Son dönemde izlemekten en çok keyif aldığım filmlerden birisi oldu bu film. Tek kelimeyle bence harika bir film. Hemen yazının başında mutlaka izleyin diyerek başlamak istiyorum :)
Esas adamımız Harold Crick (Will Ferrell). Hayatı sayılarla, hesaplamalarla ve çok az konuşarak geçen, sıkıcı, sürekli aynı şeyleri tekrarlayan, son derece obsesif bir vergi denetmeni. Günün birinde bir kadın sesi duyuyor, sadece kendisi duyuyor. Kadın yaptıklarını, yapacaklarını söylüyor. Bu durum onun 'düzenini' altüst ediyor. Vergi kontrolü için gittiği pastanede Ana Pascal (Maggie Gyllenhaal) ile tanışıyor. Harold Crick ve Ana Pascal arasındaki zıtlık çok güzel olmuş filmde. Bir tarafta hayatı obsesif denecek kadar düzenli, sıkıcı, sıradan bir adam diğer tarafta kurabiyeleriyle çokça vakit geçirmesi nedeniyle üniversiteyi bırakan, vergi ödememekte direnen, düzen karşıtı, rahat, hayat dolu, son derece çekici ve güzel bir kadın. Olmayacak bir şey oluyor ve Harold aşık oluyor :) Ama bir gün duyduğu o ses öleceğini söyleyince Harold yaşamının kıymetini daha bir anlıyor. Kendisine yardımcı olması için Prof.Jules Hilbert'tan (Dustin Hoffman) yardım isteyince Karen Eiffel'in (Emma Thompson) fantastik bir şekilde romanının parçası olduğunu anlıyor.
Filmin hikayesi bu şekilde. Çok bile anlattım aslında :) Gerçi anlatmadığım pek çok şey var. Ama beni etkileyen bir kaç noktayı daha yazmak istiyorum. Bunlardan ilki yazarımızla yani Karen Eiffel ile ilgili. Bir kere Emma Thompson'un İngiliz aksanı kulağa çok hoş geliyor. En azından benim çok hoşuma gitti :) Ve çizdiği yazar profili. Kurgunun gücü burada sanırım. Kitap okumayı çok seviyorum. Tarih, araştırma, otobiyografi vs. her ne türde olursa olsun seviyorum ama kurgunun yeri apayrı. Kendi dünyanızı varediyorsunuz. Karakterleri, ilişkileri, hayatın akışını siz kontrol ediyorsunuz. İsterseniz dünyaya bir göktaşı çarpıp büyük bir felaket olabilir, uzaylılar gezegeni istila edebilir, büyük bir aşk yaşanabilir ya da birileri ölebilir. Her şey sizin hayalgücünüze kalıyor. Karen'in yazma konusundaki tutkusu harika bir şey. Filmde göründüğü ilk sahne, asistanı Penny Escher'la (Queen Latifah) ile olan diyalogları da yazmak konusunda insanı daha da motive ediyor. En son Adam Fawer'ın "Empati" adlı romanını okurken kurgunun gücünü bir kez daha anladım. Bazı kitapları, romanları okumakta zorlanıyor insan ama bu romanın yaklaşık 500 sayfasını bir gecede hiç durmadan okudum. İnsanın izleyeceği hiç bir film ya da tiyatro oyunu hayalgücüne bu derece hitap edemez.
Bir de Harold öleceğini duyunca yaşamının kıymetini anlıyor ve 'hayat' diye sürdürdüğü tüm o kurallardan, sayılardan, monotonluktan sıyrılıyor. Gerçekten yapmak istediklerini yapmaya başlıyor. Bu pek çoğumuz için geçerli sanırım. Bir şekilde 'bunları yapmam gerekiyor' diyerek, 'bunlar benim görevlerim', 'kariyerim', 'ailem' vs. diyerek gerçekten yapmak istediklerimizi hep sonraya erteliyoruz ve o sonra hiç bir zaman gelmiyor. İlla roman kahramanının (benim/sizin) öleceğini bilmesi mi gerekiyor istediklerini yapmak için? Bence ölmeden önce (yani bugün) gerçekten yapmak istedikleriniz için bir adım atın.
Tekrarlıyorum, bu eğlenceli filmi mutlaka izleyin ;)
ps. Bu Crick ismi bana nereden tanıdık geliyor acabaaa :P
Stranger Than Fiction
İki film
Kara Afrika'nın kara talihi... Ne kadar klişe bir laf değil mi? Hotel Rwanda'yı izedikten sonra da bu hislere kapılmıştım. Macera arayan yeni mezun bir İskoç doktorun tesadüfen yolunun Uganda'ya düşmesi ve yine
tesadüfen İdi Amin'le tanışmasıyla başlıyor hikayemiz. Filmin ilk bölümünü izlerken her şeyin ne kadar güzel olduğunu düşünebilirsiniz tıpkı Dr.Garrigan gibi. Ama gerçek hayatta böyledir. Kötüler hep maskeler takarlar kendilerine. Kötülüklerini gizlerler bu maskelerin arkasında. Amin gibi diktatörler bunu yapmayı daha da severler. Filmin sonunda gerçekten insan sinir oluyor tüm bu yaşananlara. Çünkü filmde gösterilenlerin gerçekten yaşandığını biliyorsunuz ve gördüğünüz tüm o vahşet midenizi bulandırıyor. Ve sürekli olarak tekrarlanıyor bu. Forest Whitaker'ın oyunculuğu tek kelimeyle muhteşem. Mimikleri, konuşması, hareketleriyle gerçek bir diktatöre dönüşmüş. Özellikle köyde insanlara seslendiği sahnede gerçekten etkileyiciydi.
Filmin ismine aldanmayın, farklı bir bakış açısı yok aslında. Farklı bir çekim tekniği var o kadar. Daha önce denenmemiş bir şey de değil. Bir olayı farklı kişilerin gözünden görüyoruz önce. Olay, ABD başkanına suikast ve bombalama eylemi. Ama o kadar klasik bir şekilde bağlanmış ki senaryo. Sıradan bir filme dönüşmüş film. İyi yürekli başkanımız, süper koruması tarafından kurtarılıyor :) Neyse, gene de farklı çekim teknikleri, Dennis Quaid'in oyunculuğu, Forest Whitaker'ın varlığı filmi izlenir kılıyor. Klişelere başvurmasaydı daha güzel olurdu ama bu haliyle de idare eder ;)
İki film, iki şarkı
Güzel bir filmdi. Ama beklediğimden daha farklı çıkmıştı. Filmle ilgili hiç bir yorumu, eleştiriyi falan okumadan izledim. Filmin isminden, Will Smith'in filmde oluşundan vs. ben daha bol aksiyonlu bir film bekliyordum. Öyle olmamasına üzüldüm mü? Hayır. Filmi bu haliyle de çok sevdim. Filmle ilgili yorumlara, eleştirilere sinema sitelerinden bakabilirsiniz, ben yazmayacağım buraya çünkü :P Filmde en çok Sam'in koşarak binaya girdiği sahnede stres oldum. Bir de Bob Marley sahnesi var ki süper :) Anmışken çok sevdiğim bir şarkısını dinlettirmeden de olmaz :))
Bu filmi nasıl anlatmak lazım bilemiyorum. Evet, romantizm ve komedi var ama romantik komedi diyemeyiz. Heyecan ve aksiyon da var. Sıradışı bir aşk öyküsü, çocukluktan başlayan. Aşk mı yoksa meydan okuma tutkusu mu o da tartışılır. Belki ikisi de. Ya da ekşisözlük'te birisinin dediği gibi "iki tane ruh hastasının aşkını anlatan film." hehe :)) Yok ben bu kadar düşünmüyorum. Filmi izlediğime sevindim, güzel de buldum filmi. İzlenesi bir film. Ama bir şaheser olduğunu da düşünmüyorum. Filmdeki aşk hikayesiyle ilgili yorum yapmakta istemiyorum. Sonuçta sadece bir film bu. Neyse, filmde Edith Piaf'ın "La Vie En Rose" adlı şarkısı bol bol geçmekte. Ben de sizleri bu şarkının Louis Armstrong yorumuyla başbaşa bırakıyorum. Her şeyi bir kaç dakikalığına boşverin ve müziğin büyüsüne bırakın kendinizi...Herkes için güzel bir hafta olması dileğiyle.
Modern Times

1936 yılında yapılmış dahi olsa bugün bile sanayileşmiş modern dünyaya en güzel tepkilerden biridir sanırım bu film. Fabrika müdürünün kamerayla personeli izlemesi, tuvalette sigara içmeye yeltenen Charlie'yi kameradan görüp dev ekrandan seslenerek "hemen işine dön" demesi, mekanik pazarlamacı, otomatik yemek yeme makinesi komedisi, vardiyalı çalışma sistemi, komünist liderliği, işsizlik, yoksulluk. Fabrika işçimizin yeni girdiği işinde ustası makine çarkları arasında sıkışıp kalmışken çalan paydos ziliyle her şeyi bir kenara bırakıp yemeğine başlaması da güzel bir ironiydi :)
İnsanı hem bol güldüren hem de bol düşündüren bir film.
İzlemediyseniz, tavsiye ederim ;)
Shichinin no samurai

Son dönemde IMDB listesindeki klasik filmlere merak sardım, iyi ki de sardım. Eğer izlemediyseniz bu filmi mutlaka izleyin.
Yedi samurayı bir ronin biraraya getirmektedir. Ronin ne demek? Kutsal sözlük'te bir yorumda yazdığı şekliyle: "efendisiz samurai demektir. fakat samurai kelimesinin kökü hizmet etmekten geldiği için efendisi olmayan (veya onu savunurken efendisi ölen) ronin yaşama amacını yitirmiş, başarısız olmuş demektir. şerefi lekelenmiştir. bu yüzden genel de harakiri yaparlar ya da ölünceye değin aylak aylak dolaşırlar. olaya bir de şu cenaptan bakanlar vardır: roninler o kadar gururlulardır ki, hiç kimseye hizmet etmezler. fakat kendilerini tanımladıkları "samurai" kelimesi ile ters düştükleri için yine çatal yüreklidirler. efedirler..." İşte böyle bir samurayın etrafında toplanan 6 değişik karakter ve küçümsenen, hor görülen, ezilen çiftçileri haydutlardan korumak için giriştikleri mücadele.
3 saati aşan süresiyle uzun bir film. Filmde kullanılan öğelerin pek çok filme esin kaynağı olduğunu anlıyor insan izledikten sonra. 1954 tarihli siyah-beyaz çekilmiş bir film olduğunu düşünecek olursanız filmin ne kadar büyük bir saygıyı hak ettiğini daha iyi anlarsınız. Filmde ilgiyi en çok çeken karakter Kikuchiyo. Oyunculuğu biraz abartılı bile olsa, tavır ve diyaloglarıyla filme renk katmış. Bugün dahi bu kadar uzun filmlerin seyir zevki yerlerde geziyorken 54 yıl önce Akira Kurosawa'nın yönettiği bu filmi hiç sıkılmadan izledim.
5i1 arada
Snow Cake
Bu filmle ilgili ne denebilir ki. Filmin başında çok kısa süre görülen Vivienne hikayenin odak noktasında. Sigourney Weaver'in canlandırdığı otistik anne Linda karakterine ne demeli. Gerçekten harikaydı. Alan Rickman'ın oyunculuğu da gayet güzeldi. Linda'nın kızının ölümü karşısındaki tavrı, hayata tutunma mücadelesi ve çevresindeki insanların hayatları. Otistik bir anne ve hapisten yeni çıkmış, birdenbire bu kadının hayatına girmiş ve kendi hayatını sorgulamakta olan bir adamın ne ağlatan ne güldüren hikayesi, hayatın kendisi.
The NotebookGüzel 1 insan olsaydı "allan duygusalı" derdi bana, hehe :)) Efendim şimdiden uyarayım, son derece duygusal bir film :) Uzun zamandır bu kadar etkileyici bir film izlememiştim. Konu klişe gibi gelse de detaylar ve oyunculuklar sayesinde film tek kelimeyle muhteşem. Ayrıca Alzheimer hastalığının neler yapabileceğini anlayınca insan korkuyor. Çok saçma gelebilir ama ölmeyi tercih ederim herhalde böyle bir durumda. Sevdiklerimi, geçmişimi hatırlayamamak, çok kötü gerçekten. Filmi mutlaka izlemenizi tavsiye ederim. Bir kere izledikten sonra tekrar izlenebilecek bir film ve ileride tekrar izleyeceğim eminim ki :) Bu filmi de tıpkı "Snow Cake" gibi Eda'nın blogunda görmüştüm. Açıkçası bu filmi izlemeyi ilk başta düşünmedim ama sonra küsel bir insanın "tam senlik" demesi sonucu izledim ve iyi ki izlemişim :) Unutmadan, final sahnesi de çok etkileyiciydi. Filmden bir kaç cümleyi de buraya eklemek istiyorum:
Ben özel biri değilim. Sıradan düşünceleri olan sıradan bir adamım sadece. Sıradan bir hayat yaşadım. Adıma dikilmiş anıtlar yok. İsmim de çok geçmeden unutulacak. Ama bir açıdan herkesin sahip olduğundan daha harikulade bir yaşantım oldu. Ben birini tüm kalbimle sevdim ve bu benim için hep yeterli oldu.
En iyi aşk ruhumuzu uyandıran ve bize daha fazlasını verendir. Kalbimizi ateşe verip, aklımıza huzur doldurandır.
1408Bu filmi elimde olmasına rağmen uzun zamandır izlememiştim. Sinemada izleyen bir arkadaş hiç güzel değildi falan dediği için. Ama kısa süre önce bitirdiğim Stephen King'in "Yazma Sanatı"nın sonunda bu hikayenin giriş bölümünden örnek verilince izlemeliyim diye düşündüm. Ayrıca geçenlerde Megavizyon'da bu filmi oynatıyorlardı, film alametleri bunlar :) Neyse, bir kez daha anladım ki ben allan duygusalıyım kabul ediyorum :D Film bir kere kötü bir film değil, beğenmeyenler elbette olabilir. Benim yukarıda o kadar etkilendiğim filmi başka birisi izleyip "bırak allan aşkına, ne var bu filmde?" diye sorabilir, siz sakın cevap vermeyin, muhattap olmayın :P Korku/gerilim tarzı filmlerle aram iyi değil. En azından yanımda birisi olmalı izlerken :) Bir de inat yaptım gece izledim bu filmi, dışarıda kar yağıyor, kimseler yok, ses yok, bir de sokak lambaları kapandı mı :D Benim odanın ışıkları zaten kapalı. Çok hoş bir ortam oldu yani :) Neyse, güzel yani geren bir Stephen King hikayesi, John Cusack ve Samuel L. Jackson gibi iki oyuncuyla süslenmiş, gerilim severlerin severek izleyebileceği bir film olmuş.
O KadınSinemada izle(ye)mediğime sevindiğim film olarak hatırlanacak benim için :) Sezen Aksu ismini kullanarak film yapmak bir yere kadar. Zaten sinema filmi denemez bunun için, olsa olsa uzuuuuun bir klip denebilir. Ve kötü bir klip. Ben kısa bir süre izleyip sonra sadece dinledim :) İzlemeseniz de olur bir şey bu, tavsiye etmiyorum ama izlemiş olmak için izleyebilirsiniz ;)
TakvaBu kadar geç izlemiş olmama üzüldüğüm bir Türk filmi. Erkan Can denince hep aklıma "Mahallenin Muhtarları" gelirdi benim. Oradaki Temel karakteriyle bütünleşmişti. Gerçi "Gemide" gibi bir filmde de oynamıştı ama gene de o kadar uzun süre Temel olarak izledimki başka bişey gelmiyordu aklıma :) Ama bu filmi izledikten sonra aklımda Muharrem Efendi olarak yer edecek. Gerçekten çok güzel bir performans sergilemiş. Güven Kıraç 'ı beğenmedim, canlandırdığı karakteri yansıtamadığını hissettim. Bir tarikat şeyhinin en yakınındaki isimlerden birisi ne kadar paragöz vs. olsa da öyle şaklaban gibi ol(a)maz sanırım :) Erol Günaydın'ın filmde görünmesiyse bence tam facia, hiç konuşmamak lazım. Özellikle hiç bir şey anlatmadan sadece görünümüyle Muharrem'in, Muharrem Efendiye dönüşmesi çok güzel olmuş. İnançlarıyla çelişen yaşadığı şeyleri ve psikolojik travmalarını çok iyi bir performansla aktarmış seyirciye. Filmi çok beğendim. Filmin sonunuysa hem sevdim, hem sev(e)medim. Neden sev(e)mediğimi söyleyeyim önce. Madem böyle din-tarikat-para konularında bir senaryoyla böyle bir film çekiliyor, filmin sonunda daha net bir mesaj olmalıydı. Mesajın ne olacağı değil benim derdim, o senariste yönetmene kalmış ama bir mesaj verilmeliydi diye düşünüyorum. Sevme nedenim de aslında filmin sonundaki bu muğlaklık :) Film, kendi gözünden gösteriyor anlatmak istediklerini ama yargılamıyor kimseyi.
Ve filmden bir kaç mısra...
Çok alametler belirdi,
vakit tamamdır
Haram, helal oldu
helal haramdır.
Kendi kendimizle yarışmaktayız gülüm
Ya ölü yıldızlara götüreceğiz hayatı
Ya da dünyamıza inecek ölüm
Nazım Hikmet Ran
The Bucket List

Aslında başka iki oyuncuyla klişelerle dolu son derece sıradan bir Hollywood filmi diye yazabilirdim bu film için. Ama nasıl ki sevdiklerimizin yaptığı her şey anlam kazanıyorsa Jack Nicholson ve Morgan Freeman gibi iki usta oyuncuyla bu filmde anlam kazanmış. Kanser hastası olan ve hayatlarının son bir kaç ayını ya da bir yılını yaşayan iki ihtiyarın, bu son günlerinde ölmeden yapmayı istedikleri için bir liste yapıp bunları yapmasını anlatıyor film. Birisi çok zengin bir işadamı (Jack), diğeriyse bir oto tamircisi (Morgan).
Filmde bol bol gülebilirsiniz, hüzünlenebilirsiniz. Hatta ağlamaya meyilli bir yapınız varsa son sahnelerde ağlayabilirsiniz de. Filmden sonra filmin web sitesine bakarken Facebook uygulamasını görüp, siz de benim gibi çok nadir kullanıyor olsanız bile, üşenmeyip oradaki 'My Bucket List' uygulamasını kurup kendi listenizi bile oluşturabilirsiniz :)
Filmden sonra çok düşündüm bu listeyle ilgili ben. İlla kanser mi olmak lazım ya da yaşlanmak mı lazım yapmak istediklerimizi yapmak için? Söylemek istediklerimizi söylemek için sevdiklerimize? Hayat çok kısa gerçekten...
Film müziklerinden hoşuma giden bir tanesini paylaşmak istedim sizinle. Gerçi şu an Çerkez ezgilerine kaptırmış durumdayım kendimi :) Ama siz bunu dinleyin.
Sevgilerimle,
u:
Üç film
Serinin ilk filmini de sinema da seyretmiştim. Bu filmi de sinemada seyrettim iki üç hafta önce. Ancak şimdi yazabiliyorum. Filmle ilgili detaylara sinema sitelerinden, gazetelerden vs. ulaşabilirsiniz zaten, ben filmin kendisiyle ilgili bir şeyler yazmayı düşünmüyorum. Şu kadarını söyleyebilirim, ben keyifle seyrettim. Benim yazmayı istediğim şey film hakkında yazan sinema eleştirmenleriyle ilgili. Ben gerçekten anlayamıyorum bu insanları :) Şunu soruyorum en basitinden kendime, her zaman ana yemek yenir mi? Yani bazan büyük bir iştahla ve keyifle hamburger patates yiyip kola içiyoruz değil mi? Ya da güzel bir kahvaltı gibisi var mıdır? Her şey bir yana abur cuburlara ne demeli :) E peki bu sinema eleştirmenlerinin bu filmlerle alıp veremediği şey nedir? Yani her filmde olağanüstü oyunculuklar mı olmalı? İnsanlara verdiği bir mesaj mı olmalı? Sinema sanatına yeni bir bakış mı getirmeli? Kardeşim ben seviyorum sizin mantıksız dediğiniz, sıradan gişe filmi dediğiniz filmleri, elleşmeyin :P Ben bu filme giderken ne olacağını bilerek gidiyorum, rahatlamak, kafamdakilerden bir süreliğine uzaklaşmak için gidiyorum zaten.
Harry Stevenson, eşi Esther'la beraber yaşamaktadır. Oğullarını kaybetmişlerdir. Harry'nin sürekli gidip kahve içtiği bir kafe vardır. Buranın sahibi Bradley'dir. Bradley'nin aşk konusunda yaşadığı hüsranlar, yanında çalışan genç Oscar'ın Jenny ile olan ilk görüşte aşkı :) Ve tüm bunlar olurken Morgan Freeman'ın bilgece sesiyle olanları anlatışı. Klişelerle dolu bir romantik komedi ya da dram değil bu film. İnsanı etkileyen bir yanı var. Özellikle ele aldığı konular, ilişkilerin farklılığı. Kimi zaman güldürüp, kimi zaman hüzünlendiren bir film, özellikle son sahnesiyle :) Neyse, filmin eleştirisini pek kıymetli sinema eleştirmenlerimize bırakıyorum :P
Christian Slater'ın hakkaten çok güzel bir oyunculuk sergilediği ilginç bir film. IMDB'de komedi drama diye filmin kategorisi belirtilmiş ama filmin komik tarafını ben görememişim sanırım :) Kara mizah var elbette ama film daha çok "Korkak Robert Ford'un Jesse James Suikastı"nda olduğu gibi psikolojik çözümlemelerle geçiyor ve kesinlikle bir dram. Filmle ilgili en güzel yorumu ekşisözlük'te oskican yapmış, ben de burada onun yorumunu aktarıyorum:
oyunculukları ve finali çok sağlam bir film. senaryoysa plaza insanları, modern çağ insanının yalnızlık duygusu gibi "öeehh" dedirten öğelerden ibaret sayılır. yine de kesinlikle izlenebilir bir film. diğer herifi vurduktan sonra esas elemanımıza yapılan muameleler, şener şen'in piyango tutturduğu filmi hatırlattı bir ara ama sonradan toparladı film neyse ki. ayrıca elisha cuthbert de kendisinden beklenenin dışında bir rolde.
Hotel Rwanda
Aynı toprağın insanlarını Hutu ve Tutsi diye ayırıp, yıllarca birisine diğerini ezdirdikten sonra, sömürdükleri yetmezmiş gibi ayrılırken ezilen ve ezenlerin rollerini değiştirip geride acı, kan ve gözyaşı bırakmıştı Belçikalılar. Anlam veril(e)meyecek, insanlığa sığmayan şeyler yaşanıyor Ruanda'da 1994 yılında. İnsanlar birbirlerini bir hayvana bile yapılamayacak şekilde katlediyorlar, soykırım yapıyorlar. Palalarla insanları biçiyorlar, akıl almaz kalbe sığmaz işkenceler yapıyorlar, çocuklar öldürülüyor, çocuk askerler öldürüyor, kadınlara tecavüzler ediliyor. Tüm bunların ortasında ailesi ve ayırt etmeksizin çevresindeki insanlar için doğru şeyleri yapmaya çabalayan Paul Rusesabagina. Müdürü olduğu otelde edinmeye çalıştığı çevreyle kendisini korumaya çalışan, hepimiz gibi bir insan. Hayat tüm zorluklarına rağmen devam ederken bir akşam katliam başlıyor, soykırım. Çocuklarını ve karısını düşünürken, çevresindeki olup bitenleri idare etmeye çalışırken yaşadıkları, yaşananlar. Modern dünya diye kendimizi kandırmaya devam edelim biz, aslında arpa boyu kadar yol al(a)madığımızı gözler önüne seriyor yaşananlar. Batı'nın sömürdüğü, aşağıladığı, kullandığı ve nefret tohumları ekip işi bitince terkettiği topraklar. Bir çocuğu düşünmeye çalışın. Gözlerinin önünde babası ellerindeki palalarla öldürüldüğünü, annesine tecavüz edildiğini, küçük bedeninin kanlar içinde kalıp yavaş yavaş öldüğünü... Düşünebiliyor musunuz?
Şu videoyu izleyin eğer filmi izlemediyseniz.
Son günlerde Kenya'da yaşananları haberlerden takip ettikçe; içim kararmakta, kalbim acımakta, bir damla gözyaşı olup akmakta.
Aslında durumu özetleyen sözler, filmde Rusesabagina'ya UN görevlisi albayın söyledikleriydi:
Sen bir pisliksin Paul. Biz senin pislik olduğunu düşünüyoruz.
Batı, tüm güçlü devletler, güvendiklerinin hepsi Paul. Senin pislik olduğunu düşünüyorlar, hayvan dışkısı olduğunu, sizler değersizsiniz. Sen siyahsın. Bir zenci bile değilsin. Afrikalısın.
Yemeklerimizi yerken, haberlerde bir iki dakikalık görüntülerle görüp geçtiğimiz ve korkunç bir şekilde, itiraf edemediğim şekilde alıştığımız görüntülerde yaşananlar gerçek! Gerçekten milyonlarca insan vahşice öldürülüyor, evlerinden sürülüyor, tecavüz ediliyor.
Bir gün tüm bu dengesizlikler bizleri de bir şekilde etkileyecek ve bizlerden çok uzaklarda düşündüğümüz bu vahşet hepimize çok pahalıya malolacak.
İnşallah Afrika'daki tüm bu acılar sona erer! Bu biraz da bizlere bağlı...
Arı Filmi :)

Filmden sonra Alkım Kadıköy'de güzel dakikalar geçirdim. Ben beğendim orayı ama sanırım yediğim onca çikolatanın beni mutlu etmesinden kaynaklanıyordu :D Sözlüğe bakınca bir sürü eleştiri okudum şimdi :)) Özellikle personeliyle ilgili. Onlarla muhattap olmadığım için bilemiyorum. Ama Kahve Dünyası personeli gayet iyiydi ;)
Vapura binmeyi seviyorum. Eğer hafta sonuysa, Anadolu yakasına geçeceksem ve acil bir işim yoksa, mutlaka vapuru kullanıyorum :) Martılara simit atmayı da çoook seviyorum. Dibine kadar geliyolar insanın :) 3 simit alıp karınlarını doyurdum, simitçiyi bulabilseydim bi tane daha alacaktım :D Şöyle güzel bir fotoğraflarını koymayı isterdim ama cep telefonuyla öyle rüzgarlı havada o kadar hızlı hareket eden martıların düzgün bir fotoğrafını çekebilmek ne mümkün :)
Akşam dönüşte de vapuru kullandım. Dışarıda oturan pek yoktu, ben de mümkün mertebe vapurun içinde oturmadığımdan sessiz sakin bir vapur yolculuğu oldu ;)
ps. Filmi altyazılı olarak izledim ben. Türkçe seslendirmelisi de var elbette. Arı Barry Benson 'ın Türkçe seslendirmesini Cem Yılmaz yapmış. Kendisine sormuşlar "filmin seslendirmesine başlamadan önce ne gibi çalışmalar yaptınız?" diye. "6 ay arılarla yaşadım" demiş, hehe :))))
Casablanca
Bu film gerçekten tek kelimeyle harika :) Eskilere rağbet olsa bit pazarına nur yağar derler ama inanmayın :P Bu filmi mutlaka izleyin. Hemen herkes bilir bu filmi ama çok iyi biliyorum ki pek çok kişi izlememiştir bile :) Bu filmle ilgili ne yazılır ki? Filmi anlatayım desem çok anlamsız geliyor, filmle ilgili yorumlar da yapmak gelmiyor içimden. Ben en iyisi sinema keyfi yaşamak istiyorsanız izleyin diyeyim ;) Ekşisözlük'teki yorumları okuyunca biraz güldüm, biraz şaşırdım "nasıl yani" dedim, herkesin filmle özdeşleştirdiği "play it again sam" repliğinin aslında Woody Allen 'ın 1972 tarihli bir filmi olduğunu öğrendim :) Söz Ekşisözlük'ten açılmışken yeni YÖK başkanımız sayesinde kutsal sözlük gene gündem oldu. Bilumum köşe yazarları ekşisözlük'te yeni başkan hakkında öğrencileri tarafından yazılanlar üzerinden yorumlar yapıyorlar. Neyse, bu ayrı bir konu buraya karıştırmamak lazım. Gecenin şu saatinde daha fazla bu yazıyı devam ettiremeyeceğim, o nedenle ne diyoruz: play it again sam :)
no matter what the future brings
as time goes by...
Korkak Robert Ford'un Jesse James Suikastı
Klasik bir western görmeyi umut edip sinemaya gitmeyin ya da bu filmi izlemeyin derim. Ama şiirsel bir anlatım, olayların, olguların ve insanların psikolojik çözümlemeleri ile doğanın eşsiz güzelliği ilginizi çekiyorsa bu filmi seyredebilirsiniz. Uzun bir film, 160 dakika kadar. Filmin ilk yarısı bittiğinde bana saatlerdir bu filmi izliyoruz gibi gelmişti :) Sıkıldığımdan değil ama filmin şiirsel anlatımı, doğa manzarası, diyaloglar vs. insanda öyle bir his uyandırıyor. Jesse James'in evde normal bir aile babası gibi görünmesiyle aslında tren soygunları yapıp, insanları kolayca öldürebilen bir kanun kaçağı olmasındaki tezat, intihar meyilli olması, Robert Ford'un çocukluğundan itibaren James kardeşlere ve özellikle Jesse James'e olan aşırı tutkusu, Jesse James'in dengesiz kişiliği ve tavırları, Jesse James'in Robert'ın abisiyle evinde gecenin bir vaktinde yaptığı konuşma, Robert'ın Jesse James'i öldürdükten sonra bu ihaneti bir tiyatro oyununa dönüştürmesi, abisinin intiharı, kendisin öldürülmesi... Jesse James rolünde Brad Pitt bence harika bir iş çıkarmış. Özellikle Charley Ford ile evinde gecenin bir yarısı yaptığı konuşma esnasındaki o bakışlar dehşetti. Jesse James karakteriyle karizmasını bir kez daha tescillemiş Pitt. Robert Ford rolündeki Casey Affleck ise harika bir iş çıkarmış. Dediğim gibi durağan, diyaloglarla, şiirsel bir dili olan, klasik westernlerle hiç alakası olmayan bir film bekletisinden uzaksanız bu filmi izleyebilirsiniz. Ben izlemekten keyif aldım, güzel bir filmdi. Bruce Springsteen'in şarkısından dinleyin Jesse James'i.
Jesse James was a lad that killed many a man,
He robbed the Glendale train,
He stole from the rich and he gave to the poor,
He'd a hand and a heart and a brain.
Well it was Robert Ford, that dirty little coward,
I wonder how he feel,
For he ate of Jesse's bread and he slept in Jesse's bed,
Then he laid poor Jesse in his grave.
ps. Videonun ilk 2:30 'luk bölümünde başka bir şarkı var, haberiniz olsun :)
İki film
MD 'nin bu dünyadaki herkes mutlaka izlemeli dediği filmi ben de izledim :) Daha önce izlememişim, belki izledim de unuttum diye düşünüyordum ama izleyip unutmak ne mümkün bu filmi. Burada filmi anlatmak istemiyorum ama beğendim, şöyle güzeldi böyle güzeldi demekle de olacak gibi değil. Fakat kafamdan geçenleri yazarken bunların anlam kazanması için de filmden bahsetmem gerekiyor. Minimum seviyede tutmaya çalışacağım bunu. Filmde asıl kızımızın adı Helen. Kendisini canlandıran ise Gwyneth Paltrow. Gel de telaffuz et bu ismi :P Neyse, konumuza dönelim. Bir sabah işe gidiyor ve kovulduğunu öğreniyor. Ne kötü di mi? Sonra eve dönmek üzere metroya giriyor. İşte film burada kendisini özel kılan noktaya geliyor. Helen o an metroyu kaçırıyor. Bir sonrakini beklemesi gerekiyor. Film bu sahneden sonra Helen metroyu kaçırınca neler oluyor ve kaçırmasaydı acaba neler olacaktı üzerine kurulu. Hepimizin hayatı aslında böyle farkına bile var(a)madığımız küçük şeylerle değişiyor. Bizler asla farkına varmıyoruz bunların ama oluyor işte. Filmde kendisi gibi güzel ve akıllı bir kadını aldatan sevgilisi Gerry'de ilginçti. Gerry, Helen'ı eski karısıyla aldatıyor. Yaptığı şey ahlaksızca ama arkadaşıyla konuşurken "ahlaksız biri olsam bu durumdan rahatsız olur muyum?" gibi bir önermeyle yaptığı şerefsizliğe bahaneler uydurabiliyor. Aslında bu çok genel bir durum haline geldi. Günümüzde pek çok insanın yaşadığı bir durum neredeyse. Yani kadın ya da erkek kimi insanlar Helen'ın düştüğü durumda iken kimleri de Gerry'nin konumunda. Onun konumundaki herkeste aynı şekilde düşünüyor. "Ahlaksız biri olsam hiç rahatsız olur muyum?" deyip sonrasında yaptığı yanlışta, ahlaksızlıkta ısrarcı olanların kendilerini aldattıklarının bile farkına var(a)mamaları ne kadar üzücü ve ne kadar düşündürücü. Bu film 1998 yapımı. Neredeyse 10 yıl öncesinin yani. Geride kalan 10 yılda internet hayatımıza o kadar hızlı bir şekilde girdi ki. Aynı tarihli "You've Got Mail" 'i hatırlamayanınız var mı? Ne kadar romantik görünüyordu di mi Meg Ryan ve Tom Hanks? Joe'nun Kathleen'ı başka birisiymiş gibi aldatmasıysa son derece masumcaydı çoğu kişi için. Oysa öyle değil. Son 2-3 üç senedir internet Türkiye'de daha çok kullanılır oldu. Ve internet; arkadaşlık, oyun ve bahis siteleriyle eşdeğer oldu neredeyse. İlişkiler msn kayıtlarında, smiley yardımıyla yürüyor. Daha doğrusu yürümüyor. Nereden nereye geldim yahu :)) Daha çok uzayabilecek lafın kısası, MD'ye katılıyorum. Bu dünyadaki insanları, "Sliding Doors" 'u izleyenler ve izlemeyenler diye ikiye ayırabiliriz :P
80'lerin başında İngiltere. 12 yaşındaki Shaun babasını Falkland Adası savaşında kaybetmiş ve annesiyle beraber yaşamaktadır. Bir gün okul çıkışı dazlak gençlerle karşılaşır ve onlarla arkadaş olur. Bu gençler dazlaklar belki ama kendi hallerinde gençler. Bir gün hapisten yeni çıkmış dazlak arkadaşları Combo katılınca bu gruba işin rengi değişir. Bence herkesin izlemesi gereken bir film pek çok açıdan. Irkçılığın nasıl bir şey olduğunu görmek ve nerede bu etkinin kırıldığını anlayabilmek için. Shaun'da dahil, Combo ve diğerleri Pakistanlı bir bakkalın dükkanına girip tehditler savurarak dükkandan sigara, içki vs. çalarken ya da Pakistanlı küçük çocukları futbol oynarken tehdit edip evlerine yollarken hiç rahatsız olmuyorlar, yaptıklarının yanlış olduğunu düşünmüyorlar. Ama filmin son sahnelerinden birinde siyahi bir arkadaşlarının başına gelen şey, yaptıkları şeyin ne kadar yanlış olduğunu anlamalarını sağlıyor acı bir şekilde. Filmde bolca küfür ediliyor Pakistanlılara "Bu ülkede bu kadar işsiz varken onlar gelip bu ülkeyi sömürüyorlar ucuz işgücü olarak" gibi söylemlerle. Faşizm üzerine her ülkeye uyarlanabilecek bir politik sinema harikası diyebilirim bu film için. Elbette filmin bu politik yanı dışında 12 yaşında bir çocuğun bulunduğu ortamın, yaşadıklarının da tartışılması, düşünülmesi gerekiyor. Filmi izledikten sonra aklıma benzer şekilde ırkçılığın ülkemde asla olmadığı geldi ama bir an duraksadım. Combo'nun işsizlik ve Pakistanlılar arasında kurduğu bağın benzeri aslında bu ülkeye ucuz işgücü olarak gelen Romenler, Bulgarlar, eski Doğu bloğu ülke vatandaşları için de söylem olarak kullanılıyor. Sistematik olarak bir ırkçılık değil elbette hatta ırkçılık bile değil. Sadece işsizliklerine tepki olarak insanlar dile getiriyor bazı şeyleri ama bu şekilde atılıyor ırkçılığın tohumları. Önce kulağa gayet mantıklı gelen söylemler; sonrasında şiddet, acı ve gözyaşı. Filmden sonra aklıma gelen bir başka şey daha var. Bir arkadaşım Londra'ya eğitim için gitmişti. Şimdi de İskoçya'da yaşıyor. Neyse, bir gün yazışırken oturduğu yerin nasıl bir yer olduğunu, memnun olup olmadığını sormuştum. O da oturduğu yeri sevmediğini söylemişti. Neden diye sorunca da "Hep doğulular var." demişti :) Bunu söyleyen arkadaş Kars'lıydı :))) hehe :))) Bahsettiği doğulular da Pakistanlılardı :D
Üç film
"Stay Hungry, Stay Foolish" diyen Jobs amcamızın kurduğu Pixar'ın en son animasyon harikası. Animasyon filmi demek gerekiyor bunlara. Çizgi film başka bişeydi. Peşinen belirteyim ben eski çizgi filmleri daha çok seviyorum. Ama bu da kesinlikle izlenesi ve eğlendirici bir animasyon film olmuş. Gerçek hayatta "aaa fareee" diye bağıranlar, fare görünce iğrenenler bile bu fareleri çok seveceklerdir :) Filmden sonra insanın yemek yapası geliyor hakkaten. Herşeyi bir kenara bırakıp aşçı olarak devam etmek istiyor insan. Neden genelliyorum ki? Ben öyle hissettim efenim ;) Şef Gusteau'nun dediği gibi: "Anyone can cook!" Gusteau beni tanımış olsaydı "except Ümit" diye bir ilave yapardı sanırım :D
Yanlış zamanda yanlış yerde bulunan bir adamın hikayesi olarak başlıyor film. Pekçok filmi hatırlatabilecek, seyirciyi şaşırtır gibi yapan ama daha filmin başında neyin ne olacağını tahmin ettiğim, herşeye rağmen izlemekten büyük keyif aldım. Özellikle Josh Harnett bence harika bir iş çıkarmış. Ben çok sevdim filmde canlandırdığı Slevin Kelevra karakterini. İki rakip mafya babası ve adamları da çok ilginç karakterlerdi. Tarantino havası vardı onlar sayesinde filmde. Detaylı bir şekilde yazmıyorum. Zaten isterseniz internette bir sürü sitede bulabilirsiniz film hakkında bilgi. Ama şunu söyleyeyim, sinema eleştirmenlerinin yazdıklarına falan aldırmayın filmle ilgili. Bence güzel bir aksiyon filmi olmuş.
Üç filmin arasında en sevdiğimi en sona sakladım. Bu filmi gerçekten izlemeniz lazım. Aksiyon mu var? Aşk mı var? Süper kahramanlar mı var? Çok güzel hatunlar, çok yakışıklı erkekler mi var? Yoook! Ama gerçek insanlar var, terslikler var, ölüm var, yarışma var, uyuşturucu kullanan bir dede var, kafayı kazanan bir insan olmanın 9 aşamasına takmış bir baba var, askeri pilot olmak için konuşmama yemini etmiş bir abi var, ülkenin en önemli Proust araştırmacısı intihara meyilli eşcinsel bir dayı var, ailesini ayakta tutmaya çalışan bir anne ve en güzeli, en sevimlisi küçük kızımız Olive var :)Dört film
Randle Patrick McMurphy hapishaneden kurtulmanın yolunu deli numarası yaparak akıl hastanesine yatırılıp oradan kaçmak olarak gören delilikle dahilik arasında gezinen isyankâr bir adam bana göre. Fakat akıl hastanesinde işler beklediği şekilde gitmiyor. Katı bir hemşire ve hastanedeki arkadaşları olayların seyrini değiştiriyor. 1975 yapımı bu filmi bugüne kadar izlemediyseniz kaçırmayın derim. Jack Nicholson gerçekten harika bir performans sergiliyor filmde. Bu arada Danny DeVito'yu o halde görünce tüm karizmasının göbeğinde ve kelinde olduğunu daha iyi anladım :)
Vianne kızıyla beraber kuzey rüzgarlarının gitmesini söylediği bir kasabaya daha gelmiştir. En iyi bildiği şeyi yapmaya başlar yani çikolata :) Juliette Binoche gerçekten rolünün hakkını veriyor filmde. Johnny Depp için bişey demeye gerek yok. Harika bir filmdi. Kakao taneleri elde ezilip birer sanat eseri çikolataya dönüşürken insanın ağzı iyice sulanıyor :D Küçük Fransız kasabasında tutucu belediye başkanı ve halkın kendisi hakkındaki olumsuz düşüncelerini değiştiriyor Vianne. Onları çikolatanın egzotik ve mistik dünyasına davet ediyor. Benim en sevdiğim sahnelerden biri Alfred Molina'nın çikolata dükkanının vitrininde geçen sahnesiydi. İzlemediyseniz kaçırmayın derim bu filmi de. Yanınıza bol bol çikolata alın :))
Ben ve Sadie evlenmeye karar vermiştir. Bizim gibi maddi sorunları falan da yoktur :) Ama daha büyük bir sorunları vardır :D Peder Frank! Evlenmeden önce Frank'in "Sağlam Evliliğe Hazırlık Kursu"ndan geçmeleri gerekmektedir :) Bazı yerlerde "çok saçma!" gibi tepki yazıları okumuştum filmle ilgili. Bir kere film adından, afişinden nasıl bir film olduğunu açık seçik belli ediyor. Bu tip filmleri sevmiyorsanız izlemeyin kardeşim :) Benim gibi abur cubur niyetine bu filmleri izlemekten hoşlananların da gözünü korkutuyosunuz sonra. Abur cubur sağlıklı olmasa da güzeldir dimi :P Beni en çok güldüren Peder Frank gibi bir peder görmek oldu. Sanki çok peder tanıyorum :P Daha doğrusu öyle bir din adamı görmek. Ne de olsa din adamları hep ciddi, hep ağlamaklı vs. olurlar. Böylesi din adamları istiyorum kardeşim ben :D Ve tabiki evlilik öncesi böyle bir kurs gerçek hayatta da olabilir. Kursu bitiremeyenler evlenmesin, sonra bir de Yüce Türk mahkemelerini boşanma davalarıyla meşgul ediyorlar :P
Riyad'ta ülkede çalışan Amerikalıların yaşadığı özel bir siteye silahlı ve bombalı saldırı yapılır. Bunun üzerine birkaç FBI ajanı olayı araştırmak üzere Suudi Arabistan'a gider. Orada kendilerine bir albayın yardımcı olmasıyla olayların seyri değişir. Filmi izlemenizi tavsiye ediyorum. Elbette Hollywood filmlerinde olan klişeler var ama abartılı biçimde değil bunlar. Ve filmin sonundaki sahneye dikkat edin. Aslında herşeyi özetliyor o sahne. Filmden sonra Suudi kralına, prenslerine, şeyhlerine gelmişlerine geçmişlerine... Bir sahnede Jamie Foxx prensin sarayına giderken ülkede kaç tane prens olduğunu soruyor albaya, o da 5000'den fazla olduğunu söylüyor. Hepsinin böyle sarayı var mı diye sorunca bazılarının daha büyük olur diye cevaplıyor. Siz düşünün gerisini... Amerika ile işbirliği yapıp sırf topraklarında bulunan petrol sayesinde servetlerine servet katarken; kendi ülkelerindeki insanlar yüzlerce, binlerce yıl öncesindeki gibi yaşıyor, ülkelerinde yobazlara kucak açıp bunları dünyaya ithal ediyorlar. Tüm bunları da Amerikan parasıyla yapıyorlar. Vatandaşları çağdışı bir şekilde yaşarlarken kendileri çalışmadan elde ettikleri servetlerini dünyanın çeşitli yerlerinde büyük bir gösterişle israf ediyorlar. Hakkaten sinir bozucu bir durum bu. Bana kalırsa bu dünyada İslam'ın en büyük düşmanı ne George W. Bush ne de İsrail'dir. En büyük düşman Suudi Krallığıdır. Ve ortadoğudaki diğer türevleridir. Masum kadınları, çocukları katlederken birisinin ağzına kutsal kelimeleri alması kadar mide bulandırıcı birşey olamaz. Allah bizi böylelerinden korusun!
The Hunting Party

Bir savaş muhabiriyle kameramanının savaş bölgelerinde geçen yaşamı. Savaş muhabirinin Bosna savaşı zamanında bir canlı yayın esnasında olan biten herşeye karşı olan tepkisini, öfkesini televizyon ekranına yansıtması sonucu değişen hayatı.
Daha önce yazamamıştım ama aklıma gelmişken yazıyım istedim. Çok güzel bir filmdi, izlemediyseniz izlemenizi tavsiye ederim. Kara mizah, gerilim ve korkunç gerçekler.
2001 yılında Scott Anderson 'ın Esquire dergisinde yayınlanan "What I Did On My Summer Vacation?" adlı makalesinden uyarlanmış bir film yönetmeni tarafından.
Bosna'da yaşanan soykırımın, tecavüzlerin ve tüm o vahşetin sorumlusu
insanlıktan nasibini almamış böyle bir insanın, aradan geçen bu kadar zamanda nasıl olurda yakalan(a)madığını anlayamıyorum. Ama filmi izleyince bişeyler netleşiyor insanın kafasında.
Ve şu haberi okuyunca bazı şeyleri daha iyi anlıyorsunuz.
West Bank Story
Dünya'nın ve Ortadoğu'nun en büyük trajedilerinden birisi olan Filistin-İsrail arasındaki çatışmaya müzikal bir komediyle yaklaşan 20 dakikalık bir kısa film "West Bank Story". 2006 yılında kısa film dalında Oscar ve ayrıca bir kaç film festivalinde de ödül kazanmış. Film yönetmeni Ari Sandel geçtiğimiz aylarda Ankara Uluslararası film festivaline katılmış. Filmde Filistinli bir kızla İsrailli bir askerin arasındaki aşk hikayesinden yola çıkılarak iki milletin arasındaki durum hicvediliyor. Çok komik ve güzel, tavsiye ederim hepinize bu filmi izlemenizi :)
hafta sonu
Film izleyerek ve kitap okuyarak geçti :)
Tekrar izlediğim filmler
Bu filmi tekrar izlemek çok keyifliydi. Epeydir tekrar izleyeceğim diyordum ama fırsat olmuyordu bir türlü. Tyler Durden gibi bir anti-kahraman daha yoktur sanırım. Daha önce de yazmıştım onun monoloğunu filmdeki, tekrar yazmıyorum o nedenle. İzlemeyen olduğunu sanmıyorum ama eğer varsa tavsiye ederim mutlaka izlesin. İzleyenler de tekrar izlesin ;) Matrix'ten çok daha felsefi düşünceler barındırdığına inanıyorum bu filmin, sırf ismi nedeniyle hak ettiği ilgiyi göremedi. Brad Pitt ve Edward Norton çok iyi bir ikili oldular.
Modacı kızımız vali hanımın oğluyla evlenmeye karar veriyor. Yalnız küçük bir sorunu var, zaten evli :) Eski kocasıyla da daha küçücük bir çocukken evlenmeye karar veriyolar, o da boşanmayı istemiyor falan filan. Bana ilginç gelen büyük şehirden Alabama'ya dönüşü yani güneye. Sanki Amerikayı çok bilirmiş, daha önce gitmiş gibi güney, güneyli gibi kavramlara aşinayım :) Çok fazla Hollywood filmi izlemekten hep. Amerika gerçeğini bir de Michael Moore'un gözünden "Sicko" belgesel filminde göreceğiz ;)
Sırf müzikleri için bile izlenebilecek bir film, ki bana göre güzel de ;) Renee Zellweger harikaydı. Tabii bunda rol arkadaşları Hugh Grant ve Colin Firth 'in de payları büyük. Filmde Bridget'e güldüğümüzde bir anlamda kendi şaşkınlıklarımıza, yap(a)madıklarımıza ya da yaptıklarımıza gülüyoruz :) En büyük özelliğiyse dili :D Doğru lafı doğru zamanda sokabilmek gibi süper bir yeteneği var :)) Şöyle bir gerçekte var ki, filmdeki gibi iki erkek neden öyle bir kadının peşinden bu kadar koşsun :P Aşkın gözü kördür, bir körde bana lazım, hehe :))
İlk defa izlediğim filmler
Steve Martin'in çok satan romanından uyarlanmış bir filmmiş. Film hadi izlenebilir de roman nasıl çok satmış anlayamadım ben. Filmde Mirabelle kızımız melekler şehrinde lüks bir mağazanın eldiven reyonunda görevli. Günlerden bir gün yaşlı, boşanmış ve zengin Steve amca gelip çıkma teklif ediyor. Tek istediği genç ve güzel kızla gönül eğlendirmek. Bir de Jeremy var ki evlere şenlik bir tip ama kızımızı gerçekten seviyor. Neyse, çok güzel bir film olduğu söylenemez ama izlenmeyecek kadar kötü bir filmde değil Shopgirl, izlersiniz ;)
Günlükten hemen sonra serinin bu 2nci filmini izledim. Arka arkaya çok iyi geldiler, neşe kaynağı oldular. Size de tavsiye ederim :) "Kill Bill" serisini de arka arkaya tekrar izlemek istiyorum, bakalım. Bridget tam sevdiği adama kavuştu derken kıskançlık krizleri nedeniyle kaybediyordu. Tayland'taki hapishane macerası da güzeldi :) Ama bir 3ncü film çekilmediği iyi olmuş, bence tadında bırakmışlar. Üçüncü filmde Hugh Grant- Colin Firth çekişmesi kabak tadı verebilirdi.
Üç kıtada birbirleriyle alakasız görünen farklı insanların ve olayların birbirine nasıl da etki ettiğini gösteren mutlaka izlemeniz gereken bir film. İzlerken aklıma "The Butterfly Effect" filmi geldi. O filmi bir kez daha izlemek lazım ;) Fas'ta turistik gezideki bir çiftin başına gelen bir olayın sonrasında bu olayın Faslı bir ailenin, bu çiftin çocuklarıyla bakıcılarının ve japonya'daki sağır dilsiz bir kızla babasının yaşantısına olan etkisi. Kültürel farklılıklar, yanlış anlaşılmalar, iletişimsizlik...
Vengo
Müziğin hayatın her anında olduğu, Endülüs ve Kuzey Afrika'nın içiçe geçtiği, flamenko ve sufi tınıların eşlik ettiği mutlaka izlenmesi gereken bir Tony Gatlif filmi Vengo.
Müzik ve sinemanın bütünleştiği bir sanat eseri olmuş bence bu film. En sıkıntılı anlarında bile eğlenceler düzenleyip kendilerini müziğin ve dansın ritmine kaptıran insanların vatanı... Kan davası nedeniyle Fas'a kaçmış baba, özürlü oğlu, intikam peşindeki düşman aile ve tüm bunların ortasında kızının ölümüyle yıkılmış amca Caco.
Filmde Kudsi Ergüner 'de var. Birkaç sahnede gözüküyor. Ama tabii aslolan ney sesi hiç eksik olmuyor film boyunca.
Bulup izleyin derim ben bu filmi ;)
Alejandro'nun dediği gibi " Flamenco Puro! "
The Simpsons

20.yaşını kutlayan mutlu mesut Amerikan ailesi: The Simpsons. Pek çok fanatiği olsa da ben fanatiği değilim bu ailenin ama karşılaştığımız zamanlarda iyi anlaştık, ben onları sevdim.
Film, Homer 'ın televizonyanda izlemek varken bilet parası verip sinemada izlediğimiz için bizleri enayi olarak nitelemesiyle başlıyor :) Kendisine hakta verdim. Televizyonda izlediğimiz herhangi bir bölümün yaklaşık doksan dakikalık versiyonu gibiydi film. Her zamanki gibi politik mesajları çok hoştu. Ben en çok Schwarzenegger 'i çok sevdim :P Bu arada bu adamın soyadı böyle mi yazılıyordu :))
Filmin konusu vs. gibi konularda yazmaya gerek yok. Pek çok sitede bulabilirsiniz. Sinemada izlemeye değer mi ? Zaten fanatiğiyseniz size izleyin ya da izlemeyin dememin bir anlamı yok :) Eğer benim gibi sadece sempatik buluyorsanız, boş vaktiniz varsa ve izleyecek başka bir şey yok diyorsanız izleyin derim. Tabii yan koltuğunuzdaki 5-6 yaşlarındaki bir kız çocuğunun kahkahalarını ya da anne diye ağlaması riskini göze alın ;)
