağlar. Bu konuda hepimiz elimizden gelen desteği sağlamalıyız diye düşünüyorum. Bu konunun öneminin anlaşılması için bir web sitesi, bir blog vs. açmak, bürokratları, askerleri, siyasileri ve halkı bilinçlendirmek, gerekli desteği sağlamak lazım.
Web Seminerleri
Yoğun ve güzel bir gün oldu bugün. Web Seminerleri vardı oraya gittim. Yavaş yavaş burayı bir teknoloji bloguna çevireceğim :P
Yok canım mümkün değil öyle bir şey :) Yalnız şöyle bir durum var. Bu seminerler her ayın ilk cumartesi günü yapılıyor İTÜ Maçka Kampüsü'ndeki Sosyal Tesisler'de. Ve ben iki aydır ilk oturumu kaçırıyorum :) İlk oturum saat 12:00'de başlıyor ve ben geç kalıyorum. Hadi geçen ay geç uyandım itiraf ediyorum :) Ama bu sefer sabah 07:30'da uyandım. Makyaj falan ancak hazırlanıyorum :P Uyanır uyanmaz kitabımı bitirdim, sonra yatakta biraz da müzik dinledim. Erkenden kalktım, kahvaltımı yaptım. Biraz bilgisayar başında vakit geçireyim derken saat oldu on. Sonra berbere gideceğim aklıma geldi. Oraya da uğrayıp oyalanınca yetişemeyeceğimi anlayıp gümüş atölyesine uğradım.
Bu arada bir sene önceydi sanırım. Bindiğim bir minibüste KarmaTurka dinleyen şoförden bahsetmiştim. Benzeri bir olay bindiğim takside yaşadım. Ben taksiye binerken Türk Sanat Müziği çalıyordu radyoda ve daha radyo frekansına bakmadan KarmaTurka dinlediğini anlamıştım. Ben binince şoför radyonun sesini kıstı. O sırada da telsizinden birileri bişeyler söylüyordu, ben de herhalde onunla alakalı diye düşündüm. Ama baktım açmıyor sesini "Biraz sesini açar mısınız?" diye sordum, "Rahatsız olmayın diye kıstım." dedi. Bu şekilde başladık konuşmaya. Aslında bu şekilde diyalogları çok fazla sevmem. Genelde dinlemeyi tercih ederim. Ama bu taksi şoförü gayet efendi, şık giyimli, tipinden ve konuşmasından Balkan göçmeni olduğu belli olan birisiydi, güzel de bir sohbet oldu. Zaten öyle uzun mesafe değildi gideceğim yer. Trafikte yaşananlar, evli misin diye başlayan konuşmalarla geçen bir sohbet oluyordu ki biz konuşurken Yıldırım Gürses hicaz makamı bir besteyi söylemeye başlayınca şoför duygulandı. Zamanında gittikleri bir camide karşılaşmışlar kendisiyle ve bizim bir derneğimiz var, bir gün gelir misiniz diye sormuşlar. O da adresini almış, gelirim elbette demiş. Günlerden bir gün çıkagelmiş derneğe habersiz. "Görsen Mercedes'inden bir indi, bir de baktık Yıldırım Gürses. Dernekte toplasan 4-5 kişiyiz. Oturduk, çay kahve ikram ettik, o sırada aradım arkadaşları. Gene 50 kişi falan toplandık. Ne güzel sohbet etti, ne güzel şarkılar söyledi bize bir görsen. Adam kalkıp Bayrampaşa'da derneğimize geldi, giderken de bize teşekkür etti. O gün bugündür Fatiha eksik etmem ne zaman sesini duysam." diye anlattı taksici abimiz.
Ben bu blogu teknoloji bloguna ömrü billah çevir(e)mem arkadaş :))
Neyse, seminerler güzeldi. İlkine yetişemesem de ikinci oturumda mobil internet konusundan bahsedildi. Üçüncü oturumda Webrazzi'den tanıdığımız Arda Kutsal Web 2.0 girişimleri ve Internet yatırımları konulu bir sunum yaptı ki, bence güzel oldu. Ki herkes böyle düşünmüş olmalı ki normalde 45 dakika kadar süren oturum 1 saat 45 dakikaya uzadı :) Detaylarını başkaları yazar zaten, benim yazmama gerek yok :)
Oradan çıkınca da Taksim Anıt Büfe'de waffle yiyerek bloglar hakkında hoş bir sohbet gerçekleştirdik. Ve bugünü de bitirmiş olduk bu şekilde ;)
Bizler daha Mart ayından ısınan havayla yaza hazırlansak bile ismini zikretmişken Yıldırım Gürses'ten bir Sonbahar Rüzgarını dinleyelim ;)
İstanbul Kitapçısı
İstiklal Caddesi'ndeki kitapçıları sayın desem nereleri sayarsınız? Acaba İstanbul Kitapçısını da dahil eder misiniz saydıklarınız arasına? Dürüst olmak gerekirse ben etmeyebilirdim kısa süre öncesine kadar. Çölde vaha gibi bir kitapçı İstanbul Kitapçısı aslında, İstanbul hakkında bir şeyler öğrenmek istediğinizde. En azından bana öyle geliyor. Büyük bir mekan değil ama güzel bir mekan. İstanbul Büyükşehir Belediyesi ibaresi bana hep itici geldiğinden, içeride belediyenin yayınladığı kitap, broşür vs. şeylerin dışında bir şey bulun(a)mayacağını düşündüğümden olsa gerek içine adım atmamıştım. Geçende girince çıkmam yaklaşık bir saat sürdü :) İstanbul'la ilgili binin üzerinde çeşitli eseri bulabilirsiniz kitapçıda. Romanlar, çocuklara yönelik kitaplar, tarihi araştırmalar, semtlerle ilgili kitaplar vs. Bunların dışında kitap ayraçları, magnetler, çeşitli süs eşyaları vs. de var. Bir kitabı elime alıp, İstanbul'un 50-60 yıl önceki bir fotoğrafına bakmak ya da bir yazarın yaşadığı dönemin İstanbul'unu tasvir ettiği cümleleri okumak ilginç oluyor. Hiç belirli bir konuyu araştırmak amacıyla girmedim içeri ama dediğim gibi İstanbul hakkında bir şeyler arıyorsanız bence ilk bakmanız gereken yer burası olmalı. Bugün de uğradım. Ben içeriye girdikten sonra caddede birileri yürüyüş yapmaya başladı. Kitapçının önünden geçerken sesleri iyice yükselince içeride bulunan az sayıdaki müşteri ve personel kapıya yöneldi ama ben hiç bu yürüyüşü falan umursamadan içerideki Türk Sanat Müziğini dinlemeye, kitap ayracı seçmeye çalışmaya (kararsızlığım burada da kendini gösteriyor), kitapların sayfalarında eski dünyaları yeniden keşfetmeye devam ettim. Şimdi gördüm, bir de internet sitesi var. Yalnız siteyi pek beğenmedim, güncel gibi de gelmedi bana. En güzeli yolunuz düştüğünde uğrayıp bir bakın kitaplara ;)
Sonrasında Megavizyon'a gidip biraz da orada baktım kitaplara. Cevaplar Kitabı'nın "Mutlaka başarılı olacaksın." cevabıyla mutlu oldum :P Oradan çıkıp ıslak hamburger yemeğe gittim :))
Güzel 1 insanla telefonda konuştum. Pek bir dertliydi. Afrupa sevdası başına ne işler açtı :P Umarım kısa sürede her şey daha güzel olur onun için ;)
Uzaklık-yakınlık kavramları o kadar göreceli ki. En yakınımızdaki insanlar bazen bizlere en uzak insanlar olabiliyorlar. Ya da tam tersi aranızda binlerce kilometre olan insanlar çok yakın. Neyse, bu konuya girmeyelim. Bunları düşündüm çünkü, Londra'daki bir arkadaşımı merak edip telefonda konuşup onunla dertlenirken, Miami'den çoook güzel bir kart aldım, mutlu oldum :))) Küçük ama çoook güzel bir karta ne kadar çok şey sığdırabiliyormuş meğer insan :D Çoook teşekkürler ;)
Bir haftayı daha bitirdik, umarım yeni hafta herkese güzellikler getirir. Yarınınız bugünden daha güzel, daha verimli olsun.
Sevgilerimle,
u:
yalnız kalsın yalnızlıklar
sahillere dalgalar,
dalgalara rüzgarlar,
rüzgarlara bulutlar muhtaç.
bulutlara yağmurlar,
yağmurlara topraklar,
topraklara ağaçlar muhtaç.
ağaçlara çiçekler,
çiçeklere mevsimler,
mevsimlere zamanlar muhtaç.
* * *
yine de sen bilirsin.
* * *
herkese iyi geceler, iyi pazarlar :)
sevgilerimle,
u:
tea sugar at dream
Son zamanlarda pek yaz(a)madım. Aslında yazmayı istediğim çok şey var, kafamda düşünceler dolanıp duruyor ama ifade etmekte güçlük çekiyorum. Bir kısmını da sanırım burada yazmayı istemiyorum. Çok fazla gizlim saklım yok. Hiç yok diyemem, dersem yalan olur. Hepimizin gizlisi saklısı var ne de olsa. Olduğu gibi görünen, göründüğü gibi olan bir insanım ama her şeyi de paylaşmak olmuyor :)
Elimde aldığım ama okuyamadığım kitaplar vardı. Ve bu kitaplar bitene kadar başka kitap almayacak, okumayacaktım. Bu kuralı önce Stephen King'in "Yazma Sanatı" için bozdum. Bugün de sevdiğim başka bir yazarın kitabını aldım, dayanamadım :) Kısa sürede okuyacağıma eminim. O zamana kadar merakla bekleyin :P
Şu an neden bilmiyorum başım ağrıyor. Başağrılarımın acaba gözlerimle bir alakası olabilir mi? Bunca yıldır bilgisayar kullanıyorum, belki de yakında bir göz doktoruna gitmeliyim ama bunu yapacağımı sanmıyorum :) Gözlerimde herhangi bir sorun hissetmiyorum, görme yeteneğim gayet yerinde.
Son dönemdeki türban tartışmasıyla ilgili yazayım dediğim çok oldu ama yazmadım. Olay öyle bir noktaya geldi ki, tıpkı rakip takımların fanatik taraftarına döndü karşıt görüşteki insanlar. Ne yazarsam yazayım, ne kimsenin düşüncesini ne de olayların akışını değiştiremeyeceğimi bildiğimden bu nefretle beslenen kavgayı dışarıdan izlemek en güzeli oldu. Sonuçta Tayyip Erdoğan çıkıp bizleri en kalbi duygularıyla selamlamaya devam edecek, ahlaksızlığını aldığımız insanlarla görüşmeye de. Deniz Baykal meclis kürsüsünden fetva verir gibi konuşmaya, eleştirdiği Başbakan gibi din üzerinden siyaset yapmaya. Ve birileri laiklik, birileri de müslümanlık elden gidiyor diye birbirini yemeye.
Yazıma kaldığı yerden devam edeyim. Bir yemek molası vermiştim :)
"Var mısın Yok musun?" diye bir yarışma var, duymuşsunuzdur bir şekilde. Ben hiç özel olarak izlemedim. Bir kaç kez bazı köşe yazarlarının yarışmayla ilgili yazdıklarını okudum ve bir kez haberlerde gördüm o kadar. Çok saçma geliyor bana bu yarışma. "Kim 500 milyar ister" diye bir yarışma vardı biliyorsunuz. Şimdi 1 milyon olarak revize etmişler ve tekrar yayına almışlar. O yarışma daha cazip geliyor bana. En azından içinde bilgi var. Diğer yarışmadaysa sadece kutu açıyorsun. Eskiden de kutular açarlardı pazar günü eğlence programlarında. Mesela rahmetli Cenk Koray "Kutunuzu açıyorum." derdi :) Ama bu yarışma gibi insanların maddi sorunları bir reyting aracı olarak kullanılmazdı eskiden.
Şimdilik bu kadar yazabiliyorum, en iyisi gidip kendime bir kahve yapıp kitabımı bir an önce okuyup bitirmek. Gerçi güzel bir film de izleyebilirim. Cumartesi gecesi ateşi dedikleri bu olsa gerek :P
Yazının başlığının yazdıklarınla ne alakası var diye düşünebilirsiniz haklı olarak. Hiç bir alakası yok :) Yazı başlığı bugün Çiğdem'deki pratik Türkçe dersinden alıntıdır :P
