Günlüğüm - Anasayfa RSS ile kolayca takip edin ;) Aklınıza gelen neyse benimle paylaşın :)
Günlüğüm - Anasayfa
Türk Blog Yazarları
kitap etiketine sahip yazılar gösteriliyor. Tüm yazıları göster
kitap etiketine sahip yazılar gösteriliyor. Tüm yazıları göster

Empati

Arka kapaktan:

Yaşamınızın kontrolü sizde değil! Öyle olduğunu düşünebilirsiniz ama yanılıyorsunuz. Elbette ki kendi kararlarınızı kendiniz vermekte özgürsünüz. Bu kitabı kapatabilirsiniz. O sandalyede oturmaya devam edebilirsiniz. Ya da gözlerinizi oymak gibi çılgınca bir şey yapabilirsiniz. Ne isterseniz yapabilirsiniz. Ama sorun şurada: Ne isteyeceğinizi kontrol edemezsiniz. Her davranışınızı önceden belirleyen arzularınız ruhunuzun o kadar derinlerine işlemiştir ki, onlara dikkat bile etmezsiniz. Ve bu da sizi mükemmel bir köle yapar. Bu nedenle, hayatınızı yaşamaya devam edin. Ne isterseniz yapın. Sadece 'isteklerinizin' tümüyle sizin kontrolünüzde olmadığı gerçeği üzerine kafanızı çok fazla yormamaya çalışın. Edebiyat, bilim ve felsefe ruhunuza akacak, okudukça bağlanacak, bağlandıkça okuyacaksınız...

* * *

Pink Floyd'un "Animals" albümünün hangi romandan esinlendiğini biliyor musunuz? 405 ile 480 thz aralığının hangi rengi ifade ettiğini? Edison'un adiliklerini biliyor musunuz? Radyoyu kim icat etti? Fotonlar, elektromanyetik tayf, sinestezi, John Locke, deneycilik, Descartes, akılcılar... Elijah, Winter, Grimes, Laszlo, Dairan, Valentinus...

* * *

Olasılıksız'ı Megavizyon'da görüp daha ilk sayfasında yazılanlara göz attığımda bu romanı okumalıyım demiştim. Sağolsun Fatih hediye olarak almıştı bana kitabı :) Sonra gene bir gün Megavizyon'da 'Empati'yi görünce çok sevindim. 600 küsur sayfalık romanı çok kısa sürede büyük bir keyifle, hiç sıkılmadan okudum. Hatta 400 küsur sayfasını tek bir gecede hiç durmadan okudum :) 'Empati' ile ilgili size tavsiyem bir an önce alıp okumanız. Bir önceki romanı 'Olasılıksız'la ilgili yorumların olduğu bir sitede "bir kitap yazayım, best seller olsun, filme de çekilsin, para kazanayım zincirinin son halkasıdır. Bir ortalama Amerikalı okuru tatmin edecek her şey fazlasıyla vardır. Hatta kitap sırf bunlardan ibarettir. bu kitabı bir şeye benzetecek olursak en uygun şey 'patates cipsi'dir. kolay yenen, gereksiz, boş ve hatta zararlı..." şeklinde bir eleştiri gördüm geçende. Ben de 'ortalama Amerikalı okur' kategorisine mi giriyorum merak ettim. Adam Fawer'ın da yeni Tolstoy olmak gibi bir niyeti olduğunu sanmıyorum. Bu tip romanlar da gerekiyor ve 'gereksiz, boş ve hatta zararlı' olduğuna kesinlikle katılmıyorum. Bu tip yorumlara aldırış etmeyin.

* * *

1970 doğumlu Adam Fawer. İlk romanını bir yayınevine satana kadar daha önce hiç bir yerde profesyonel olarak yazmamış, sayılarla ve istatistikle arası iyi bir adam. 90'ların sonunda Stanford Business School'da MBA yaptıktan sonra About.com'da çalışmaya başlamış. Üç yılın sonunda COO (Chief Operating Officer - Uygulayıcı Genel Müdür denebilir.) olmuş. İstediği her şeye sahipmiş, gerçekten sevdiği bir iş dışında. Sonra bir gün en yakın arkadaşlarından birisinin kanser olduğunu öğrenmiş. Babasını da 49 yaşındayken kanser hastalığı nedeniyle kaybeden Adam hayatını babası gibi işinden nefret ederek geçirmek yerine işini bırakmaya karar vermiş. Küçük bir çocukken okuduğu, okuduğundan çok gözleriyle ilgili rahatsızlıkları nedeniyle geceleri dinlediği romanları yazanlar gibi yazar olmaya karar verip çocukluk hayalini gerçeğe dönüştürmüş birkaç yıl önce.

Osho'dan İlişkilerde Çözüm

Siz başlığa aldanmayın, yok çözümü bu işlerin :P

Osho'nun "Aşk / Özgürlük / Tekbaşınalık" adındaki kitabından bahsetmek istiyorum. Buradaki üçüncü madde konusunda oldukça başarılıyım, ikinci madde tartışmaya açık ve ilk madde en başarısız olduğum konu sanırım :) Bana mı öyle geliyor yoksa. Neyse, biz kitaptan bahsedecektik. Osho'yu seviyorum. Her söylediği olmasa bile söylediklerinin büyük çoğunluğuna katıldığımı ve katılmasam bile aykırı fikirlerinin ilgi çekici geldiğini söylemeliyim.

Ben anlatacağıma, bırakayım kitap anlatsın kendi cümleleriyle kendisini size.

Eğer çevrendeki herkes mutsuzsa sen mutlu olamazsın çünkü insan bir ada değildir. İnsan büyük bir kıtanın bir parçasıdır. Mutlu olmayı istiyorsan etrafındakilerin mutlu olmalarına yardımcı olman gerekiyor. O zaman -ve ancak o zaman- sen de mutlu olabilirsin.

* * *

Sevince benlik yokolur. Kendini severken benlik diye bir şey kalmaz. İşte bu bir paradoks: Kendine duyulan sevgi, egodan tamamen arınmış oluyor. Bu bencillik değil çünkü ışık olunca karanlık kalmıyor ve ne zaman sevgi olsa ego da kalmıyor. Aşk donmuş benliği eritiyor. Benlik bir buz kütlesi gibi, aşk da sabah güneşi.

* * *

Aşk acı veriyor çünkü mutluluk yolunu açıyor. Aşk acı veriyor çünkü değişime yol açıyor; aşk bir mutasyon. Her türlü değişim acı verir çünkü yeni uğruna eski geride bırakılır. Eski olan tanıdıktır, güvenlidir, korunaklıdır, yeni olan ise tamamen bir bilinmezdir.

* * *

Aşk acısı çekmek yaratıcıdır, seni daha üstün bir bilinç düzeyine taşır.

* * *

İlişki bir aynadır, ve aşk ne kadar safsa, aşk ne kadar yüceyse, ayna da o kadar iyi ve temiz olur. Ama böyle yüce bir aşk senden açık olmanı bekler. Zırhını çıkarman gerekir; bu acı verir. Devamlı tetikte olmaman gerekir. Durmadan hesap yapmayı bırakmalısın. Risk almalısın. Tehlike içinde yaşamalısın. Karşındaki seni incitebilir; kırılgan olunca korku olacaktır. Karşındaki seni reddebilir; aşık olunca bu korku olacaktır.

* * *

Çok az insan birdenbire kendini öldürür. Diğerleri yavaş bir intiharı seçiyor, zamanla ölüyorlar. Ama intihar eğilimi neredeyse evrensel hale geldi.

* * *

Yanlış yokuş aşağı, doğru ise yokuş yukarı gidiyor. Yokuş yukarı çıkmak zor ve zahmetli; ve yükseldikçe daha zorlaşıyor. Ama aşağı inmek çok kolay. Hiçbir şey yapman gerekmiyor, yerçekimi senin adına çalışıyor.

* * *

Özgürlük bir merdivendir. Bir ucu cehenneme, diğeri cennete uzanır. Aynı merdivendir; seçim senindir; yönü sen belirleyeceksin.

* * *

Gerçek müzik sessizlik ile ses arasındaki sentezdir. Bu sentez ne kadar başarılı olursa müzik de o kadar derin olur. Ses, sessizlik yaratır ve bu böyle sürer gider. Ses daha fazla müzik sevgisi, daha çok sessizlik kapasitesi yaratır. İyi müzik dinlerken içinde yüce duygular oluşur. Bütünleşirsin. Özüne dönersin. Yer ve gök birleşir, artık birbirinden ayrı değildirler. Bedenle ruh karşılaşıp birleşir, tek bir bütün olurlar.

Bunlar ve buraya yazamadığım daha pek çok katıldığım düşüncesi var. Daha fazla yazsaydım zaten kitabı buraya geçirmiş olacaktım :P Katılmadıklarım da var elbette ama onları yazmıyorum birisi hariç. Osho der ki:

... ben aile yerine herkesin dost olduğu bir komün görmek isterim... Bir komünde insanlar sırf birlikte olmaktan keyif aldıkları için yaşarlar. O keyif bitince ayrılırlar... Ailenin şimdiye kadar uygulandığı şekliyle biçimi ile hiçbir geleceği yok...

Ve bunu destekleyici daha pek çok cümle sarfediyor. Aslında tepkisini anlıyorum ama bir ağaca kızıp ormanı yakmak gibi bir şey bu. Evet, her ne kadar dışarıdan her şey güllük gülistanlık gözükse de her ailenin kendi içinde problemleri var. İstisnasız bu şekilde. Kimisi azdır, kimisi çoktur orası ayrı. Her ne halse, aslolan günümüzde sorun aile kurumunun kendisi değil, giderek bu kurumun zayıflaması bana göre. Yoksa Osho'nun dediği gibi aile yerine komünler olacak, çocuklar komünde yaşayanlar tarafından yetiştirilecek dönemsel olarak, anne babalarını seçecekler, evlilik olmayacak vs... gibi şeyler bana kalırsa saçma şeyler. Aile kurumu sorunlu insanlarla sorunlu bir hale geliyor yoksa kendisinde bir sorun olduğunu düşünmüyorum. Osho aile sözkonusu olduğunda herkesi ve her şeyi dramatize ederken komün sözkonusu olduğunda herkes birden yüce ruhlu varlıklar haline geliyorlar neredeyse :) İnsanların ne evlilik ne de aile bağlarının olmadığı bir komünde birbirleriyle olan ilişkileri şu an olduğundan çok daha kötü duruma gelecektir. Böyle bir şeyin olacağına da inanmıyorum zaten ben.

Neyse, katıl(a)madığım fikirleri olsa da Osho okumayı seviyorum.

Aşk Özgürlük Tekbaşınalık - Osho

Senelerce Senelerce Evveldi

Yazar, Edgar Allan Poe hayranı bir karakter devşirmek istiyordu; üç dört sayfa görünüp romanın dışına çıksın ve diğer karakterleri kukla gibi oynatsın. O, yazarı da yönetmeye kalkınca bir düello kaçınılmazdı.

Selçuk Altun'ın romanlarını bana bu kadar sevdiren nedir? Bu kadar kolay okumamı, her daim okumamı sağlayan şey nedir? Bil(e)miyorum. Ama okumaktan büyük bir keyif alıyorum onun romanlarını. Belki içinde Dolores bir şekilde geçtiğinden :)

Romanın anlatıcısı, İstanbul-Buenos Aires hattı hüzünzadelerinin aşk öykülerini dinlerken sanki spiral bir merdivenin basamaklarından tırmanıyordu.

Eğer hiç okumadıysanız (yazık!) Selçuk Altun romanları hakkında yanlış bir izlenime kapılabilirsiniz. Bu romanda elbette aşk var ama fazlası (da) var. Ama şu satırları paylaşmak istiyorum sizlerle.

"Şimdi ağzımdan dökülecekleri ben senden çok merak ediyorum" diyerek başladım. "On günlüğüne konuğum oldun, ardından on yıllık hasret bıraktın; gözlerin kapalı diye sana yaşama sevinci aşılayacaktım, gözlerime rengarenk bakmayı öğrettin; yürürken sağımda sıcaklığının, bedenimde bir parçanın eksikliğini duyumsar oldum; kentte hangi kareye baksam onu sana renk renk anlatasım geliyor, yokluğunu fark edince içim parçalanıyor. Vivaldi ve Bach ile aramı bozdun; gözlerin açılmasa da dünyanın en ahu gözleri; seni seviyorum demiyorsam sıradan bulduğumdandır; ve yanına gelmeme izin verirsen, bir daha seni asla bırakmam Sim!"

"Hemen gel" dediğini duyduğumda, içimde patlayan havai fişeklerin şiddetine dayanamayıp yere çöktüm. Gözlerimi açtığımda ben bir garip kuş idim. Yürümeye başladığımda bir büyülü nota silsilesiydim; sav-ru-la sav-ru-la evime döndüm...


Yolun sonunda onu bir soru karşılayacak;
Göz gör(e)meden gönül sever mi?


Selçuk Altun - Senelerce Senelerce Evveldi

Stephen King'ten Yazma Sanatı

Askerdeyken gece saat üçte soğuk beton zemine oturup okuduğum Stephen King romanları geliyor aklıma. Nöbetten gelenler ya da nöbete gidenler garip garip bakarlardı bana. O saatte kitap okuduğum için mi yoksa Stephen King romanı okuduğum için mi acaba :))

King'in kitaplarının bir akıcılığı vardır. Kurguladığı dünyanın içinde buluverirsiniz kendinizi bir anda. Acaba şimdi ne olacak sorusunu hep canlı tutar. Akıcıdır, sizi sıkmaz. Çok fazla romanını okuma fırsatım olmadı ama okuduklarım bunları düşündürür hep bana.

İşte uzun bir süre önce gördüğüm ve alıp almamak konusunda kararsız kalığım bir kitaptı "Yazma Sanatı". Gerçi kararsızlık benim normal halim :)

Geçen hafta bu kitabı alıp okumak için daha fazla bekleyemeyeceğimi anlayınca aldım. Ve büyük bir keyifle, hiç sıkılmadan ve duraksamadan okudum. İlk yüz küsur sayfada kendi geçmişini anlatmış. Sonrasında ise yazma sanatını.

Okumaktan ve yazmaktan keyif alan bir insansanız mutlaka okuyun derim ;)



İş şöyle başlar: masanızı köşeye yerleştirin ve yazmak üzere masaya her oturuşunuzda, masanın neden odanın ortasında durmadığını kendinize hatırlatın. Hayat, sanat için bir destek sistemi değildir. O, gidilecek öteki yoldur.

* * *

Kelimelerin bir ağırlığı vardır. Bir yayın şirketinin yükleme bölümünde ya da büyük bir kitabevinin deposunda çalışanlara sorabilirsiniz.
* * *

Ben günde 2000 kelime, yani on sayfa yazmayı severim. Bu da üç ayda 180.000 kelime eder ki, bir kitap için iyi bir uzunluk sayılır.
* * *

Ne kadar sıkıcı ya da kışkırtıcı olduğuna bakmadan, hoşunuza giden ne varsa deneyin. Eğer işe yarıyorsa mesele yok. Yaramıyorsa, kaldırıp atın. Sevseniz bile kaldırıp atın. Sir Arthur Quiller-Couch bir keresinde "Sevgililerinizi öldürün." demişti ve haklıydı.
* * *

En iyi yazı, yazar için bir tür ilham verici bir oyun olduğu zaman yazılandır ve bu hep, hep, hep, hep böyledir.
* * *
Eğer kitap okumaya vaktiniz yoksa,
yazı yazacak donanımınız ve de zamanınız da yoktur.

Puslu Kıtalar Atlası

Geç olsun ama güç olmasın demişler. Ben de İhsan Oktay Anar'ın 1995 tarihli bu romanını çok geç okudum belki ama hiç güç olmadı okumak. İlk 30-40 sayfasını okuduktan sonra bir kaç akşam okuyamamıştım. Sonra bir akşam okumaya başladım ve bitirdim :)

Tarihi bir macera mı yoksa fantastik bir düş diyarı mı desem? Aslında hepsinin karışımı masalsı bir roman. Okuyucuyu sıkmayan ve sürükleyen bir akıcılığa sahip.

Uzun İhsan Efendi, Bünyamin, Arap İhsan, Efrasiyab, Gülletopuk, Ebrehe, dilenciler, yeniçeriler ve diğerleri. Ve elbette asıl soru; Uzun İhsan Efendi rendekârın dediği gibi düşündüğü için mi var yoksa herkes ve herşey o düşünüyor diye mi varlar?

Bir tavsiyeyle yeni bir favori yazar daha kazandım :) Son romanını henüz al(a)madım. Aslında almayı, okumayı çok istediğim başka bir favori yazarımın bir romanı daha var ama elimdeki kitaplar bitmeden yeni kitap almak yok diye bir karar aldım. Bak bu kararı yazabilirdim aslında kararlarımdan biri olarak ;)

İhsan Oktay Anar - Puslu Kıtalar Atlası

Tüh!

Metin Uca'nın Otur Anla Rahatla diye tanımladığı klozet kapağı tasarımına sahip son kitabı "Tüh!" :) Kolayca okuyabilecek ama kolay kolay hazmedemeyeceğiniz bir kitap. Kitapta daha çok iktidara yönelmiş eleştiri okları doğal olarak, ne de olsa iktidar olmanın dayanılmaz ağırlığı var. Ben çok kısa sürede okudum. Zaten bir tür sınava sokuyor eski Cumhurbaşkanı aday adayı yazarımız bizleri :) Soruların büyük bir kısmına doğru cevap verdim ben :P Sizler de alıp kendinizi bir yoklayın bakalım :D

Metin Uca kitabı şu şekilde anlatmış:

"Kafası başka yerlerde çalışanlar için test kitabıdır
(çatlak ampulle aydınlananlar için de etkilidir).

Bu kitabı alıp iyi şeyler dileyin. Çünkü bu da kendi çapında bir Ha Secret kitabıdır, dört yılı nasıl geçirdiğinizi anlayın. Dizinizi dövmek yerine bazen gülümseyerek bazen de yumruk yemiş gibi soruları yanıtlayın. Bu da sizin hayat yerleştirme sınavınız olacaktır.

AKP iktidarının son dört yılı herkes için baş döndürücü oldu. Toplum dinle yoğrulurken biz yeniden şekillendirilirken sessiz kaldık. Balık hafızalı olduğumuz ve her şeyi de kolay unuttuğumuz için bize dayattıklarını kolayca kabul ettirdiler. Hiç sesimizi çıkarmadık. Tepkilerimiz de tuhaflaştı. Hak aramak için sadece kolalı içecek içip reklam filmindeki mankenle öpüşemediğimiz için tüketici kurumuna şikâyete gittik. Dizi karakterleriyle özdeşleştik, askerin başına geçirilen çuvalın öcünü sinema filmiyle aldığımıza inandırdılar bizi. Öyle garip bir illüzyon sardı ki her yanımızı, kimin poposunu görmek istersiniz anketine 47 000 yurdum evladı ciddi ciddi oy kullandı. Şişme bebekle ilişki zina olur mu diye soran ramazan tartışmamız
New York Times'a konu olurken, duayla kuraklık çözümü bulmaya, aklı bir yana bırakıp sınav öncesi türbe duvarlarına istediğimiz bölüm adı yazmaya başladık. İşte böyle bir ortamda unutma, unutturma diye tüm balık hafızalılar için aklımızın en iyi çalıştığı atasözlerine geçmiş bir mekânı da anımsatan bu kitabı hazırladık.

Haydi bakalım, hayat bir sınav, şokunu çıkarmadan son dört yılda neler olduğu soruları karşınıza gelsin. Allah zihin açıklığı versin.

Bu kitabı tersten de okuyabilirsiniz. (Bu öneri sağdan sola biçiminde kullanılmamıştır.)

Yapay tatlandırıcı içermez. Hiçbir domuza yağ yakmadığından domuz yağı da yoktur.

Başbakanın sayın danışmanları bu bir gülmece kitabıdır lütfen dava açmayınız. "




Kitaptan sevdiğim iki soruyu sizlerle de paylaşayım. Cevapları daha sonra yorum olarak yazacağım, sizin cevaplarınızı bekliyorum :P

- Söz taşıtlardan açılmışken. Ülkemizde üniversiteden mezun olan her burslu vatan evladının edinebildiği gibi gemi alan ve kamuoyunda gemicik olarak adlandırılan Burak Erdoğan'ın gemisinin adı neydi?

a. Kısmetim-1
b. Babam Sağ Olsun
c. Gemilerde Talim var (Recep'in türküsü olarak da bilinir.)
d. Ah O Gemide Ben de Olsaydım

- Söz hazır CHP'den açılmışken, son seçimdeki oy oranında meydana gelen %1 'e yakın artışı seçim başarısı olarak kabul eden Baykal yönetimi bu hesapla kaç yılında tek başına iktidara gelebilir?

a. Ne diyeyim, Allah akıl fikir versin.
b. Allah sosyal demokratlara sabır versin.
c. A'ya ve B'ye doğru diyen ve AB doğrultusunda gidene sosyal demokrat mı dersin?
d. 2056

Yalan

Nasıl yazıyordu romanda hatırlamaya çalışıyorum. Sanırım şöyleydi; gerçek, yalanın donup kaskatı olmuş halidir. Buna benzer bir şeydi. Hayatımızın odak noktasındaki şey yalan günümüzde. Hepimiz bir şekilde, bir yerinden yalana bulaşıp onun esiri haline geliyoruz farkına bile varmadan. Tahsin Yücel "Yalan" isimli bu romanında yalanı, bireyin ve toplumun yalanla olan ilişkisini gözler önüne sermiş. Ticarete, eğitime, politikaya, ilişkilerimize, iş yaşantımıza, inanışlarımıza sinmiş olan yalanı Yusuf Aksu ve çevresindekilerin karakterlerinde bizlere aktarmış. Hayatı boyunca yalan söylemediğini söyleyip tüm hayatı bir yalan üzerine kurulu Yusuf Aksu romanın kahramanı. Daha henüz onyedi yaşındayken yaşamını kaybeden arkadaşı Yunus Aksu'nun ardından hayata küsen, hayatı sadece ansiklopedi sayfalarından öğrenen, o sayfalarda yaşayan bir ihtiyarın öyküsü. Ömrünün son günlerinde yaşadıklarının trajikomik hikayesi. Yusuf Aksu, Yunus Aksu, Bayram Beyaz, Erkek Cemile, Zeynel Duman, Prof.Dr. Osman Nuri Balcı, Firuz Polat, Beşinci Murat,Cazibe Çelebi ve diğerleri... Romanla ilgili en büyük üzüntüm sevdiğim bölümlerin altını hiç çiz(e)memiş olmam. O kadar çok güzel bölüm var ki aslında unutulmaması, gözden geçirilirken arada dikkat çekmesi gereken. Artık ileride bir kez daha okuduğumda kısmetse :) Ama gene de bir bölümü burada paylaşmak istiyorum sizlerle. Romanın sonlarına doğru Dostoyevski'ye bir saygı duruşunda bulunmuş Tahsin Yücel konuşturduğu karakterlerle.



"Peki önemli olan ne sence?"
"Yaşamak, bir de yaşamayı bilmek, bir de yaşamın değerini bilmek. Bir de görmek, evet, görmek, en iyisi bu. Bunu Dostoyevski kadar hiç kimse öğretemez bize. Dostoyevski herşeyin özüne götürür insanı, herşeyin özünü gösterir olduğu gibi."
"Nasıl yani?"
Beşinci Murat, neredeyse sinirli bir devinimle, Budala'nın Türkçe'sini aldı, sayfalarını hızla çevirmeye başladı. Sonra kitabı Yusuf Aksu'nun önüne koydu.
"Şurayı okudunuz mu, hocam? Şu idamlığın son dakikaları konusunda anlatılanları?" dedi. "Ona öyle geliyordu ki şu beş dakikada öyle çok yaşam yaşayacaktı ki şimdilik ölümü düşünmeye hiç gerek yoktu. Sonra şurası hocam," diyerek bir iki sayfa daha çevirdi. "Evet, bir de şurasını okuyalım hocam! Daha yaşayacak çok zamanım var, bu üç sokak geçilecek daha, sonra şu sokak, sonra sağ yanında bir fırın bulunan sokak... Fırına gelinceye kadar çok zamanımız var daha. Ölmek üzere olan adamın bu yaşam tutkusu, yaşamın bu karşı konulmaz, bu ölümü unutturan gücü!




Tahsin Yücel'in 2003 Ömer Asım Aksoy ve Yunus Nadi Roman ödüllerini de alan "Yalan" isimli bu romanını okumanızı tavsiye ederim ;)

Yanılsamalar Kitabı

Roman kahramanımız David Zimmer. Karısı ve iki çocuğunu kaybetmesiyle başlıyor tüm hikaye. Ve sonra Hector Mann isminde bir adamın geçmişte yaptığı filmleri incelemesiyle devam ediyor. Detaylı bir şekilde anlatmayı düşünmüyorum. İsteyen zaten internette kitabın adını aratarak pek çok detaylı, benim yapabileceğimden daha iyi edebi eleştiriler bulabilir. Benim romanla ilgili görüşlerime gelince. Paul Auster'ın değişik bir tarzı var. Newyork Üçlemesi'ni okurken daha keyif almıştım okuduğumdan. Bu romanda özellikle Hector Mann'la ilgili araştırma yaparken siyah beyaz filmler, o dönemki sessiz filmlerle ilgili uzun uzun anlatımların olduğu sıkıcı bölümler var romanda (bence). Ve Hector'u düşününce insan, kim bir hiç uğruna harcayabilir ki ömrünü diye soruyor kendine? Evet, insan yaptıklarından önce kişisel olarak tatmin olmayı ister. Yani bişey yapıyorsak önce bizi mutlu etmeli bu. Ama aynı zamanda bunu insanlarla da paylaşmayı isteriz. Başardığımız birşeyi diğer insanlar da bilsin isteriz. Bunda da garip olan birşey yok. Bu herşey olabilir ama özellikle sanat eseriyse bunun insanlarla paylaşılması daha çok anlam ifade ediyor. Neyse, kitabı okursanız zaten demek istediklerimi, bu düşündüklerimi siz de anlarsınız. 2nci ya da 3ncü okuyuşumdan sonra daha çok seveceğime eminim ileride bu kitabı :) Şu an da okuduğum için mutluyum ama anlayamadığım, bana sıkıcı gelen bölümleri de olmadı değil. Bir de sanırım David Zimmer kadar felaket yaşamasak ta hepimizin hayatta bir Hector Mann'a ihtiyacı var. Uzun lafın kısası, bu romanı tavsiye eder miyim? Evet, okumanızı tavsiye ederim ;)

Yazarımızdan mesaj var !

Yazarımız kim? '9' romanının yazarı Elçin Demiröz. Romanını okuduktan sonra '9' başlıklı bir yazı yazmıştım blogumda. Daha sonra tesadüf eseri benim bu yazımı görünce kendisi bir e-mail atmıştı bana. Beni gerçekten çok mutlu etmişti. 'Teşekkürler' diye bir yazı daha yazmıştım bunun üzerine. Bir önceki yazışmamızda bana imzalı kitabını göndermek istediğini söylemişti. Geçtiğimiz günlerde kitap elime ulaştı :)) Bu yazıyı yazmakta biraz geç kaldım ama araya bayram girince hem fırsat olmadı hem de bayram sonrasına kalsın istedim. Kitap için kendisine teşekkür ediyorum. Yazarımız da daha önce yazdığım yazılarda yorum yapanlara tek tek teşekkür etmek istediğini söyleyince bu yazıyı yazmak farz oldu. Kitabı alıp okuyan ve daha sonra kendi blogunda yazan Tatlı Cadı Aslı'ya, Anıl'a, Çilek Reçeli'ne, Mevudugaga'ya, Butejoy'a, Taluyka'ya, Ada'ya, Eda Suner'e ve kitabını alıp okuyan diğer herkese bir mesajı var: teşekkürleeer :)

Çok yakında kendi web sitesinde de bazı değişikliklere gidecek bildiğim kadarıyla. Çok sık güncellenmeyecek olsa da oradan yeni yazılarını takip etmek mümkün olacak, tavsiye ederim arada göz atmanızı.

http://www.elcin.net


Teşekkürler

Şimdi efendim, birkaç gün önce bloga bir yazı eklemiştim Elçin Demiröz 'ün "9" adlı romanıyla ilgili. Bu yazıyı yazdıktan iki üç gün sonra posta kutumda bir e-posta "yok daha neler" dememe neden oldu. Çünkü daha geçen gece saat üçe kadar romanını okuduğum yazar bana e-posta göndermişti :))

Sağolsun Elçin Demiröz, benim blog yazıma rastlamış ve bir teşekkür e-postası gönderdi yazdıklarım için. Asıl ben kendisine teşekkür ediyorum, beni çok mutlu etti gerçekten. Bir yazara ulaşmak aslında ne kadar zordur geçmiş yılları düşünürseniz. Günümüzde pek çok ünlü ismin web sitesi olmasına rağmen bunlar genelde pek güncellenmeyen, gösteriş amaçlı yapılmış çalışmalardır. Zaten kendileri de hiç ilgilenmezler çoğu zaman. Oysa Elçin benim yazımı görüp, teşekkür e-postasıyla mutluluğunu paylaşıp beni de mutlu ediyor :)

Ben bir kez daha hatırlatayım sizlere, eğer alıp okumadıysanız bir an önce alıp okumanızı tavsiye ediyorum 9'u. Herhangi bir şekilde yazılarını yayınlıyor mu bilemiyorum ama umarım kendi sitesini daha aktif hale getirir ve yazılarını yayınlar burada, bir dahaki kitabına kadar :)

9 - Elçin Demiröz / Yitik Ülke Yayınları

9

Birinin hayatından kendini öylece aşağıya bırakan bir kadın....

Kurgusu önceden yapılmamış bir geleceğin belki de en can alıcı manevrası...

Bu bir tesadüf mü?

Yoksa en büyük tesadüf, hiçbir şeyin tesadüf olmaması mı?

...asla aklından geçirmediği bir anda hayatından çekip gitmeyi seçiyordum ona hiçbir tercih hakkı tanımadan. Ve hayatında artık eski anlamımla olmayacağımı bilerek olmaktansa, hiç olmamayı seçerek tüm sorumluluğu kendi üzerime alıyordum.

Altında kalacağımı bilerek,

hatta üstüme kalacağını bile...

Tahmin ettiği gibi değildi bu sefer…

Onda kalmaya değil,

beni almaya gelmiştim!

diye yazılmış arka kapağına Elçin Demiröz 'ün " 9 " adlı romanının.

Bu saate kadar uykusuz kalmama neden olan, üç saat kadar önce başladığım ve bitirmeden elimden bırakamadığım son zamanlardaki ender kitaplardan birisi. Bir kitaba kendimi bu kadar kaptırmamıştım ne zamandır. Garip bir şey. Sinemanın aynı zevki vermesi mümkün değil. Bir kıyaslama ya da biri diğerinden daha güzel demiyorum ama kitapların bambaşka, büyülü bir dünyaları var. Sinemada bize sunulanı izliyoruz sadece fakat kitapta hayal gücümüz giriyor devreye. Betimlemeleri canlandırıyoruz zihnimizde ve tabii ki onlardan da öte yazılı olmayanlarla ilgili varsayımlar üretiyoruz, kendimizce yazıyoruz o kitabı ve karakterlerin geçmişlerini/geleceklerini.

Bu kitabı okumanızı tavsiye ediyorum, ben kendimi şanslı sayıyorum genç bir yazarın kısa bir süre önce çıkmış ilk kitabını okuduğum için.

Kitapyurdu.com'dan sipariş vermek için tıklayın.
bilgi almak için falan demiyorum dikkatinizi çekerim :))

Ve paylaşmadan olmazlarım, altını çizdiklerim:

Bir telefon rehberinin "aşkım" başlığının altında yer alan kişilerin sadece isminin değişmesinden başka anlamları da olmalıydı sevgililerin...

...ancak yanındayken yalnızlığımı da huzurla yaşayacağım biri olabilir bundan böyle hayatımda.

Goethe'nin dediği gibi: "En zor olandı belki de, insanın gözünün önündekini kendi gözleriyle görmesi."

Başkaları için yaşamaktan derin bir nefes alıp, dönüp kendiyle tokalaşması gerekti insanın.

"Hiçbir yolculuk geçilen yollardan dönmezdi. Ya başka bir mevsimde farklı yollardan dönerdik, ya da öylesine bir yola sapar orada ilerlerdik. İşte bu yüzden biz giderken dönenleri görmezdik. Eğer görseydik zaten, belki de o yola hiç girmezdik."

Yarım kalmış bir cümlenin tamamlanmaktan son anda cayması gibi; metnin içindeki yerinin de dünden hazır olması gibi bir şeydi, hayat ile ilişkimizdeki eksik ve yazık hadise. Devriği bile göze alınmış bir kurgunun aklımı ikna edememesi ise bu yarım yamalak durumun en can yakan kanıtıydı hayatımın satır aralarında.


Herkese iyi geceler, iyi sabahlar...

Leyla'nın Evi

Birbirinden çok farklı hayatların kesişmesi. Hayatta böyle bir şey zaten. 70 küsur yıllık hayatını hep aynı yalıda, yalnız yaşamış Leyla Hanım, Roxy (Rukiye) ve Ali Yekta Bey. İşgal günleri İstanbul, yalı efsaneleri, balkan savaşı, birinci dünya savaşı, kurtuluş savaşı, cumhuriyetin ilk yılları, memleketimin son yılları, almanya acı vatan, alamancılar, aşk, cinsellik, isyan, hip-hop, annelik, mülk meselesi, ülke gerçekleri... Ama tabiki başrolde her zamanki gibi kültürlerin, dinlerin, herşeyin ve herkesin içiçe geçtiği İstanbul... Beni en çok etkileyen şey Zülfü Livaneli 'nin romanda kullandığı dil oldu. Türkçeyi bu şekilde kullanmak gerekli her zaman, kısıtlı 300-400 kelimeyle değil. Ben okumaktan keyif aldım, tavsiye ederim.

Leyla'nın Evi - Zülfü Livaneli

Olasılıksız

Gelin, olasılıkdan söz edelim. İlk önce, olasılık dediğimizde en sık akla gelen çelişkilerden, piyangolardan söz edelim.

Amerika'daki en büyük piyangoyu, Powerball'ı, kazanabilme olasılığı 120.000.000'da 1'dir. Powerball'ın ilk oynanmaya başlandığı 1997'den beri, elliden fazla insan, bu olasılığı alt üst ederek, büyük ikramiyeyi kazanmıştır. Onlar, bu gezegendeki en şanslı, en zengin insanlar arasındadır. Onlardan nefret ederim. Ama konumuz bu değil.

Şimdi de düşük olasılıklı bir olaydan söz edelim: Dünyaya dev bir gök taşı çarpacak ve uygarlık yok olacak. Jeofizikçilere göre, her yıl bunun olma olasılığı milyonda bir.

İnsanoğlunun atalarını da hesaba katarsak, yedi milyon yılı aşkın bir süredir bu gezegende varlığımızı sürdürdüğümüze göre, bir gök taşının bugüne kadar bizi yok etmiş olma olasılığı yüzde yedi yüz. Yani anlayacağınız, bir kere değil, yedi kere ölmüş olmalıydık şimdiye.

Ama çoğumuzun bildiği gibi, insanoğlunun yazılı tarihinden bu yana yok olmadık.

Ne demeye çalışıyorum sizce? Bir gök taşı bizi yok edecek demeye çalışmıyorum. Düşük olasılıklı olaylar hakkında bir yorumda bulunmaya çalışıyorum, kıssadan hisse şudur: Her an her şey olabilir!


- David T. Caine'in istatistik dersinden alıntı.



Uzun bir giriş oldu ama bu sayfayı buraya koymalıydım mutlaka. Adam Fawer 'ın "Olasılıksız" kitabını almamı sağlayan cümleler bunlar. Daha doğrusu Fatih'in bana almasını :)

De Moivre, Laplace, Fermat, Pascal, kuantum mekaniği, kuarklar, leptonlar, epilepsi, beyin dalgaları, olasılık teorisi... ne kadar bilimsel bir insan oldum ben böyle :D

Severek okudum. Yıllar önce bir Robert Ludlum romanı okumuştum. Ama ondan çok daha iyiydi bu bilimle kurguyu iç içe geçiren roman. Kitabın arkasında yazdığı gibi "Bitirmek için yarını, başkasına anlatmak için bitirmeyi beklemeyeceksiniz".

Bir tür özet olmaması için daha fazla yazmıyorum, kitabı alıp okuyun, pişman olmazsınız ;)

Olasılıksız - Adam Fawer

kitaplar

Epeydir yazacağım ama bir türlü fırsat olmadı. Araya hep istenmeyen üzücü olaylar girdi. Biraz nefes almışken, ne olacağını bil(e)miyorum ne de olsa, fırsat bu fırsat diyerek yazayım istedim. Yaz(a)mıyor olmam okumadığım anlamına gelmiyor. Konuyla alakası yok ama Power XL'de Leman Sam 'ın "Gönül" şarkısı çalıyor şimdi. Ne zaman bir Leman Sam şarkısı anons edecek olsa aynı cümleyi tekrarlıyor DJ "Diplomatik konserlerin aranılan ismi" :) Neyse, ben kaldığım yerden devam edeyim.

Babamın Bavulu - Orhan Pamuk

Önce bir itiraf, henüz Orhan Pamuk 'un romanlarından hiçbirini okumadım. Okumaya çalıştığım ama okumaktan hoşlanmadığıma dair bir şey kalmış kafamda. O nedenle bir daha hiç denemedim okumayı. Sanırım bir akşam on civarı Taksim'den eve dönecekken bir kitapçıya girip aldım bu kitabı. İyi ki de almışım, o saatteki trafik bile insanı çıldırtmaya yetiyor. Trafik sayesinde otobüste bitirdim diyebilirim kitabı :) Neyse, kitabın konusuna geleyim ben. Kitabın arka kısmında "Yazarlık nedir, niye yazar olunur, hayat ve yazmak, yazarlık sabrı ve roman sanatının sırları üzerine mücevher değerinde kişisel bir kitap." diye yazmışlar. Güzel de yazmışlar, iyi anlatmışlar. Orhan Pamuk 'un konuşmalarından oluşmuş bir kitap.

...
Yazarlığın en güzel yanı, eğer yaratıcı bir yazarsanız bir çocuk gibi dünyayı unutabilmek, gönlünüzce oynayıp eğlenirken kendinizi sorumsuz hissedebilmek, bildik dünyanın kurallarıyla oyuncaklarla oynar gibi oynayabilmek ve bütün bunları yaparken de aklımızın bir köşesiyle bu çocuksu ve özgür şenliğin arkasında daha sonra okuyanları bütünüyle bağlayacak derin bir sorumluluğun varlığını hissetmektir. Bütün gün oyun oynarsınız, ama derinden derine herkesten daha ciddi olduğunuzu da hissedersiniz. Hayatın özünü, onunla doğrudan karşılaşmanın gücünü, yalnızca çocukların yapabileceği bir içtenlikle ciddiye almışsınızdır. Özgürce kurup oynadığınız oyunun kurallarını kendiniz cesaretle koydukça, okurların da bu kuralların, dilin, cümlelerinizin, hikayenin çekimine kapılıp sizi takip edeceklerini hissedersiniz. Yazarlık okura "Bunu tam ben de söyleyecektim, ama o kadar çocuksu olamadım." dedirtebilme hüneridir.
...



New York Üçlemesi - Paul Auster
Cam Kent, Hayaletler, Kilitli Oda


Tesadüfler, kilitli odalar, olayların arasındaki ilişkiler, geçişler... Kafamı karıştıran ama elimden bırakamadığım bir kitap. Kitabın arka yüzünden: "Sokuldukları kafesin sınırlarının nereye vardığını ancak kurtulunca anlayan kahramanlarına -ve okuruna- üzerlerindeki baskıdan kurtulma kapılarını açacak anahtarları da sunuyor. Gerçek okur bu metnin, dünyayı başka bir açıdan göstererek ruhlarımızın çizgilerini yansıtan bir havuz olduğunu görecektir." Havuz boz bulanık, ben pek bişey göremedim :)

...
Sonunda her hayat, nedeni belirsiz olguların toplamından, rastlantısal kesişmelerin, rastlantıların, kendi amaçsızlıklarından başka bir şey açığa vurmayan gelişigüzel olayların kaydından başka bir şey değildir.
...
Başka bir deyişle: Öyle sanıyorum ki benim mutlu olacağım yer hep bulunmadığım yer olacaktır. Ya da daha açık söylemek gerekirse: Bulunmadığım yer, kendim olduğum yerdir. Ya da, iyice dobralaşırsak: Dünyanın dışında neresi olursa olsun.
...



Bir Sen Yakınsın Uzakta Kalınca - Selçuk Altun

(Z)engin ama aylak estetimiz Sina İnsan. Romanı elinize alıp bakarken belki kafanızda bir önyargı oluşabilir. Bir romandan daha çok bir rehber kitap olduğunu düşünebilirsiniz. O kadar çok kitap, yazar, şair, ressam, heykeltraş ismi geçiyor ki kitapta. Ama buna takılmayın siz. Okumaktan büyük keyif alabilirsiniz, en azından ben aldım. Hem bu rehber özelliği de faydalı oluyor romanın :) Yazarın tıpkı Paul Auster'ın Cam Kent'te yaptığı gibi kendisini de romana dahil etmiş olması gülümsetiyor insanı. Ohannes Yertvartyan 'ın izinde ve dünyanın en iyi ressamının peşinde geçen ilginç bir roman.

...
Tualine savurduğu ilk fırçada istediği dramı yakalamış bir soyut ressam denli keyiflendim.
...



Çiçeklerin Tanrısı - Hamdi Koç

Şu aralar favori yazarım :) Okumadığım tek romanı kaldı, onu da alıp okuyacağım. Gerçi sondan başa doğru gidiyorum ama olsun. Kitabın ilk sayfalarını okuyunca imgelemimde var ettiğimle romanın gidişatı zıt yönlerdeydi bile diyemiyorum ikisi başka başka alemlerdi. Yazarın öyle bir niyeti olduğunu sanmıyorum ama neredeyse "sağ gösterip sol vurdu" bile diyebilirim bana ;) Romanın -benim için- beklenmedik rotasına uyum sağladıktan sonra herşey normalleşti, keyiflendi, kederlendi, olması gerektiği gibi oldu, son buldu, bitti, gitti.



ve gecenin finalinde çalan müzikler eşliğinde
söylene(bile)cek en güzel iki mısra:

Başkaları gitmiş olur, gidince;
Bir sen yakınsın uzakta kalınca.


sevgilerimle...

Cecilia Venier Baffo...Nurbanu


...
Şu an İran 'ın tozlu yollarında, Hint madenlerinde, Çin'in bitli köylerinde, yakıcı çöller, karlı dağ geçitlerinde, farelerin cirit attığı gemi ambarlarında, geniş tarım işletmelerinde yada limanlarda, pazarlarda, okyanuslarda yüzen geniş gövdeli çektirilerde, hızlı kadırgalarda, siklonların ortasında, sel sularının içinde her ırktan kadın, erkek, çocuk binlerce insanın Alessandro Venier Baffo Venedik'te keyfince hüküm sürsün diye çalıştığını aklından geçirir.
...
İdam sonrasında karabatakların gagaladığı, farelerin usul usul kemirdiği çürümeye bırakılmış cesetleri Cecilia da görmüştü. Venedik acımasız ve insanlık dışı bir yerdi.
...
Zaman, haremin kum saatinden dökülen kumlarla birlikte akıp gitmekteydi. Geçen zamana hakim olamıyor, özgürce hareket edemeyeceği o lanetli ana giderek daha çok yaklaşıyordu. Müslüman yada Hristiyan, tüm kadınlar Tanrı'ya ve babalarına itaat etmek, erkek kardeşlerinin kıskançlıklarına hedef olmak ve kocalarının emirlerine uymak zorundaydılar.
...
Nurbanu'nun yanaklarından yaşlar döküldü.
Aslında Cecilia olmayı ne kadar da çok istemişti.



Venedikli gözü paradan başka bişeyi görmeyen bir tüccarın; komploların, paranın, gücün ve siyasi planların ortasında kalmış kızı Cecilia'nın Nurbanu oluşunun anlatıldığı güzel iki roman. Severek okudum, sizlere de tavsiye ederim.

Gerçi ikinci kitabı biraz da Fatih'in aceleye getirmesi nedeniyle, bi günde bitirdim :) olsun, iyi oldu. Osmanlı'nın sadece savaş tarihlerinden ibaret olmadığını, her türlü güzelliği ve çirkinliğiyle gerçekten yaşandığını bu şekilde anlıyor insan.

Osmanlı Tarihi'nin en güçlü kadınlarından biri olan Nurbanu'nun, esaretten sultanlığa uzanan öyküsü, ilk kitapta başlıyor. Osmanlı'daki ilk Yahudi lobisinden Şehzade Mustafa'nın katline, Barbaros Hayrettin Paşa'dan İstanbul'daki esir pazarları ve Haliç kıyılarına dek 16. yüzyıl panoramasını gözler önüne seren ikinci kitapta devam ediyor.

Işık Prensesi - 1.kitap
Venedik sularından Topkapı Sarayı'na...


Işık Prensesi - 2.kitap
Gözyaşı Sarayı'nın altın kafesleri...



iyi geceler, sevgiler...

Kalpten Parçalar

Hamdi Koç'un en son yayınlanan romanı. Akıcı bir kitap, başlanan ve bir kere de bitirilen kitaplar kategorisinde. Sadece 118 sayfa. Kitap hakkında herhangi bir yorum yap(a)mıyorum, yeterli tecrübeye sahip değilim nede olsa. Kadın-erkek ilişkisi, aşk, evlilik konularında bir kitap. Yazarın daha önceki bir röportajını okumuştum. Bu kitabı da okudum şimdi ve şunu söyleyebilirimki, milyarlarca farklı insan ve milyarlarca farklı doğru, farklı gerçek, farklı dünya var; binaenaleyh tüm genellemeler öldürücüdür, tıpkı bunun gibi.

Kalpten Parçalar - Hamdi Koç

p.s. "tecrübe" konusunda bir post yazılacak, unutturmayınnn bana...

Yazı Odasında Yolculuklar

Kitabın ilk sayfasından bir bölüm.

"Odada bir sürü nesne var ve hepsinin üzerine kalın büyük harflerle tek sözcük yazan beyaz birer bant iliştirilmiş. Örneğin başucundaki sephanın üzerindeki banda, MASA yazılmış. Lambanın üzerindeki banda LAMBA yazılmış. Hatta duvarda bile, ki ona tam olarak bir nesne de denemez, DUVAR yazılı bir bant var. Yaşlı adam bir an başını kaldırır, duvarı görür, üzerinde duvar yazılı bandı görür ve usulca duvar sözcüğünü telaffuz eder. Bu noktada bilinmeyen, adamın yazılı kağıdı mı okuduğu, yoksa doğrudan duvara mı gönderme yaptığıdır. Şöyle olabilir: Okumayı unutmuştur, ama nesnelerin kendilerini hala tanıyabilmektedir yada tersine, nesneleri tanıma yetisini yitirmiştir, ama okumayı hala unutmamıştır."

Paul Auster 'ın yeni romanı. Daha öncekileri okumamıştım :) Ama şimdi Newyork Üçlemesini alıp okumak istiyorum bu tuhaf romanı okuduktan sonra. 130 sayfayı bir kerede okuyabileceğiniz ve sonunda Bay Boş gibi Finita, la commedia diyebileceğiniz bir roman.

Paul Auster - Yazı Odasında Yolculuklar

p.s. az kalsın unutuyodummmm, kitap için teşekkürleeer akıllı ;)

Kullanışlı Web Siteleri Yaratma

Websiteleriyle bir şekilde ilgileniyorsanız okumanızı tavsiye ederim. Kısa sürede okuyabileceğiniz, güzel bir anlatım diline sahip, çok işinize yarayacak bir kaynak olmuş Steve Krug 'un kitabı. İlk baskısı 2001 yılında fakat daha sonra yapılan güncellenmiş 3 bölümle olan baskısı Açık Akademi yayınevi tarafından türkçeye çevrilerek yayınlanmış.

kitapyurdu linki için tıklayın

Kitaptan hemen paylaşabileceğim bikaç şey :

  • Bir site yaparken, işiniz, soru işaretlerini yok etmektir.
  • Sayfada genelde hiç bakmadıkları büyük parçalar bile oluyor. Kullanıcının gerçeği "yanından saatte 60 mil hız ile geçilen ilan tahtasına" yakından bakmak...
  • Bir şeyin nasıl çalıştığına kafa yormuyoruz. Hata yapa yapa başarıyoruz.
  • Herkesin kendimiz gibi olduğunu düşünüyor değiliz. Bir yerlerde bizim çok sevdiğimiz şeyleri sevmeyen bazı insanlar olduğunu biliyoruz. Ancak mantıklı insanlar değiller. Hem sayıları da çok fazla değil :)

Benim kitabı okuduktan sonra en çok merak ettiğim şeylerden birisi acaba kitapta Steve Krug 'un anlattığı tarzda kullanılabilirlik testlerini yapan firmalar var mı ülkemizde ? Ben pek sanmıyorum kullanılabilirlik testi için bütçe ayıracak, test eden kullanıcılara ücret ödeyecek internet girişimleri olduğunu.

Kur(ş)un Lezzeti

" Müzik sistemini test niyetine The Cranberries 'ten Ode To My Family çalınırken ilk veto hakkımı kullandım; Serendipity'de, The Beatles 'tan sonrasına ait tek nota duymayacaktım! ( Yeri gelirse nedenini açıklarım.) "

İşin içinde Dolores olunca bir refleks olarak bu kısımla başlamak istedim kitapla ilgili yazmaya. Kitaptan bir bölüm tabiki burası ama sadece küçük bir detay.

Kitabın arka kapağındaki "İşinden, sığ çevresinden ve anılarından kaçan bankacı bir Beyoğlu arka sokağına sığınmıştı. Mutluluğa ulaşmak üzereyken bu kez iblisle karşılacaşak." cümleleri aslında kitabın tam bir özeti. Kitabı iki bölüm olarak görebilirsiniz. İlk cümle ilk bölüm ve ikinci cümle ikinci bölüm. Taşındığı apartmandaki karakterler, mektuplar, diyaloglar var ilk bölümde.

İkinci bölümse bir medya deviyle yani Kani İzmirli 'yle ilgili. O da kim ? Kitabı okuyun :)

Ben başladım ve bitirdim bir günde... Güzel bir kitaptı, tavsiye edebilirim.

Kur(ş)un Lezzeti - Selçuk Altun

bir erkek ağladığında

Bayramın ikinci yada üçüncü günüydü sanırım. Kendime bir bilgisayar kitabı almak için Megavizyon'a girmiş ve daha bilgisayar kitaplarının olduğu ikinci kata çıkamadan iki tane hediye kitap almıştım. Aradığım bilgisayar kitabını da bulamamıştım. Kitaplara bakıyordum öylesine. Raflardan birisinde "Bir Erkek Ağladığında" diye okumuştum. Ve o an bu kitabı almaya zaten karar vermiştim. Sonra kitabı aldım elime ve biraz baktım yazılanlara. Jülide Sevim adlı bir kadın psikoloğun Milliyet gazetesinde yazdığı yazılardan seçerek yayınlanmış bir kitaptı. İtiraf etmeliyim ki adını ilk defa orada duymuştum ve iyi ki ilk defa duymuşum. Daha önceden duymuş olsaydım yada ekşisozlük'teki hakkında yazılanları okumuş olsaydım almaktan vazgeçebilirdim. Ama kendisinin televizyonlarda program yaptığı dönem sanırım ben başka bir gezegene gittiğimden göremedim bunların hiçbirini. Başka bir gezegen ? "Uçmuş bu" diyenleri duyar gibiyim ama uçmadım, otobüsle gittim :) Önce Serinyol / Hatay'a. Gerçi oraya gitmeden önce İskenderun 'da Aysel 'in yanına uğradım, bütün gün benimle ilgilendi, sağolsun. Bak aklıma geldi, aradan neredeyse altı sene geçti hala bana çektiği fotoğrafları gönderecek... Neyse, daha sonra da gene otobüsle Anıttepe / Ankara 'ya gittim. Sanırım neden bahsettiğim anlaşılmıştır. Bir ipucu daha, uygun adım, marş : "Her şey vatan için, her şey vatan için" ;) Evet, askerlikten bahsediyorum.

Kışla denilen yer ayrı bir gezegen bu dünyayla alakası olmayan. Kendine has katı kuralları olan, içinde olan herkesin paylaşmak zorunda olduğu, çok güzel dostlukların kurulduğu, tecrübe kazanılan, yaşarken her an şafak sayılan, bitirdikten sonra anlata anlata hikayelerin bitirelemediği bir hayat dönemeci.

Nerden geldi şimdi aklıma askerlik hikayeleri ? Aslında biliyorum, gece Karmaturka'yı dinlerken programın yapımcısı Çetin Erker askerlikten bahsetmişti. Eğer gece ayakta olursanız, dinlemenizi tavsiye ederim geceyarısından sonra. Etkileyici bir sesten güzel şiirler ve türk sanat müziği.

Kitaptan bahsedecekken nerelere geldik böyle. Kitabı okumayı bugün bitirdim. Adına kanmayın, erkekler için yazılmış bir kitap değil bu. Hepimiz için yazılmış ve bir psikoloğun gözünden memleketimizdeki yaşamla ilgili, kendimizle ilgili doğrularımız, yanlışlarımız, yaptıklarımız, yapmadıklarımız, yapmamız gerekenler hakkında severek okuyabileceğiniz güzel bir kitap. Ben tavsiye ediyorum okumamış olanlara. Benim de yeni bir kitap almam gerekiyor.

Bir Erkek Ağladığında - Jülide Sevim